Rojava Üzerine Bir Uluslararası Hukuk Değerlendirmesi

49 views
36 mins read

LOQMAN RADPEY*

2012 yılının Temmuz’unda, Kuzeydoğu Suriye’de yaşayan Kürtler iç ve dış ilişkilerinde bağımsız hareket edebilmek için bulundukları yerlerde devlet kurumlarının kontrolünü üstlendiler. Ardından, özerk Kürt kantonlarının anayasası olan ‘Rojava Sosyal Sözleşmesi’ni hayata geçirdiler ve 17 Mart 2016 tarihinde ise tek taraflı olarak demokratik konfederalizm ilanını açıkladılar. Özerk yönetimin ilk ismi olan Rojava, halen sıklıkla kullanılmasına rağmen, Aralık 2016’da ‘Kuzey Suriye’ olarak değiştirildi. Daha sonra yapılan ikinci bir değişiklik ile, 6 Eylül 2018’ten bu yana ‘Kuzey Doğu Suriye Özerk Yönetimi’ ismi kullanılmaktadır. Bu isim değişikleri, hem Suriye’nin bir parçası olmak hem de adil bir çoklu-etnik siyasal formun desteklenmesiyle ilişkilidir. Bu siyasal form; çoğulculuk, kadınların güçlendirilmesi ve çevresel sürdürülebilirlik gibi sosyal sözleşme uyarınca savunulan prensiplerle bağlantılı olarak ortaklaşmacı bir demokratik sistem ile inşa edilmektedir. Kürtler, sosyal sözleşme üzerinden, kendi kaderini tayin hakkının iç(sel) formunun yetkisini kullanarak Suriye toplumunun parçalı yapısını ele almaya çalışmaktadırlar.

Rojava, Suriye devleti tarafından tanınmamaktadır ve aynı zamanda iç ve dış meydan okumalarla karşı karşıyadır. Rojava sistemine karşı en büyük tehdit ise 2018 yılında başlamış olan Türk işgalidir. Uluslararası hukukun dikkatli bir okuması yapıldığında, Türklerin Rojava’ya karşı güç kullanımı Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkı bağlamında yasadışıdır. Bu durumda; diğer devletler Türkiye’yi durdurabilmek için daha ciddi önlemler alabilirler ve kendi kaderini tayin hakkı ile bağlantılı olarak erga omnes (herkese uygulanabilir) yükümlülüklerine riayet etmesini talep edebilirler. Ayrıca, asker göndermek dışında, bu üçüncü taraf konumdaki devletler Kürtlerin kendi kaderini tayin hareketine siyasal olarak destek verebilirler.

Fotoğraf : A. Haluk Ünal

Rojava’nın (Kuzey Suriye) Türkiye Tarafından İşgal Edilmesi

19 Ocak 2018 tarihinde, Rojava’nın Êfrîn kantonuna doğru Türk askeri birliklerinin konuşlandırılmasıyla Türkiye ‘Zeytin Dalı Harekatı’nı başlattı. Bu operasyonu gerekçelendirmek adına Türk hükümeti tarafından öne sürülen argüman ise sözde terör tehdidini önlemek için PKK, KCK, PYD ve IŞİD’e karşı müdahalede bulunma zorunluluğuydu. Fakat, bu operasyon esnasında çok sayıda Kürt sivil öldürülmüştür. Nihayetinde, herhangi bir uluslararası organizasyonun ya da üçüncü taraf konumundaki devletin itirazı olmaksızın Êfrîn Türkiye tarafından işgal edilmiştir.

9 Ekim 2019 tarihinden itibaren, Türkiye Rojava’ya müdahaleyi artırdı. Müdahalenin yeni bölümü, ‘Barış Pınarı’ adı altında Özgür Suriye Ordusu’nun ve eski IŞİD militanlarının yardımlarını angaje ederek icra edildi. Operasyon, ABD’nin askerlerini Kürt bölgelerinden geri-çekme kararını takiben başladı ve Rojava’nın Türkiye tarafından işgalini daha fazla derinleştirdi. İşgali gerekçelendirmek adına Türkiye’nin Birleşmiş Milletler’e (BM) yazdığı bir dizi mektupta; operasyonun, BM Sözleşmesi’nin 51. maddesine referans vererek direkt ve yakın bir tehdide karşı meşru müdafaa hakkı bağlamında ve ‘yerinden edilen Suriyelilerin kendi evlerine gönüllü ve güvenli geri dönüşüne olanak sağlayan çabaların desteklenmesi için yapıldığı’ iddia edildi. 

Türkiye’nin bu gerekçeleri tartışmalıdır, zira bu müdahale güç kullanımını düzenleyen sözleşmelerin ihlali ve uluslararası hukukun diğer ilkelerinin çiğnemesi olarak değerlendirilebilir. Ayrıca, BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği ve Uluslararası Af Örgütü tarafından hazırlanan raporlarda da belirtildiği üzere, ikinci müdahale esnasında Türkiye’nin eylemleri yadsınamayacak şekilde kitlesel olarak yerinden edilmelere, yasadışı saldırılara ve savaş suçları kapsamında nitelendirilebilecek infazlara sebep olmuştur. Bu noktada, Türkiye’nin meşru müdafaa bahanesi ile bir devlet-altı birim olarak Rojava’ya karşı güç kullanmış olması ve onun topraklarını fiili olarak ilhak etmesi yasadışıdır. Sömürge statüsünde olmayanların kendi kaderini tayin hakkı bağlamında, güç kullanımı hukuki sınırlar tarafından kısıtlanmıştır. Fakat, üçüncü taraf konumundaki devletler vesilesiyle etkili bir biçimde uygulanmadıkça, bu hukuki kısıtlamalar şiddetin engellenmesi için yeterli değildir.

Kendi Kaderini Tayin ve Ülke-dışı Güç Kullanımı

1945 yılından beri, sömürge bölgeler ve Rojava’da yaşayan Kürtlerin durumu ile benzerlik taşıyan sömürge statüsünde olmayan birkaç toprak parçası baskıcı devletlerin güç kullanımına karşı çıkarılan yasaklar tarafından desteklendi. 51. madde kapsamındaki silahlı saldırıya karşı meşru müdafaa durumları hariç, BM Sözleşmesi’nin 2. maddesinin 4. fıkrası (2/4) BM üyesi olan-olmayan tüm siyasal birimlerin tehdit ve güç kullanımlarını yasaklar. Daha geniş bir ifade ile, sözleşme bir toprak parçasının zorla ilhak edilmesini men eder. Sözleşme; güç kullanımının men edilmesi ve kendi kaderini tayin hakkını, ‘BM Amaçları ile bağdaşmayacak herhangi bir diğer/farklı tutumda’ güç kullanımının yasaklanması yoluyla birbirine bağlar. Sözleşmenin ek pasajı yine güç kullanımının men edilmesini daraltmaz, çünkü, ‘halkların hak eşitliği ve kendi geleceklerini kendilerinin belirlemesi prensibi’ BM Sözleşmesi’nin 1. maddesinin 2. fıkrasında (1/2) belirtilen amaçlar arasındadır. 2/4’te vurgulanan ‘diğer/farklı’ kelimesi, güç kullanımının men edilmesini halkların hak eşitliği ve kendi geleceklerini kendilerinin belirlemesi prensibi bağlamında genişletir. Bu yüzden, kendi kaderini tayin hakkını talep eden halklara karşı güç kullanımı yasaklanmıştır.

Bununla birlikte; tarihsel olarak BM, kendi kaderini tayin etme arayışında olan siyasi grupları korumak veya onları tehdit eden devletleri kınamak için sözleşmenin bu asli maddelerini uygulamamıştır. Sözleşmenin 2/4 bölümünde geçen ‘herhangi bir devletin toprak bütünlüğü’ vurgusu kendi kaderini tayin hakkı kapsamında olan bölgeleri içermez. Fakat güç kullanımı, 2/4’te vurgulan yasak kapsamına girmeyen sömürge statüsündeki kendi kaderini tayin hakkına sahip birimlere veya bölgelere karşı, genişletilemez. 2/4’ün detaylı bir okuması kendi kaderini tayin projelerini korumak olsa da, BM müdahaleci devletleri kısıtlamaya çalışırken diğer kararlara dayanmıştır. Konu ile bağlantılı bir örnek; Sömürgeci Portekiz yönetimi tarafından kendi kaderini tayin hakkını kullanması engellenen Afrika kolonileri (Gine-Bissau, Angola, Yeşil Burun Adaları ve Mozambik) ile ilgilidir. BM Güvenlik Konseyi, bu toprak parçalarında yaşayan halkların kendi kaderini tayin haklarını ve 1514(XV) sayılı karar temelinde bağımsızlık haklarını kullanmalarına engel olan Portekiz’in onları baskı altında tutmaya dönük tüm eylemlerini ve askeri operasyonlarını kınamıştır. Güvenlik Konseyi, bu konuda 2/4‘ün ihlaline referans vermemiştir. Başka bir deyişle; 2/4, kendi kaderini tayin hakkına sahip ama sömürge statüsünde veya yabancı egemenlik biçimleriyle kontrol edilen bölgelere yönelik askeri operasyonlara kalkışan emperyal devletleri korumaz.

Öte yandan bu örnek olaylar göstermektedir ki; sömürgelerin kendi kaderini tayin hakkı bağlamında, bir sömürgecinin kendi kolonyal iddialarını savunmak için güç kullanımına başvurması yasadışıdır. Çünkü, bu bağlamda güç kullanımı kendi kaderini tayin hakkının ihlali anlamına gelmektedir. Bu emsal, 2/4’ün bir yorumunu üretir: Kendi kaderini tayin eden bir varlığın nasıl bir yönetimsel form içinde olacağının belirlenmesi adına yabancı bir güç tarafından herhangi bir işgal ve istilaya başvurulması aynı şekilde yasadışıdır. Ek olarak; güç kullanımının yasaklanması şu anlamlara gelir: Hiçbir devlet, etnik ve ırksal grupların yönetime erişimine engel olamaz ve hiçbir devlet bir halkın kendi kaderi tayin hakkından men edilmesi için zorlayıcı önlemler uygulayamaz. Örnek olarak; kendi kaderini tayin eden bir birimin, dahil edilme ya da başka bir alternatif statüyü tercih etmek konusunda izni olmaksızın istilaya uğradığı ve zorla ilhak edildiği zaman gösterilebilir. Bu durumda; kendi kaderini tayin eden devlet-dışı bir birim, kendi kaderini tayin hakkını kullanabilmek noktasında şiddete başvuramaz. Lakin, uluslararası hukuk gereğince, devlet-dışı sömürge bir varlığın kendi kaderini tayin hakkını iddia edebilmek için güç kullanmasını yasadışı olarak nitelendirmek olası değildir.

Bir varlığın kapasitesinin tanınması ya da haklarının savunulması için güç kullanımı, kendi kaderini tayin eden bir birim olarak statüsünün ona verdiği tüzel kişiliğe bağlıdır. Ayrıca, silahlı güç kullanımı BM Genel Kurulu’nun Saldırının Tanımı Üzerine Deklarasyonu – 3314 sayılı kararının 7. maddesi ile tutarlıdır. Bu bağlamda, güç kullanımı baskıcı bir devlete karşı bir meşru-müdafaa biçiminde dikkate alınır. Madde 7’nin şart koştuğu şekli ile;

Hiçbir şey … BM Sözleşmesi uyarınca Devletler arasında Dostane İlişkiler ve İşbirliğine İlişkin Uluslararası Hukuk İlkeleri Hakkında Bildiri’de özellikle referans verilen; sömürge yönetimleri, ırkçı rejimler ve diğer yabancı egemenlik biçimleri altında yaşayan halkların Sözleşme’den kaynaklanan kendi kaderini tayin, özgürlük ve bağımsızlık haklarından mahrum bırakılmasına herhangi bir şekilde halel getiremez.

Uluslararası toplum, kendi kaderini tayin hakkını hayata geçirebilmek adına güç kullanımının yasal olduğunu henüz kabul etmiş değil. BM Genel Kurulu’nun 2625 sayılı kararı olan ‘Dostça İlişkiler Deklarasyonu’nda; devletler, ‘halkların hak eşitliği ve kendi geleceklerini kendilerinin belirlemesi prensibinin detaylandırılmasında referans verilen halkları bağımsızlık, özgürlük ve kendi kaderini tayin haklarından mahrum eden herhangi bir zora dayalı eylemin’ uygulanmasından men edilmiştir. Deklarasyon, kişilere kendi kaderini tayin hakkı için destek arama ve alma hakkı verir. Fakat bu, deklarasyondaki diğer ilgili paragraf ile çelişmektedir: ‘Daha önceki paragraflardaki hiçbir şey, halkların hak eşitliği ve kendi geleceklerini kendilerinin belirlemesi prensibine riayet eden egemen ve bağımsız devletlerin siyasal birliğini ya da toprak bütünlüğünü kısmen yada bütün olarak parçalamayı ya da zayıflatmayı yetkilendirme ya da cesaretlendirme anlamına gelmez’. Bu koşul ancak; renk, mezhep ya da ırk ayrımı yapmaksızın belirli bir toprak parçasına aidiyeti olan tüm halkı temsil eden bir yönetime bağlıdır. 

Kendi kaderi tayin eden bir toprak parçasını, üzerinde yaşayan insanların rızalarını almaksızın, zor kullanarak ilhak etmek yasadışıdır. İlhak etmeye benzer bir hukuksuzluk, kendi kaderini tayin hakkını kullanan bir toprak parçasının özel durumları içinde ve çeşitli şekillerde ele alınmalıdır. Bir devlet, kendi kaderini tayin hakkına sahip bir halk adına ya da en azından halkın desteğiyle bir bölgeyi ilhak ettiğinde, kendi kaderini tayin hakkı tek başına ilhakı yasal hale getirmez – Rusya’nın Kırım’ı ilhakında olduğu gibi. Yine de bu ilhak şekli, James Crawford‘ın işaret ettiği üzere ‘yasadışılığın, tanınma süreçlerine daha kolay yerleştirilmesine izin verebilir. Halbuki; diğer koşullarda, saldırganlık bir temel buyruğun ihlali niteliğindedir ve zamanın geçmesi ya da rıza gösterilmesi ile kolayca düzeltilemez.’ Bu nedenle; bir toprak parçası yerel halkın rızası olmaksızın bir dış güç tarafından ilhak edilse de ilhak edilen toprak parçası bir anklav devlet olsa da, halkın ve üzerinde yaşadığı toprak parçasının kendi kaderini tayin etme hakkı sonlanmayacaktır. Doğu Timor ve Baltık devletlerinin (Estonya, Letonya ve Litvanya) topraklarının sırasıyla Endonezya ve Sovyetler Birliği tarafından ilhak edilmesi, kendi kaderini tayin hakkının sona ermemesi hususunda bahsedilmeye değer örneklerden birkaçıdır. Baltık devletleri 1991 yılında yeniden bağımsızlıklarını kazandılar ve yine Doğu Timor şimdiki adıyla Timor-Leste Demokratik Cumhuriyeti 2002 yılında bağımsızlığını elde etti.

Eğer bir devlet bir halkı kendi kaderini tayin hakkından mahrum ederse; diğer devletler itham edilen devletin, kendi kaderini tayin hakkı ile bağlantılı erga omnes yükümlülüklerine riayet etmesini salık verebilir. Müdahale eden devletin erga omnes yükümlülüklerini ihlal etmesi, üçüncü taraf konumundaki devletleri ilgili devlete karşı uluslararası hukukun izin verdiği karşı önlemleri almaya mecbur eder. Bu durum ortak/anlaşmalı bir eylem üzerinden, örneğin BM Genel Kurul forumu aracılığıyla, mümkündür. Tek taraflı harekete geçme niyetinde olan bir devlet, yaptırımlar benzeri orantılı karşı-önlemlere ve diğer gerekliliklere başvurmadan önce, barışçıl bir şekilde (örneğin arabuluculuk yaparak) ihtilafı gidermelidir. Devlet uygulamaları, resmi olarak tanınmayan ancak kendi kaderini tayin hakkının fiili olarak ihlal edildiği örnekler sunar. BM, Güney Rodezya ve Güney Afrika’ya karşı-önlemler alırken Irak’a karşı ise zora dayalı önlemler uyguladı. Uluslararası toplum, bir halkın kendi kaderini tayin hakkını ihlal eden devletin, örneklerdeki gibi, geçersiz ve resmi olarak tanınmayan tek taraflı eylemlerine dikkatle yaklaşmalıdır. İlgili devletlerin bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü göz önünde bulundurarak çatışma çözümüne de katılabilirler.

Sömürge statüsünde olmayan kendi kaderini tayin hakkına sahip topraklar ve öz-yönetimi ya da bağımsızlığı savunan ulusal kurtuluş hareketleri hususunda, uluslararası hukuk açık bir kuraldan yoksundur. Bu bağlamda, herhangi bir devlet neredeyse her zaman galip gelir. Çünkü;

devlet, askeri teçhizat dahil, kurtuluş güçlerini bastırmak veya alt etmek için her türlü yardımı alma hakkına sahip iken, genellikle ayrılıkçı ya da özerklik-yanlısı hareketlere dış destek sağlanmaz ve bu destek hukuksuz bir müdahale olarak dikkate alınır. Öte yandan, Bangladeş (eski adı ile Doğu Pakistan) alışılmadık bir vakadır. Hindistan’ın Pakistan’a karşı Sovyet destekli yasadışı müdahalesine rağmen, Bangladeş uluslararası toplumun yeni bir üyesi olarak kabul edildi.

Güçlü Bir Uluslararası Yanıt İhtiyacı

Türkiye’nin, Suriye’deki Kürt bölgelerini istilası ve işgali uluslararası bir ihtilafın kıvılcımı oldu. Türkiye’nin sözde önleyici tedbirleri altında, Kürtler ulusların kendi kaderini tayin hakkını kullanmaktan alıkoyulmaktadır. Yerel halkın harekete geçme güçsüzlüğü nedeniyle, fiili ilhakın yasadışılığı daha da ciddidir. Êfrîn, Serê Kaniyê, Tel-Halaf, Girê Spî ve Türk işgali altındaki başka yerlerde yaşayan halkların kendi kaderini-tayin hakkı işgalci güçler tarafından uygulanamaz. Türkiye’nin Kuzey Suriye’den geri-çekilmesi yerelin kendi kaderini-tayini belirleyebilmesi için zorunlu bir önkoşuldur. Türkiye, BM’nin ateşkes anlaşmalarına sadık kalmamakta ve sıklıkla Kuzey Suriye’nin diğer şehirlerini taciz etmektedir. Ayrıca, Türkiye ve onun ortakları, su arzını kısıtlayarak ve keserek Kuzey Suriye’nin Kürt bölgelerine karşı suyu bir silah olarak kullanmaktadır. 

Uluslararası Bağımsız Suriye Araştırma Komisyonu’nun Eylül 2020 tarihli raporunda; başta yağmaya ve rehine almaya dönük savaş suçları olmak üzere, mülklere el koyma, Türk güçlerinin ve Suriye Ulusal ordusunun askeri amaçları için sivillerinin evlerinin kullanılması, keyfi gözaltı ve tutuklamalar, Kürtlerin Türk yetkililer tarafından etnik kimlikleri ve inançları hakkında sorguya çekilmeleri, Kürt tutsaklara yemek ve su verilmemesi, yine Türkiye’nin kontrolü altındaki Êfrîn, Serê Kaniyê ve Girê Spî bölgelerinden Kürt sivillerin çıkarılması gibi yaygınlaşarak devam eden taciz ve hak ihlali örnekleri belgelenmiştir. Raporda ayrıca Kürt kadınlarının ve kızlarının zorla evlendirilmesi, kaçırılması, cinsel şiddet ve tacize maruz kalması gibi güvencesiz durumlar kayıt altına alınmıştır. Türkiye destekli güçler, UNESCO tarafından ehemmiyetle korunan arkeolojik ve dini alanların yıkımı ve talan edilmesinde görev almaktadır. Türk hükümetinin fiili olarak ilhaka zemin hazırlamak için birtakım politikalar izlediği ve yine ilhak planına işaret eden kurumsal inşa faaliyetleri yürüttüğü görülmektedir. İstiladan beri, işgal edilen bölgeler direkt olarak Türk valiler tarafından yönetilmektedir; yine işgal alanlarında Türk hükümeti tarafından Türkiye Milli Eğitim Bakanlığı müfredatına benzer bir müfredatın kullanıldığı devlet okulları kurulmakta, Türk posta servisinin şubeleri açılmakta, Gaziantep Üniversitesi’nin yeni bir kampüsü inşa edilmekte, kamusal alanda Türkçe tabelalar kullanılmaktadır.

2019 yılının Ekim ayında gerçekleşen, Türkiye’nin Kuzeydoğu Suriye’ye dönük yasadışı askeri saldırılarının ikinci aşaması Arap Ligi, Avrupa Konseyi, NATO, Avrupa Parlamentosu, ABD Temsilciler Meclisi ve Almanya, Fransa, Birleşik Krallık dış ilişikler komitelerinin başkanları tarafından kınanmıştır. Bu kurumlar Türkiye’nin Kürt güçlerine karşı yasadışı güç kullandığını ve Suriye devletinin egemenliğini ihlal ettiğini zikretmişlerdir. Ayrıca, Türkiye’ye tek taraflı olarak askeri eylemlerine son vermesi ve Suriye topraklarından güçleri geri çekmesi çağrılarında bulunmuşlardır. Ek olarak, Türkiye’ye karşı bir dizi yaptırım ve kısıtlamaları geçici olarak yürürlüğe koymuş ya da amaçlamışlardır.

Uluslararası hukuk gereğince, devletlerin Türkiye’ye destek olması yasaklanmıştır ve Türkiye’nin erga omnes yükümlülüklerine riayet etmesini talep etmeleri mümkündür. Yine devletler, yerel grupların haklarının göz ardı edildiği alanlarda Türkiye’nin çabalarına yardım etmekten de imtina etmelidir. İşgalci devlet kınama, diplomatik baskı ya da diplomatik yaptırımlardan muaf tutulmamalıdır. Yakın zamanda, İsveç Dış İşleri Bakanı Ann Linde, Türk mevkîdaşı Mevlut Çavuşoğlu ile Ankara’da yaptıkları ortak basın toplantısında, Avrupa Birliği’nin Türkiye’nin Suriye’deki askeri müdahalelerine karşı muhalefetini yineledi ve Türkiye’nin Rojava’dan çekilmesini talep etti. Eğer diğer devletler benzer şekilde Türkiye’nin üstüne gitmezse; Rojava, Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs, Libya, Irak, Dağlık-Karabağ gibi bölgelerin farklı noktalarında gerçekleştirdiği kalıcı işgal ve müdahale örneklerinden başka biri olacaktır.

Uluslararası hukuk tarafından tanınan ulusal kurtuluş hareketleri, BM Genel Kurulu tarafından kabul edilen Filistin gibi sömürgeler ve toprak parçaları ile kısıtlanmıştır. Bu sömürgeler ve toprak parçalarından biri ile bağlantılı olmadığı için, devletlerin IŞİD ve diğer terör örgütlerine karşı Global Koalisyonun bir parçası olarak  SDG’ye finansal ve politik açıdan destek vermesi yasaklanmıştır. Fakat, devletler SDG’ye uluslararası örgütlenmeler içinde gözlemci statüsü tanıyabilirler. Rojava’da Kürtlerin öncülüğünü yaptığı SDG ve Irak Kürdistan’ının Peşmerge güçleri IŞİD’in kontrolündeki neredeyse tüm alanların temizlenmesinde ve özgürleştirilmesinde belirleyici bir rol oynadılar.

Kendi kaderini tayin, insan haklarının temel bir yönüdür ve aynı zamanda insan haklarına saygı duymak kendi kaderini tayin hakkının da yerine getirilmesine yol açar. BM Sözleşmesi bu iki temayı tam olarak belirginleştirmiştir. Genel olarak insan hakları ve daha özel olarak kendi kaderini tayin hakkı yasal olarak korunur ve yabancı devletler bunu ihlal edemez. Ortak ve ayrı eylemler yoluyla, her devlet sözleşmenin hükümlerine uygun olarak halkların hak eşitliği ve kendi geleceklerini kendilerinin belirlemesi prensibinin gerçekleşmesini teşvik etme görevine sahiptir. BM ilkelerinin uygulanması hususunda, devletler tüzük tarafından kendilerine verilen sorumlulukları yerine getirirken aynı zamanda BM’ye yardım da sunabilirler.

Kendi kaderini tayin hakkını, güç kullanımını ve erga omnes yükümlülüklerini kapsayan yasalar dikkate alındığında; Rojava’daki Kürtlerin haklarını korumak için daha uygun bir yanıt, Suriye’nin kuzeyinde kalıcı bir uluslararası koruma alanı oluşturmak olacaktır. Uluslararası toplumun, 1990’larda Kuzey Irak’ta yaşayan Kürtleri baskıcı Baas rejiminden korumak için başarıyla uyguladığı uçuşa yasak bölge kararı bu konuda bir emsal oluşturmaktadır. Türkiye’yi dizginlemek ve Rojava’nın kendi kaderini tayin etmesini sağlamak için yapılacak çok taraflı eylem, bugün yerel halkın haklarını ve gelecekte de uluslararası hukuk ilkelerini korumak için en iyi politika olacaktır.

İngilizceden çeviren: Rênas Cûdî

Bu makale, Assessing International Law on Self-Determination and Extraterritorial Use of Force in Rojava başlığı ile, 13 Kasım 2020 tarihinde Washington merkezli prestijli bir uluslararası hukuk ve dış politika kuruluşu olan The Lawfare Institute tarafından yayınlanmıştır. Makalenin İngilizce orijinaline buradan ulaşabilirsiniz. 

* Loqman Radpey, Edinburg Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde doktora adayı ve Edinburg Uluslararası ve Global Hukuk Merkezi’nde araştırmacıdır. Temel çalışma alanları; kendi kaderini tayin hakkı, ayrılma hakkı, devlet olma hali temaları ile bağlantılıdır. 2013 yılında beri; uluslararası hukuk açısından Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkı, Kürt bölgelerinin hukuki statüleri ve demokratik-konfederalizm konuları üzerine çalışmakta ve bu temalarla bağlantılı olarak Kürdistan Bölgesel Yönetimi ve Rojava’yı merkeze alan yayınlar yapmaktadır.