Komün: En sonunda yeniden keşfedilmiş siyasal biçim

44 views
33 mins read
44 views
33 mins read

Jerome Roos

“Devrilen ama fethedilemeyen Komün günümüzde yeniden doğuyor. Artık o, bozguna uğrayanların güzel bir umudun hayaline sarılıp uyuyarak gördüğü bir düş değil. Artık değil! Bugünün “komünü” ayaklarımızın altında gümbürdeyen devrimin açık ve nihai amacı haline geliyor”

Peter Kropotkin

Olaydan on yıl sonra, Paris Komünü üzerine düşüncelerini aktarırken böyle yazıyor Peter Kropotkin. Bu kelimeler yaklaşık bir buçuk yüzyıl sonra bugün de yazılmış olabilirdi. Kapitalizmin ve devletin, kendilerini istikrarlı bir toplumsal düzenin merkezi olarak yeniden üretmeye çabaladıkları, muhalefeti alt üst ederken kendi yönetim yapılarında devlet denetimini azalttıkları bir zamanda, Komün’ün 21. yüzyıl devriminin nihai amacı olarak günümüze damgasını vurarak yeni bir mücadele döneminin ufku olarak bir kez daha doğması tesadüf değil.

Küresel finans krizinin, yerleşik özgürlük siyaseti anlayışları içinde bir kırılmaya zorladığı artık çok açık. Sosyal demokrasinin enkazıyla dolu bir manzarada, bütün bir neslin ebeveynlerininkiyle kıyaslanamayacak kadar kasvetli bir yaşam beklentisiyle büyüdüğü bir ortamda, alt sınıftan sol cenaha kadar, bölünmüş ve kafası karışmış muhalefetin bir araya gelip örgütlenebilmesi için çokça ihtiyaç duyulan ortak zemini sağlayabilecek radikal bir alan açılıyor. Onlarca yıl süren mezhepçilik ve çekişmelerin ardından, anlaşmazlığa bir son vererek ileriye dönük kolektif bir yol çizmenin zamanı geldi.

Bunların ışığında, komünün yeniden canlanması, sola ortak bir projeyi ve açık bir amaca sahip olma duygusunu aşılamak için bir fırsat sunuyor. Ancak yeniden canlanan komün tahayyülü tamamen yeni bir imkân alanı yarattığı gibi, uzun bir geçmişi olan pratik ve teorik soruları da gündeme getiriyor. İlk olarak: “Komün denen ve burjuva aklını bu denli zorlayan sfenks nedir?”

Komün nedir?

Tarihsel açıdan konuşacak olursak, toplumsal yaşamın komünler halinde örgütlenmesi, modern devletin geliştirilmesinden çok daha öncedir ve bütüne bakıldığında insanlık kapitalizm altında yaşadığı zamanın çok daha fazlasını komünal olarak yaşayarak geçirmiştir. Dolayısıyla tarihsel deneyim gösteriyor ki, devlet biçiminin kriz eğilimli finans kapitalle çelişkili birliği onu ekolojik felaketin yanı sıra sosyal çatışma ve sistemik kaos karşısında giderek daha savunmasız hale getirirken, komün biçiminin uzun vadede devlet biçiminden çok daha istikrarlı bir toplumsal düzeni güvence altına alabileceği önermesi bir ölçüde doğru. Bu noktada, yerli topluluklar ve köylü komünleri alternatif gelişim yollarının belirlenmesinde bazı önemli ipuçlarına sahip olabilir – bu da Marx ve Kropotkin gibi teorisyenlerin bu tür kapitalizm öncesi toplumları incelemek için neden uzun yıllar harcadıklarını açıklamaya yardımcı olur.

Yine de bu eski komünal biçimler ile burada bahsettiğimiz devrimci komün türü arasında, özellikle ikincisinin özgürlükçü, gelecek odaklı ve enternasyonalist olan ufku açısından önemli farklılıklar var. Modern komün, sosyalist idealin yayılmasını ve evrenselliğini tam manasıyla kucaklıyor. İçinde bulunduğu Zapatista hareketi Güney Meksika’da kendi yerli komünlerini kurmuş olan Subcomandante Marcos’un kelimeleriyle anlatmak gerekirse, devrimci komün “maziyi hatırlatan bir düş [veya] atalarımızdan gelen bir şey değildir. Bize gelecekten gelir; atmamız gereken bir sonraki adımdır.”

Geleceğin siyasi biçimi olarak bu komün anlayışı, ilk olarak 1789 Fransız Devrimi sırasında Paris’in işçi sınıfı kesimlerinde ortaya çıktı, ancak gerçekte yeni bir fikir olarak İkinci İmparatorluğun Paris’indeki işçi toplantılarında şekillenmeye başladı. Yalnızca izole kapitalist toplulukların dar görüşlülüğünden ve marjinal Ütopik mini toplumların romantizminden değil, aynı zamanda modern çağın burjuva devrimlerinden de ayrılıyordu. Bu bağlamda, komün başlangıçta bir slogan halini almıştı ve bu sloganın “duygulanımsal yükü” yazıyor Kristin Ross, “her türlü açık seçik semantik içeriği gölgede bırakıyordu”. Birleştirici gücü “sol hizipler arasındaki ayrımları” etkili bir şekilde “önemsizleştirip dayanışmayı, ittifakı ve ortak bir proje uğruna çalışmayı teşvik ediyordu.”

Devrimci komün ideali, 18 Mart 1871 ayaklanmasında nihayet somut bir şekle büründüğünde, radikal potansiyeli bu kavrama iliştirilen önceki anlamların bir kez daha önüne geçti. Ross bu noktada şunları iddia eden Komün üyesi Arthur Arnould’a atıfta bulunuyor: “Paris Komünü bir ayaklanmadan öte bir şeydi, başka bir şey. Bir ilkenin zuhur edişi, bir siyasetin olumlanmasıydı. Özetle devrimler arasında bir diğer devrim daha değildi, bayrağının kıvrımları içinde bütünüyle özgün ve karakteristik bir program taşıyan yeni bir devrimdi.”

Ross, bu programın belki de en karakteristik unsurunun herhangi bir teorik plana bağlı olmaması olduğunu belirtiyor. O daha ziyade, kolektif bir mücadele ve deney sürecinin açık uçlu bir sonucuydu, bu süreçte Komün kendisini “büyük toplumsal önlemi” Marx’ın sözleriyle “kendi işleyen mevcudiyeti” olan bir siyasi yenilikler laboratuvarı olarak kurdu. Günümüze ait deneyimlerde önemli yankıları var. Marina Sitrin ve Dario Azzellini, 2011’deki meydan işgallerini “demokrasi laboratuvarları” olarak nitelendirdiklerinde veya Manuela Zechner, İspanya’nın belediye platformlarından “sosyal zekâ laboratuvarları” olarak bahsettiğinde, esasen Komün’ün deneysel siyasetinin bizim zamanımıza yeniden intikalini gözlemliyorlar.

Ancak Paris Komünü bir ayaklanmadan öte bir şey olduğu gibi, siyasi bir laboratuvardan da öte bir şeydi. Nihayetinde, gerçek özgürlüğün ve kelimenin antik Yunan dilindeki anlamıyla halkın iktidarı anlamına gelen gerçek demokrasinin somut bir tezahürüydü. Komünarlar, yalnızca iki ay gibi kısa bir sürede, Avrupa’nın en büyük metropol bölgelerinden birindeki geniş bir kentsel alanı özgürleştirerek örgütlemeyi başardı ve George Katsiaficas’ın sözcükleriyle, “yüz binlerce insanın geleneksel hükümet biçimlerinin etkili bir şekilde yerini alan halka ait siyasi iktidar organları yarattığına” tanık olan doğrudan demokratik bir halkçı özyönetim biçimi kurdular.

Komün ve devlet

Halk otonomisindeki bu benzeri görülmemiş deneyim, hemen Komün’ün mevcut devlet aygıtıyla ilişkisine dair teorik ve pratik soruyu gündeme getirdi. Merkezi devletin ortadan kaldırılarak yerine özgürce birleşen komünler konfederasyonu konması için uzun süredir tartışıp savaşan anarşistler için, 1871 deneyimi devrimci idealin gerçek hayattaki bir olumlamasıydı. Bilhassa Bakunin, Komün’de “devletin açık bir biçimde formüle edilmiş gözüpek bir olumsuzlamasını” görüyordu. Kropotkin, “Paris halkının, özgür Komünü ilan ederek temel bir anarşist ilkeyi, yani devletin çöküşünü ilan ettiğini” savunuyordu.

1848 tarihli Komünist Manifesto’da devrimden sonra devletin daha da merkezileşmesi çağrısında bulunmuş olan Marx ve Engels, anarşistlerle dikkat çekecek ölçüde benzer bir sonuca vardı. Paris proletaryasının kendiliğinden ayaklanması ve Komün’ün canlı deneyimi Marx’ın konuya ilişkin düşüncesini etkilemiş ve onu “bu programın bazı ayrıntıları bakımından, bugün eskimiş bulunduğunu” kabul etmeye zorlamıştı. Ve böylece, 1872’de, manifestonun üçüncü Almanca baskısının önsözüne çok önemli bir gözden geçirme ekleyerek şuna dikkat çekti: “Komün özellikle bir şeyi, [yani], işçi sınıfının hazır devlet mekanizmasına basitçe el koyarak onu kendi amaçları için kullanmasının mümkün olmadığını kanıtlamıştır”. Engels’in daha sonra yazacağı gibi:

Komün, bir kez iktidara gelmiş olan işçi sınıfının eski devlet mekanizmasıyla yoluna devam edemeyeceğini daha en başta görmek zorunda kaldı; bu işçi sınıfının daha yeni kazanılmış olan iktidarını yeniden yitirmemek için, bir yandan o zamana kadar kendisine karşı kullanılmış olan baskı mekanizmasını ortadan kaldırmak (ordunun yerine silahlanmış halkı koymak), ama diğer yandan, istisnasız olarak tümünü görevden alınabilir ilan ederek temsilcileri ve memurları karşısında kendisini koruma altına almak zorundaydı.

Sonrasında gelen Marksist kuşakların Komün’den çıkarılacak bu önemli dersleri gözden kaçırması, karartması ve birçok durumda bilfiil çarpıtması gerçeği, hem otoriter hem de sosyal demokratik biçimlerinde vuku bulan 20. yüzyıl devlet sosyalizmi trajedilerinin bir kanıtı olarak sonsuza dek kalacak. Tarihsel gerçek şu ki, komünarlar 18 Mart 1871’den başlayarak hemen mevcut devlet aygıtını dağıtmaya başladı -Marx ve benzer şekilde Marx’ın anarşist eleştirmenleri tarafından coşkuyla alkışlanmış bir hamleydi bu.

Komün’ün ulusal sorun karşısındaki duruşu, devlet karşısındaki duruşuyla aynı ölçüde karakteristikti. Yurttaşlık haklarının göçmenleri kapsayacak şekilde genişletilmesinden ve bir dizi yabancının konseye seçilmesinden bahseden Kristin Ross, Komünarların radikal bir işçi sınıfı enternasyonalizmine sarsılmaz bağlılığını vurguluyor: “Komün’ün muhayyilesi”, diye yazıyor, “enternasyonalist bir ufku olan yerel özerk birim ölçeğine (bu özellikle tercih ediliyordu) dayalı olarak çalışıyordu.” Bu duygu, “Komün’ün bayrağı Dünya Cumhuriyeti’nin bayrağıdır” sloganıyla güçlü bir şekilde ifade edilmişti.

Fransa’nın geri kalanına gelince, komün bir siyasi biçim olarak tüm bölgenin temel yapı taşı haline gelecekti -tüm şehirler, kasabalar, köyler ve hatta “ülkenin en küçük mezrası” özerk komünler olarak yeniden düzenlenecek, bunlar kendi yerel ve bölgesel konseylerine her an görevden alınabilir delegeleri seçebilecek ve bu konseyler de sırasıyla delegeleri Paris’e gönderebilecekti. Marx’ın vurguladığı gibi: “Ulusun birliği bozulmayacak, tam tersine Komünal Anayasayla örgütlenecek ve devlet iktidarının yok edilmesiyle ulusun birliği bir gerçekliğe dönüşecekti.” Bundan sonra Fransa, küresel bir komünler konfederasyonu kurmak için diğer uluslarla özgürce işbirliği yapacaktı.

Tüm bunlar haklı olarak Marx’ı Komün’ün “giderek daha fazla genişleyen bir siyasi biçim olduğu ve tüm eski yönetim şekillerinin aslen baskıcı olduğu” sonucuna varmasına yol açtı. “Komünün gerçek sırrı,” diyor Marx, şuydu: “O, özünde bir işçi sınıfı hükümeti, üretenlerin mülk edinen sınıfa karşı mücadelesinin sonucu, emeğin iktisadi kurtuluşunun gerçekleşmesini sağlayabilecek olan en sonunda keşfedilmiş siyasal biçimdi.”

Komün ve ekonomi

Bir işçi sınıfı hükümeti olduğu için, Komün’ün siyasi biçimi komünal mülkiyet ve işçi denetiminin iktisadi sonuçlarından ayrılamazdı. Komünarlar bu noktayı çok ciddiye aldılar: Komün, bir dizi diğer temel sosyal reforma ek olarak tüm kapanan işyerlerinin kendi üretici birliklerine devredilerek işçi kooperatifleri olarak yeniden açılmalarına karar verdi. Komün’ün Paris ekonomisini tamamen kamulaştıracak zamanı olmadığı halde, daha radikal unsurları onu kesinlikle bu yönde zorladılar.

Örneğin, Komünarların dergisi La Cause, duruşunu şu şekilde tanımlıyordu: “İktisadi adaletin dayanağı olarak iki temel tez geliştiriyoruz: toprak, onu kendi elleriyle işleyenlere, yani tarım komünlerine aittir. Sermaye ile emeğin bütün araçları da işçilere, işçi derneklerine [aittir].” Paris Komünü Kadınlar Birliği’nin (Union des Femmes) kurucu ortağı Rus sosyalist ve feminist devrimci Elisabeth Dmitrieff benzer şekilde şunları söylüyordu:

Üreticinin kendi çalışmasının ürünleriyle güvence altına alınacağı şekilde emeğin yeniden örgütlenmesinin tek bir yolu vardır ve bu, çeşitli endüstrilerden elde edilen kârları paylaşacak özgür üretici birlikleri kurmaktan geçer. Bu birliklerin kurulması, emeğin sermaye tarafından sömürülmesine ve köleleştirilmesine bir son verecek ve nihayet işçilerin kendi meselelerini yönetmelerini güvence altına alacaktır.

Komün, bu nedenle, siyasi demokrasi ile iktisadi demokrasi arasındaki burjuva güvenlik kalkanını yıkmaya yönelik yeni bir girişim olarak görülebilir. Komün, üretim araçlarının müşterek tutulması, işyerlerinin demokratikleştirilmesi ve emeğin meyvelerinin doğrudan üreticilerine tahakkuk ettirilmesi için baskı yaparak, Marx’ın sözleriyle “çoğunluğun emeğini azınlığın zenginliğine dönüştüren o sınıf mülkiyetini ortadan kaldırmak istiyordu. Mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesini amaçlıyordu. Şu anda her şeyden önce emeği köleleştirmenin ve sömürmenin araçları olan üretim araçlarını, toprağı ve sermayeyi, özgür ve birleşmiş emeğin aletlerine [dönüştürmek] istiyordu.”

Komün ve toplum

Ancak Komün’ün genişleyen doğası demek oluyordu ki kurtuluş fabrika kapılarında bir son bulmayacak – kaçınılmaz şekilde şehrin büyük bir kısmına yayıldı, aksi takdirde göz ardı edilecek, dışlanacak veya sanayi proletaryasının geleneksel öncü kesimine bilfiil tabi olacak çok sayıda sosyal aktöre bir mücadele alanı açtı.

Güvencesiz, kendi hesabına çalışan, yersizyurtsuzlaştırılmış ve ücretsiz emeğin çeşitli biçimlerini ve ayrıca işsizleri de içeriyordu; bunların, belirgin toplumsal gruplar olarak bölgesel veya komünal olarak örgütlenmeleri, sektörel veya mesleki olarak örgütlenmelerinden daha kolay olma eğilimindeydi. Ücretsiz emek kategorisi, hiç kuşku yok ki tarihsel olarak kadınlaştırılmış yeniden üretim emeğini önemli ölçüde içerir, bu da kadınların neden komünal mücadelelerde her zaman bu denli merkezi bir rol oynadıklarını açıklamaya yardımcı olur.

Düzenli ordu Montmartre’daki Ulusal Muhafızların toplarını ele geçirmek için harekete geçtiğinde Parisli kadınların ilk seferber olan kişiler arasında olduğu iyi biliniyor. Askerlerle arkadaşlık kuran kadınlar, birçoğunu subaylarının emirlerini görmezden gelmeye ve hatta silahlarını onlara doğrultmaya ikna ettiler. Komün savunmasında barikatlar inşa etmek ve yaralılara bakmak gibi hayati görevleri yerine getirmenin yanı sıra, pek çok kadın -efsanevi anarşist devrimci Louise Michel gibi- doğrudan sokak çatışmasına katıldı. İntikam peşindeki Versaylılar Mayıs ortasında nihayet şehri kuşattığında, burjuvazinin rastgele binaları yakan kadın petrolcüleri [pétroleuses] şeytanlaştırması, büyük ölçüde kadınların isyandaki kahramanlık rolünü gözden düşürmeye hizmet ediyordu.

Bu bağlamda, komün biçiminin nihayetinde çok daha derin ve daha uzun süreli bir toplumsal devrimin, özellikle kadınların kazanacağı çok şey olan bir devrimin siyasi bir anı olduğunu vurgulamak önemli. Elisabeth Dmitrieff’in Kadınlar Birliği için yaptığı açıklamada belirttiği gibi, “Kadın emeğinin yeniden örgütlenmesi, geçmişteki toplumda en çok sömürülen biçimin kadın emeği olduğu düşünüldüğünde son derece acil bir konudur.” Boşanma ve kız çocuklarının eğitim hakkına ek olarak, Dmitrieff ve yoldaşları kadınlara eşit ücret için ve işçilerin çoğunluğu kadın olan silah ve cephane endüstrisinin doğrudan Kadınlar Birliği tarafından kamulaştırılarak işletilmesi için savaştılar.

Bununla birlikte, Barucha Peller’in Oaxaca ile ilgili olarak önemli bir şekilde işaret ettiği gibi, komün biçiminin yayılması hiçbir şekilde güvence altında değil ve çoğu hareketin yeniden üretimin toplumsal olarak cinsiyetlendirilmiş mantığıyla nasıl yüzleştiğine bağlı olacak. Erkekler, kadınların komüne faal katılımına, onları “evde kalmaya” zorlayarak ya da yeniden üretim emeğinin ve tarihsel olarak kadınlaştırılmış emeğin yükünü paylaşmayı reddederek direndiğinde, tüm devrimci süreç anında duracaktır. Komünün kurulması ve kadınların ve diğer ezilen, sömürülen ve ötekileştirilmiş grupların (ırksal, etnik ve cinsel azınlıklar dahil) güçlendirilmesi, bu nedenle sadece bir eşit haklar ve eşit ücret sorunu değildir; nihayetinde yeni bir ortak yaşam inşa etme sorunudur.

Günümüzde Komün

Bugün, küreselleşmenin ikinci çağı 1930’lardan bu yana en derin ve en uzun süren kapitalist krizin ortasında biterken, ilk olarak Komün tarafından gündeme getirilen pratik ve teorik soruların birçoğu yeniden ortaya çıkıyor. Kristin Ross’un belirttiği gibi, “insanların şu anki yaşama tarzı, Komünarların dünyasının aslında bize ana babalarımızınkinden çok daha yakın olduğunu düşündürüyor.” Tam da o zamanki gibi, uzun bir ekonomik yayılma dalgasının vadesi doldu. Artan işsizliğin, borç dağlarının, pahalı konutların, genelleşmiş güvencesizlik durumunun ve büyüyen kentsel hoşnutsuzluğun ortasında, yeni nesil “proleterler”, bu sistemin kendilerine Starbucks, akıllı telefonlar ve kölelikten başka bir şey sunmadığının kademeli olarak farkına varacak şekilde büyüyor.

Bu arada yeni savaşlar kızışıyor, milyonlarca mülteci hareket halinde ve faşizm açıkça geri dönüşünü kutluyor. Güney Avrupa, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki bazı devletler hâlihazırda ilerlemiş bir çözülme durumundayken, neoliberalizmin kalbindeki sahte istikrar duygusu -ki bu da giderek daha fazla tepkisiz kalan hükümetlerin finansal cömertliğinden ve sorumsuz merkez bankacılarının parasal savurganlığından kaynaklanıyor- giderek artan bir kapsamı ve yoğunluğu olan patlamaya hazır kentsel isyanlarla her zamankinden daha düzenli aralıklarla kesintiye uğruyor.

Piyasa kargaşası yeni normal haline geldi, dört bir yanda toplumsal gerginlikler yükseliyor ve egemen çevrelerin ne yapılacağı konusunda hiçbir fikri yok gibi görünüyor. İnsan kendini ekolojik olarak yok ettiği ana doğru sürüklüyor. Şehirler yandıkça, panik içindeki devletler daha fazla baskı, daha fazla gözdağı ve daha fazla denetimle misilleme yapıyor. Evet, demokratik kapitalizmin ihtişamlı günleri gerçekten sona erdi ve solun bu gerçeğe kendini alıştırmasında fayda var.

Ölümünden önceki son önemli denemesinde Murray Bookchin, 21. yüzyılın şafağında solun karşı karşıya olduğu en acil zorluğun, “devrimci geleneğin en iyilerini -Marksizm ve anarşizm- bugün karşı karşıya kalınan türden sorunlara hitap eden yöntemler ve biçimlerde birleştirmenin” yenilikçi yeni yollarını bulmak olduğunu yazdı. Çözümün, “Paris Komünü’nde ortaya çıkan” devrimci projede bulunacağını öne sürüyordu; ekolojik sınırlar içinde ve “ortak mülkiyet ilke ve pratikleri” gereğince faaliyet gösteren özyönetimli bölgeler ve belediyelerden oluşan uluslararası bir konfederasyonun kurulmasına odaklanmış rasyonel bir projeydi bu.

Şimdi bakmamız gereken ufuk budur. Ortak zeminimiz, nihai amacımız ve kolektif yön duygumuz bu olabilir. 20. yüzyılın boyunduruğundan kurtulmanın ve komünlerin Komün’ünü kurmanın zamanı geldi. Kropotkin’in seneler önce eylem çağrısını sonlandırırken söylediği gibi:

Toplumsal devrimi komün içerisinde gerçekleştireceği, burjuvazinin alçak sömürü sistemine bir son vereceği, halkı devletin vesayetinden kurtaracağı, insan ırkının evriminde yeni bir özgürlük, eşitlik, dayanışma çağını başlatacağı noktasında bugünkü nesle güveniyoruz.

Vive la Commune!

*

Çeviride faydalanılan Türkçe kaynaklar:

Karl Marx, Fransa’da İç Savaş, çev. Erkin Özalp, İstanbul: Yordam, 2016

Kristin Ross, Ortak Lüks, Paris Komünü’nün Siyasi Muhayyilesi, çev. Tuncay Birkan, İstanbul: Metis, 2016

Karl Marx ve Friedrich Engels, 1872 Almanca Baskıya Önsöz, Komünist Manifesto içinde, çev. Sol Yayınları Yayın Kurulu, İstanbul: Sol Yayınları 1998

[Roar Magazine’in “Revive la Commune!” sayısında yayımlanan orijinalinden Gamze Boztepe tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir]