Öğrencilerin Demokrasi Mücadelesinden Öğreneceklerimiz Var

49 views
10 mins read
49 views
10 mins read

Doç. Dr. Ümit Akçay
Berlin School of Economics and Law

Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri ve öğretim üyeleri, akademik yetkinlikten uzak ve kurum teamüllerini dikkate almadan yapılan rektör atamasına itiraz ediyorlar. Talepleri, üniversite bileşenlerinin katıldığı bir seçimle yönetimin belirlenmesi. Yani demokrasi istiyorlar. Dertlerini, açık seçik bir şekilde ‘12. Cumhurbaşkanına Açık Mektup’ metninde dile getirmişler, dileyenler bakabilir.

İktidar bloğunun farklı bileşenleri bu demokrasi talebini bastırmak için çeşitli yollar denedi. Önceleri yalanlarla bezenmiş itibarsızlaştırma kampanyaları yürütüldü, daha sonra LGBTİ+ topluluklarını hedef alan nefret söylemi ile ‘mukaddesatımıza saldırı var’ kışkırtmasına girişildi. Bunlar yetmeyince öğrencilerin meşru ve haklı mücadelelerine karşı kolluk kuvvetleri devreye girdi ve demokratik gösteriler şiddet kullanılarak bastırılmaya çalışıldı. Ancak iktidar bloğunun tüm bu çabalarına rağmen ne öğretim üyeleri ne de öğrenciler geri adım attı.

Ne oldu da iktidarın en ufak ekonomik ya da siyasi talepleri en sert bir şekilde bastırmayı hedeflediği bu özel dönemde dahi Boğaziçi direnişi başarılı bir toplumsal muhalefet örneği haline geldi sorusu etraflıca tartışılmayı hak ediyor. Öğrencileri yetişkin yurttaşlar olarak görmeyerek onlara sürekli akıl vermeye çalışanları bir kenara koyup, bu sorunun yanıtlarını tartışmak sadece akademik özgürlük ve demokratik üniversite mücadelesi açısından değil, iktidarın otoriter konsolidasyon girişiminin nasıl durdurulabileceği ve anlamlı bir demokratikleşme sürecinin nasıl gelişebileceği açısından da önemli. Bu tartışmayı hakkıyla yürütmek bu yazının sınırlarını aşıyor ama burada iki noktaya dikkat çekmek istiyorum.

Resmi Muhalefetin Düşğü ‘Ortayolculuk’ Tuzağı

Son yıllarda gerek dünyada gerekse Türkiye’de popülizm kavramı, siyasi analiz yapanların sık kullanılan kavramlar listesinin ilk sırasına yerleşti. Diğer kullanımlarını bir kenara koyup, bir

siyasi strateji olarak popülizmi ele alırsak, kutuplaştırma bu stratejinin temelini oluşturuyor. Popülist kutuplaştırma tekniği iktidar partileri tarafından kullanıldığında, bu bir yandan iktidarın kendi destekçilerini konsolide etmesine, diğer yandan da siyasi gündemin iktidar tarafından belirlenen sınırlar içinde tartışılmasına yarıyor. İktidar, kurduğu ikiliklerde genellikle Türk, Sünni ve erkek çoğunluğa yaslanarak strateji geliştiriyor, milliyetçi ve dinsel öğeler bu çoğunluğun tutkalı olarak işlev görüyor.

Bu siyasi strateji ne AKP’ye özgü, ne de sadece Türkiye’de yaşanıyor. Hatta buradaki sorun, toplumda bir kutuplaşma olması da değil. Zira kapitalist toplumsal ilişkilerin doğası gereği toplumsal sınıfların çelişen çıkarları mevcut; ataerkil yapının getirdiği ezme-ezilme ilişkileri ya da hakim ulusun diğer ulusların kültürel haklarını yok saymasından kaynaklanan gerilimler, günümüz toplumlarının belli başlı sosyal ve iktisadi sorunlarını oluşturuyor. Bunların bir çeşit karşıtlık hatta kutuplaştırma yaratmaması düşünülemez. Dolayısıyla burada sorun, iktidarın bu stratejisi ile nasıl baş edilmesi gerektiği konusunda ortaya çıkıyor: Türkiye’de resmi muhalefet, iktidarın kurduğu kutuplaştırma stratejisinin karşıtı olarak ‘ortayolculuk’ stratejisine tutunuyor.

Bir kere ortayolculuk iktidarın kutuplaştırma stratejisinin panzehri olarak görülmeye başlanınca, muhalefetin muhalefet yapması dahi giderek bir sorun haline gelebiliyor. Zira iktidarın herhangi bir uygulamasına karşı geliştirilecek herhangi bir itiraz, ‘iktidarın ekmeğine yağ sürer’ gerekçesiyle kınanabiliyor. Bu durum, Türkiye’deki resmi muhalefetin düştüğü tuzağı tanımlamaktadır.

Resmi muhalefete hakim olan ortayolculuk stratejisinin, insanları eyleyen özneler olmaktan çıkaran ve onları kendi gündelik hayatlarındaki sorunların dahi izleyicisi olmaya iten sonuçları var. Ancak daha kötüsü, ortayolculuk stratejisi muhalefetin söyleminin sınırlarının dahi iktidar tarafından çizilmesini kabul etmeyi gerektiriyor. Yani bu, iktidarın ‘yerli ve milli muhalefet’ yaratma amacının kabulü anlamına geliyor.

Sözü uzatmayayım. Boğaziçi direnişinin en önemli özelliği, resmi muhalefetin düştüğü bu ortayolculuk tuzağına düşmemesidir. Üniversite bileşenlerinin haklı ve meşru mücadelelerini istikrarlı ve ısrarlı bir şekilde sürdürmeleri ve iktidarın kurduğu kutuplaştırma zeminini terk etmeleri, kendi gündemlerini ülke gündemi haline getirmelerini sağladı. Bundan tüm toplumsal muhalefetin alacağı pek çok ders var.

Piyasalar Otoriterliği Pek Takmıyor!

İkinci konu, ortayolculuk stratejisinin doğal bir uzantısı olarak ortaya çıkan ‘ekonomik sorunlar nedeniyle seçmenin iktidara desteği geriliyor, ilk seçimde gidecekler’ düşüncesi. Zira bu yaklaşıma göre ekonomik zorlukların kökeninde tek adam rejimi var ve ülkede böyle bir rejim oldukça ekonomik büyüme için gerekli olan sermaye girişleri bir türlü gerçekleşmiyor. Dolayısıyla, yine bu yaklaşıma göre, Türkiye’nin tekrar ekonomik büyümeye dönmesi için siyasi rejimin değişmesi gerekiyor. Zira bu yaklaşım demokratikleşme, hukuk devletinin kurulması ve siyasi normalleşme ile yabancı sermaye girişlerinin hızlandıracağını ve ekonomik sorunların kendiliğinden çözüleceğini savunmaktadır. Dikkat edilirse bu yaklaşım, demokrasi ile kapitalizm arasında doğrusal bir ilişki olduğu varsayıma dayanıyor. Hatta bu görüşün taraftarları, demokrasiden uzaklaşan iktidarların piyasalar tarafından cezalandıracağına inanıyor!

Boğaziçi direnişi sırasında öğrencilerin en temel ifade hakları kısıtlanırken, haksız gözaltılar ve tutuklamalar yaşanırken TL’ye ne oldu dersiniz? Sermaye girişlerinin sürmesi nedeniyle TL 2021 başından 4 Şubat tarihine kadar yüzde 5’e yakın değerlenerek tüm gelişmekte olan ülkeler içinde en iyi performans gösteren para birimi oldu. Kısacası, öğrencilerin direnişinden çıkarabileceğimiz ikinci ders, piyasaların iktidarların otoriter uygulamalarını pek takmadıkları, yatırımcıların daha çok onlara sunulan kar olanakları ile ilgilendikleridir. Yani ülkede demokratik haklar askıya alınmışken dahi sermaye girişi yaşanabilir. Dolayısıyla, Boğaziçi direnişi demokrasiyi sermaye gelsin diye değil eşit, özgür ve insan onuruna yakışır bir şekilde bir arada yaşamak için talep etmemiz gerektiğini bir kere daha gösterdi.

Bitirirken Boğaziçi Üniversitesi’ndeki meslektaşlarımın ve değerli öğrencilerin haklı mücadelesini gönülden desteklediğimi belirmek isterim. Tutuklu öğrencilerin bir an önce serbest kalması dileğiyle.