“Hafıza Odası” tabut kırıcılar ve sanat eleştirisi

268 views
20 mins read
268 views
20 mins read

A. Halûk Ünal

Son günlerde AG’nin “Hafıza Odası” sergisinin sosyal medyaya yansımaları üzerinden başlayan hezeyanlı tartışmaya ilk derli toplu tepkim, bu derginin sanat sayfalarında “Ahmet Güneştekin Vakası” başlığıyla bir – kolaj- yazı yazmak oldu.

Yazıda, -saldıranların kahir ekseriyetinin görmediğinden emin olduğum- İrfan Aktan’ın sanatçıyla yaptığı söyleşiyi ve serginin kataloğunu tümüyle yayınlayıp, sonuna da kısaca bu “eleştiri” tarzına itirazımı diye getirdim. İlk tepkim de şu twitle olmuştu “anlaşılabilir öfke, üzücü çaresizlik.”

Yazının temel amacı, AG’ni çok yaygın biçimde – çoğunlukla yapıldığı biçimde- hiç okumadan, araştırmadan, anlamadan, sözlü ve fiziki şiddet içeren bir saldırının hedefi haline getirilmesine karşı durmaktı. Böylesi durumlar fikri olarak mağlup edebileceğimiz bir rakibi meşrulaştırıp, haklı konumuna oturtabiliyor çoğunlukla.

Ancak, (Ayşe Hür vb.) bazı -sırt sıvazlamayıp, her zaman eleştirel yaklaşan- dostlar, yazının “tarafsızlığıma gölge düşürdüğü, yazımda Beral Madra’dan alıntıyla söz ettiğim videoyu izlemem gerektiğini dile getirip linkini paylaştılar. Sağolsunlar. 

Önce şunu söylemek isterim. Altmış yaşından sonra politik mülteci olmak zorunda kalmış bir sanatçı olarak devletten çok, solun sanata ve sanatçıya yaklaşımından en az devletinki kadar etkilendim. En sert mücadeleyi devlete karşı değil, Jidanovculara karşı verdim. Çünkü devlet yalnızca tutsak alır, ya da öldürür. “Sol” ise parçası olduğun topluluğu zehirler, dünyayı sana dar edebilir. Bu ülkede genç sanatçıların geleceği – tıpkı ülke gibi- devlete değil, solun yaklaşımına bağlı. Sol içi eleştiriye büyük ağırlık vermemin nedeni budur.

Ve ne yazık ki, sanatçıların taşlandığı her örnekte, solun da sanatçıya karşı nasıl devletleştiğini, özgür denemeyi, düşünceyi nasıl caydırdığını iyi biliyorum. Bu tür saldırılar asıl etkisini, öfkeyi kabartacak kadar cesur olanda değil, sıradaki genç sanatçıda, otosansür olarak, yaratır.

Devlet ne yaparsa yapsın, içindeki yangını dışarıya yansıtmak isteyen sanatçıya engel de olamaz, caydırıcı da olamaz. Ama tecrübeyle sabit ki, solcu sanatçı, kendi “cemaatinin” zihniyetiyle kuşatılır. Çok güçlü bir otosansür etkisinde kalabilir.

Bunu sağlayan da hala Kürt ve Türk solunun saflarında hakim olan Jidanovcu/Stalinist sanat felsefesidir.

Bu tür zamanlarda, yani bir sanatçı bir vesileyle taşlanmaya başlandığında kitleden yükselen ses, Jidanov’un ruhunu çağırır hep. Çünkü “sol” kendi kitlesini düşmanından devraldığı araçlarla; yol yöntem ve felsefeyle “eğitmiştir.” Amaca uygun araçlar üzerine düşünmemiştir.

Faşist ideoloji doğası gereği, sanatçı yaratamaz; ama faşistlere iltihak eden sanatçılar, nadir de olsa vardır. Ama hiç bir tekçi, iktidarcı düşünce de sanatçı yaratamaz. Modern mesenler ve feodaller ortaçağdaki gibi parayı verip sanatsal yeteneklerini kendi ideolojik tercihleri için kullanırlar.

Asıl sorunlu durum; Sol, sanatı ve sanatçıyı ölümcül bir ikileme sokup, “ya kültür endüstrisi ya Jidanovculuk/parti sanatı!” Diye parmağını salladığından beri, yetenekli, pırıltılı bütün sanatçılar, ya kovularak ya da kaçarak liberallerin arasında, kültür endüstrisinin ortasında, kendisine “güvenli” bir ortam ve kaynaklar bulmaya çabalamıştır. Bu, aslında acımasız bir yılkıdır.

Bu nedenle de kapitalizmin sanat alanı “sol”un değil liberallerin ve sol liberallerin felsefesinin egemen olduğu bir alandır. 

Ahmet Güneştekin de liberal bir Kürt sanatçı. “Hafıza Odası” adını koyduğu sergi için bir kısa film çekmiş, bir de kamera arkası videosu hazırlamış. Kamera arkası videosu da kısa film hakkında yeterince bilgi veriyor. Ama kamera arkası videosu, bütün projeyi en iyi anlatan (itiraf eden) belge.

Beral Madra -bir başka liberalin- öfkeyle yazdığı şu satırlar ve ilgili videoyu da paylaşıyorum. 

“Güneştekin’in bu işinin orijinali bir videodur: Çürüme-Decay. Bu videoyu anlamsız bir mekanda, bağlamından kopuk bir yerleştirmeye dönüştürmesi büyük aymazlık ve yanlıştır: videonun bir anlamı vardı, kendi eliyle yok etti. Galerisi de eksik olmasın gösteriş merakından yardım etmiş işin berbat edilmesine! Bu video İstanbul Bienali’nde (bienale paralel yapılan bir etkinlikte) gösterildi. O zaman üstüne konuşulmadı. Anlayan anladı. Güneştekin’in malzemeleri yığma işlerinin ise Joseph Beuys’tan Boltanski’ye Alan Mc Collum’dan Ai Weiwei’ye çok örnekleri var. Hüseyin Alptekin’in Otel Levhaları’nı çağrıştırıyor.”

Çürüme’nin kamera arkası

Aslında Beral hanım kızmakta haksız. Güneştekin, bütün enstelasyoncular gibi, anlatısını imgelerle değil, simgelerle kuruyor. Eğer videoyu sergi alanında olduğu gibi yayınlasa, yalnızca renkli tabutlara bu tepkiyi verenler, rengarenk tabutlar, silahlı siyah adamlar, tabutların arasında dans eden köçekler, tabutlara giydirilen semerleri gördüklerinde, kim bilir ne yaparlardı? 

AG de belli ki bu kadarını göze alamamış. Salt renkli tabutları fiziksel olarak sergiye katmakla yetinmiş. Akıllı bir sergi küratörü ona, hem Özkök nam, ittihat terakkinin eli kanlı organik aydınının cesedini, hem de bu “tabutları” Amed’e götürme demeliymiş. 

Peki biz nereden bakacağız meseleye?

Komünalizmin Sanat Perspektifi için fragman

Burada kısaca da olsa belirli bir referans perspektif önermeden, benim yapacağım eleştiri ve yöntemi de anlaşılmaz olabilir. Kendimi Jidanovcu saçmalıktan ayırmak için, böyle bir özete ihtiyaç duyuyorum. Böylece ileride çok daha geniş tartışmalar için de bir önermeyi buraya kaydetmiş olayım.

Komünalist kavramı 1960 lardan itibaren Komünist geleneği eleştiren öncü düşünür Murray Bookchin’den mülkem. Ona ilham veren de Paris Komünü’nde kendilerini anarşistlerden ayrıştırmak için bu kavramı kullanan devrimciler.

Komünalist akım, komünist geleneği erkek, tekçi, devletçi, pozitivist ve endüstriyalist olmakla eleştirerek kopar. Yani Marks ve özellikle Lenin amaçlarına uygun olmayan araçlarla – düşmandan devralınan- araçlarla (yol, yöntem, felsefe, parti ve devlet gibi sosyal ve siyasal teknolojiler ) çalışmışlardı. 

Bookchin’in kurduğu, 1995lerden itibaren Öcalan’ın katkı yaparak, derinleştirdiği ve kitleselleştirdiği bu perspektif, ne yazık ki hala sanat alanında büyük bir boşluğu dolduramıyor. “Ölmüş nesillerin geleneği ise yaşayanların beyinlerine bir kabus gibi çöküyor.”(Marks) Jidanovculuk, hala solun sanat eleştirisinin tek geçerli silahı olabiliyor. 

Sanat, insanlığın 240 bin yıllık serüveni (komünalist dönem) içinde mağara fresklerinden, Assisi kilisesinin tavan fresklerine, Aya Seyahat’e, Denizler Altında Yirmi bin Fersah’tan, Mülksüzlere, devasa bir yol katetti. 

Son on bin yıl ise, sanatın, devlet ve ticaret/piyasa tarafından tutsak edilişinin tarihini oluşturur.

Gerçekten sanatla gösteri ve endüstri işini ayırt edebileceğimiz tek kriter ise sanatçının varolan doğa ve insan karşısında radikal eleştirisini, kurucu yaratıcılığını ortaya koyması, bütün tabuları sorgulamaya sokabilmesi, bence. 

Komünalist net worklerin sanata yaklaşımı ise, kapitalizm ve resmi komünizmden farklı olarak, sanatçıya sanatı nasıl yapacağını söylemesi değil, sanatı, endüstri ve devletin elinden kurtaracak zeminleri geliştirmesi, mücadeleyi teşvik etmesi, alternatif eğitim, üretim ve dağıtım ağları yaratılmasına ön ayak olması; Estetik ve felsefe alanında komünalist perspektifi derinleştirmeyi teşvik etmesidir. Komünalist sanatçıların görevi ise, sanatı, estetik (güzellik bilimi) adı verilen idealist perspektiften kurtarıp; entellektüel alanda, liberallere karşı güçlü, üretim temelinde bir eleştiri cephesi kurabilmek, olmalıdır.

“Hafıza Odası”

“Hafıza Odası” sergisi katalogdan anladığım kadar, toplam 35 farklı “iş”ten oluşuyor. Kendi işimi kolaylamak için kabaca “tasnif etmek” istiyorum; bir kısmı serginin adıyla doğrudan ilgili simgeseller, bir kısmı da Kürt kültürünün tarihinden hareketle üretilmiş imgeseller.

Serginin siklet merkezini de bu simgesel çalışmalar oluşturuyor. Yukarıdaki videoda AG, çalışmalarının açık yorumunu engellemek için önemli bir tercüme çabası içinde. 

Bu tercüme çabası adetten değilse de, “çürüme” adlı işin orijinal videosunu sergiye dahil etmemesinden bağımsız olmadığını düşünüyorum.

Her sergi bir “proje”dir. Ama bu proje, yelkenlerini son zamanlarda millet ittifakı ve kapitalist liberal restorasyon projesi ile güçlenen liberal rüzgarlardan şişirmeyi hedefliyor, bence.

Bana göre sanat geleneği içinde sembollerle çalışmak bir defekt. Çoğunlukla da propaganda “sanatının” sevdiği kolaycı bir yol. Güneştekin, bu çalışmalarıyla probagandif, provakatif bir etkinin peşinde.

Güneştekin de kendi yeteneklerini – sömürgeci T.C. ve Saray diktatörlüğü gibi- muhtemel bir restorasyonun da yolunu kesen son Kürt İsyanı’na karşı liberal ana fikrini desteklemek için araçlaştırıyor. 

Çünkü “Kürt sorununa” iki ana akım yaklaşım egemen. Biri Kürt Siyasi hareketinin isyanını -eleştiriden muaf olmamak kaydıyla- meşru ve haklı bulanlar. Bunun bir sömürgeci Türk devleti sorunu olduğunu ileri sürenler. Diğeri ise, sorunun kaynağının “ahlaki çürüme, insanlığın yitirilmesi, yerini terör ve şiddetin alması” gibi öznesiz, liberal bir pencereden anlamaya çalışanlar.

İkinciler, muhtemel bir restorasyon sürecinin de “etik ve estetik” omurgasını bu perspektifin oluşturmasını, kitlelerin “hafızası”nın bu yönde yeniden kurulmasını arzuluyor; “Her ne olduysa oldu, herkes yanlış yaptı, asıl yanlış şiddetin ortak payda olmasıydı, hadi öpüşüp barışalım.”

Bir sanatçı, aydın hala tarihi, İttihat terakki çizgisinin soykırımlarından ve onun kurucusu olduğu sömürgeci devlet pratiğinden bağımsız okumaya çalışıyorsa, ya cahildir ya da maksatlı. Öcalan’ın öz güvenini hatırlayalım, -mealen- “Mecliste güçlü, tam yetkili soruşturma komisyonları kurulsun, kimin ne suçu varsa ortaya çıksın.Herkes hesabını versin.” Tabut kırıcılığın çaresizlik olduğunu, ben de bu öz güvenle yazıyorum. Oysa liberaller ve restorasyoncular bu özgüvene sahip değil. Tıpkı jidanovcular gibi sembollerle propaganda yapıyorlar.

Güneştekin’in “hafıza tepesi, nasılsın, çürüme” gibi bütün işlerinin ortak özelliği, öznesiz olması. Fail, görünmez kılınıyor. Ama bununla da kalmıyor, sembollerin genelleştirmesinde “çürüme”nin sebebi silahlı erkeklere yıkılıyor. Fail, silahlı ve siyah(lı) erkekler. 

Böylece devletin silahlı insan müfrezeleri ile son Kürt isyanının silahlı insan müfrezeleri bir simgenin içinde eritilip, kimliksizleştirilip, aynılaştırılıyor. (Tabut kırıcılığındaki çaresizlik de bu değirmene su taşıyor.)

Bütün fiiller – sondan biçimsel olarak bakarak- son derece özenle ve çoğunlukla doğru seçilmiş; ama failler silahlı, siyah(lı) erkekler. Beyaz Kürtlük de böyle bişey olsa gerek.

Eğer Güneştekin, kamera arkası videosunda Özkök gibi yüzelli yıllık İTC geleneğinin, bunun Cumhuriyet versiyonu “derin devletin” basın amiral gemisinin kaptanı. Bütün devlet suçlarının faillerinden özel birini seçip, referans haline getirmese, yaptığı simgeciliğe çok daha hoş görülü olabilirdik.

Oysa, Özkök gibi çatal bıçak militanları, kanlı hafızanın yeni kurgucularına dönüştürelemeyecek kadar cari suçlular. Değil arkadaş olmak, selam bile verilemezler. 

Güneştekin, hem Özkökü ve onun da parçası haline geldiğini anladığımız restorasyon ekseninin entellektüel zeminini kurmaya aday oluyor hem de böylesi adamları aklıyor. Bana hiç tesadüfi gelmiyor.

Elbette, özgürce sanatlarını ve fikirlerini icra etsinler, korktukları şiddetimiz değil, entellektüel birikimimiz olsun.