Alain Badiou’yla Gezi, “Hadise” ve “Yeni Komünizm” üzerine

155 views
46 mins read
155 views
46 mins read

Biriyle twitdaş olduğum iki nitelikli gencin, Badiou ile yaptıkları söyleşi, "di'ligelecekzaman"ın da kaçınılmaz ilgi alanına giriyor. Nasılsa bu lezzetli söyleşiyi okuyacaksınız. Ama hep yaptığımız gibi, bu tür iktibaslara yine kendi ön notumuzu düşmek istiyoruz.
Geziden hareketle "yeni komünizm"e kadar varan bu söyleşi, düzenli okuyucularımızca da biliniyor ki, bizce de özgürlük mücadelesinin tarihinde yeni bir "temel kriz" olarak algılanan, çok önemli bir soruna değiniyor:devlet ve komünizm paradoksu. Ya da "geçiş toplumu" paradoksu.
Bu gün ne yazık ki kendisine sosyalist diyen ve 1989 da yıkılan sistem, komünizm kavramını, dünyanın en güçlü, otoriter ve şedit devlet deneyimiyle özdeşleştirdi. 
Oysa Marks, bunu hiç kastetmemişti.Ama bu yoruma doğrusal olarak ulaşanlar da Plehanov, Bernstein, Troçki, Lenin gibi, Marks'ın Avrupa çapında sadık izleyicileriydi.
Badiou ve 1+1 ekibinin ima ettiği sorunu bizce Bookchin çok net ve güçlü bir ifadeyle tanımlıyor; "Marksistler hep, idare ile iktidarı birbirine karıştırdılar."
Badiou da haklı olarak iktidarla idarenin birbirinden ayrılması ve ikili bir yapının kurulması gerektiğini dile getiriyor.
Kuzey Suriye'de komünalist çizgiyi temsil eden TEV-DEM yöneticileri de bir sohbetimizde böylesi bir ikili yapı kurduklarını, aynı gerekçeyle dile getirmişlerdi. 
Bu tartışmanın bir ucu "öncü", diğer ucu "devlet" tanımlarında; siyasetin ve devrimin tanımını belirliyor.
Bu gün Türkiye solu ne yazık ki, bu türden tartışmalara- dinsel bir cemaatin ruhban sınıfı gibi- idealist bir ahlakçılıkla reaksiyon gösteriyor.
Bizlerse 1989 yılında Yeni Öncü'nün "prolog" yazısında söylediğimizin arkasındayız: "Araçlar amaca uygun olmalıdır!" 
A.Halûk Ünal


Söyleşi: Sıla Tanilli, Yücel Göktürk 

Gezi neydi? Evet, direnişti. Peki, onu başka direnişlerden ayıran neydi? Sadece kitleselliği mi? Express’in Gezi Direnişi özel sayısının Meram’ında Alain Badiou’ya referansla “hadise” olarak tanımlamıştık. Badiou’yu referans almıştık, çünkü o da Gezi’yi referans almıştı –daha doğrusu, “hadise” olarak adlandırdığı teorik kavramsallaştırmanın Gezi’de ete kemiğe büründüğünü beyan etmişti. Güzel bir tesadüf oldu, Gezi’den dört ay sonra, tam “yeni siyaset” özel sayısı yapmaya niyetlenmiştik ki, Badiou Monokl’un davetlisi olarak Slavoj Žižek’le birlikte İstanbul’a geldi, 13 Ekim’de “Küreselleşme ve Yeni Sol” başlığı altında bir konferans verdi. Ertesi gün buluştuk, Gezi’yi, “hadise”yi ve öncülüğünü yaptığı “yeni komünizm” fikriyatını konuştuk. Özgün başlığı “Arzu, angajman, sadakat” olan söyleşiyi Express’in Kasım 2013 sayısından naklediyoruz.

Sıla/Yücel

Şiir ve matematiğe olan ilginizi göz önünde tutarak soralım: Twitter’la, 140 karakterde dert anlatma becerisiyle nasıl bir ilişkiniz var?

Alain Badiou: Twitter’la ve sosyal ağların hiçbir formuyla kesinlikle hiçbir ilişkim yok. Ben eski usûl bir adamım. (gülüyor) Teknoloji kullanışlı bir şey, aynı zamanda tehlikeli. Genel olarak teknolojinin, özel olarak da iletişim teknolojisinin kendi namına bir hüviyeti yok. Kendiliğinden sarih bir hedefe yöneltmez bizi. Teknolojinin iyi kullanımları da mümkün, kötü kullanımları da. Herkesin CIA tarafından gözetim altında tutulması söz konusu olabilir mesela. (gülüyor) Kâğıda nazaran elektronik ortamda herkesin denetlenmesi daha mümkün. Bu da devlet için büyük bir imkân.

Dün akşamki (13 Ekim) konuşmanız sonrasında pek çok tweet atıldı, sizden alıntılar yapıldı. Biz de üç alıntı tweet’ledik. İlki şöyleydi: “Bizim ilk hedefimiz iktidar mekanizması olmamalı, yeni bir siyasal alan kurmak olmalı”. O sözünüzden yola çıkarak biz de şöyle dedik: “Eğer hedefimiz yeni siyasal alan inşa etmek ise, o halde a) Gezi’yi, b) Kürt hareketini göz önünde tutmalıyız.” Katılır mısınız?

Kürt hareketini bilemiyorum, ama Gezi’de yeni bir siyasal alanın, tam anlamıyla kurulabilmiş ve geliştirilebilmiş olmasa bile, teklif edildiğini, denendiğini söyleyebilirim. Gezi’nin benim nazarımda evrensel bir değeri var. Yeni bir siyasal alanın kitleselleşmesi görüldü burada. Siyasal varoluşun sonuçları değilse de, kitlesel bir varlık eliyle yaratımı görüldü. Eski kavramlar, eski dil burada geçerliliğini yitirdi. Siyasal kapanmanın, ana akım partilerin ve ulusalcı / İslâmi çatışmasının uzağındaydı. Bütün bunlar yeni bir arzu olmakla kalmıyor, yeni bir alan tesis ediyordu. Bu yeni alan tek bir hat üzerinde ilerlemiyor, aynı zamanda yeni çatışmaların da zemini. Bunların eski çatışmaları da yerinden ettiği söylenebilir.

Gezi benim için açıkça bir “hadise”dir. Yeni bir şeyin, yeni bir siyaset alanının, yeni imkânların kitlesel olarak yaratımıdır. “Hadise” tamama ermiş bir şey değildir, bir önermedir, bir süreçtir. Gezi’de hadisenin adı “direniş”tir.

Gezi direnişinin “hadise” (event) tanımınıza uyduğunu söylemiştiniz.

Gezi benim için açıkça bir “hadise”dir. Yeni bir şeyin, yeni bir siyaset alanının, yeni imkânların kitlesel olarak yaratımıdır. “Hadise” tamama ermiş bir şey değildir, bir önermedir, bir süreçtir.

“Hadise”yi tanımlarken “referansı bizzat kendisi olmalı” diyorsunuz. Gezi tam da öyle, referansı kendisi. Ayrıca, şöyle diyorsunuz: “Bir hadise, vücuda geldiği mekânın unsurlarının yan yanalığıdır.” Gezi aynen öyleydi. Ve şunu söylüyorsunuz: “Bir çoğulluk olarak hadisenin görüntüsü mekânın görüntüsünü harekete geçirir.” Gezi’nin sloganı “Her yer Taksim, her yer direniş”ti. Express’te yayınlanan söyleşinizde (sayı 116, Ocak 2011) bugünün dünyasında birbirleriyle ilişki kurmaları halinde değişim yaratma kabiliyeti olan kesimleri şöyle sıralıyorsunuz: “Eğitimli gençlik, halk gençliği, işçi sınıfı, sıradan insanlar”. Bu dört kesimin dördü de Gezi’deydi, yan yanaydı.

Yeni bir siyasal hadiseyle karşı karşıya olduğumuzda –benim tanımıma göre bir hadise illâ siyasal olmayabilir, sanatsal, teorik hadiseler, aşk hadisesi de vardır– mekânın mobilizasyonu ve bu mobilizasyonun olumlanması söz konusudur. Hadise, bu mobilizasyonun olumlanmasıdır. “Her yer Taksim, her yer direniş” sloganı bu mobilizasyonun olumlanmasıdır. Gezi’de hadisenin adı “direniş”tir. Çağdaş siyasal alanın dört unsurunun yarattığı çokluktan ibaret değildir. Bu, açıktır ki, siyasal hadisenin ta kendisidir. Birincisi, alanın unsurlarının kolektif seferberliği söz konusudur; buradaki koşullarda, Türkiyeli insanların kolektif varlığını görüyoruz. İkincisi, bu seferberliğin karmaşık bir kompozisyonu vardır. Halkın sadece bir kesimi değil, birçok kesimi buradadır. Üçüncüsü, somut olarak yeni bir siyasal alanın yaratılmasıdır. Kelimenin gerçek anlamıyla “alan”ın, mekânın siyasallaştırılmasıdır, bir fabrikanın, bir üniversitenin işgali gibi; Türkiye’de kentsel alanın bir bölümü siyasallaştırılmıştır. Ve nihayet, bütün unsurları birleştiren yeni bir isim söz konusudur: “Direniş”. İsmin bizatihi kendisi bir yaratımdır, pek çok biçimde karşımıza çıkabilir. Hadisenin adı, bizatihi hadisenin kendisine dahildir. Hadise varolmuştur, hadiseye bir isim konmuştur artık ve yeni imkânlar önümüzde açılmıştır. Bu imkânların gerçeklik kazanması artık Türkiye’nin siyasî bir meselesidir. Hadisenin sonuçları, yeni bir siyasal öznenin gelişimine bağlıdır.

Fotoğraf: Şahan Nuhoğlu

Gezi’nin yerel bir hadise olmadığını, dünya çapında etkiler doğuracağını da söylüyorsunuz.

Elbette.

İstanbul’dan ilk direniş ve çatışma haberleri geldiğinde “işte bir hadise” dediniz mi? Taksim’i, Gezi’yi Tahrir’den nasıl ayrıştırdınız?

Aramızdaki büyük mesafeyi göz önünde tutarak ilk bakışta tanımak, tanımlamak çok zor tabii. Hadise her zaman bir sürprizdir, medya da ilk elde bunu böyle tanımlamaz. (gülüyor) Tabii, aradan günler geçtikçe, haberler arttıkça, yazılar okudukça hadisenin hissini yeniden düşünebiliyoruz. Bu gelişmeler benim için çok da büyük sürpriz olmadı. Yeni bir şeylerin patlamasına müsait bir tarihsel bağlamdayız. Bu türden bir patlama, öngörülemese de, doğal olarak bir hadisedir. Ama küresel kapitalizmin krizinin ve sonuçlarının görüldüğü, iletişim araçlarının yaygınlaştığı bir tarihsel bağlam içindeyiz. Bana kalırsa, yeni bir gençlik, ideolojilerle birebir bağı olmayan, ama dünyanın bu haline karşı bir tür içgörü sahibi olan bir gençlik var ve bu gençlik yeni siyaset alanlarının kurulmasına imkân veren bir hadise yaratabilir. Basel’de, Mısır’da, Türkiye’de, Yunanistan’da, İspanya’da ve daha önce New York’un Occupy hareketinde gördüğümüz büyük protesto gösterileri, yeni siyasal hadiselerle karşı karşıya kalacağımız bir zamanda olduğumuzu imliyor.

Yeni bir siyasal öznenin başlangıcı, bir kitlenin yeni bir fikre sahip olmasının olumlanmasıyla olur. Yeni siyasal özne, küresel durumla yeni bir ilişkilenme demektir. Siyasal öznenin geleceği de burada yatar. Nihayet yeni bir örgütlenme yaratır. Yeni özne, “bir şeye karşı çıkmak” ve “başka bir şeye arzu duymak” şeklinde yeni bir kolektif duygu halinde varolur.

Bir durumla bir hadise arasındaki farkı nasıl ayırt ederiz? Örneğin, haberlerde iki meydanda olanları izliyoruz, biri Tahrir, öbürü Taksim. Neden birine hadise diyoruz, diğerine demiyoruz? 

Mısır’daki durum daha farklı, çünkü hadiseyi orada daha önce görmüştük. Şimdi Mübarek’i iktidardan indiren hadisenin ardılları ve sonuçlarıyla karşı karşıyayız. Mısır ve Tunus’taki Arap Baharı, büyük protesto gösterileri hadisenin gerçek formlarıydı. Tarihsel bir hadisenin sonuçları uzun vadeye de yayılabilir. Uzun vadede Mısır’daki sonuçlarının ne olacağını, ordu gibi kurumların konumunu şimdiden bilemeyiz. Türkiye’de, Mısır’da olduğu gibi, devlet formunda keskin bir dönüşüm göremeyebiliriz, ama yeni bir siyaset alanının inşasından söz edebiliriz. Esasında, en azından benim açımdan, Gezi’nin sonuçlarının ne olabileceğini kestirmek zor. Gezi tam olarak bir hadise, ama soru şu: Geleceği ne olacak, nasıl bir şeye evrilecek? Gezi bitmiş değil. Bazı koşullarda yaratılmış bulunan yeni özne yaşar, işe yarar. Gezi ne şekilde yaşar, göreceğiz.

Biraz önce de “hadisenin sonuçları, yeni bir siyasal öznenin gelişimine bağlıdır” dediniz. “Siyasal özne” derken kastınız nedir, kimdir?

Aynı fikre sahip pek çok insan küresel durumun kendi ülkesindeki halini göz önüne alır, siyasal özne budur. Yeni bir siyasal öznenin başlangıcı, bir kitlenin yeni bir fikre sahip olmasının olumlanmasıyla olur. Gezi yeni bir kolektivitenin olumlanmasıysa, bu yeni kolektivite ilk elde yeni bir örgüt, yeni bir parti anlamına gelmeyebilir. Yeni siyasal özne, küresel durumla yeni bir ilişkilenme demektir. Bu yeni ilişkilenme, çeşitli pratiklerle, gösterilerle kendini göstermek durumundadır. Siyasal öznenin geleceği de burada yatar. Nihayet yeni bir örgütlenme yaratır, bunu nasıl yapar, bilemeyiz. Ama yeni özne, “bir şeye karşı çıkmak” ve “başka bir şeye arzu duymak” şeklinde yeni bir kolektif duygu halinde varolur.

Fotoğraf: Muhsin Akgün

Bu tarif bizi özne-etik ilişkisine getiriyor. Size göre, etiğin temelinde “arzuya sadakat” yatıyor, öyle değil mi? 

Kesinlikle. Ve hadisenin kendisine sadık kalmak! İnsanlar “biz”, “biz hepimiz” dediklerinde, “Her yer Taksim, her yer direniş” dediklerinde, bu aynı zamanda kişisel bir angajman anlamına gelir. “Biz” demek “ben” demektir, “bu toplamın içindeyim” demektir. Benim lûgatımda angaje olmak, bir şeye sadık kalmak, onu sürdürmek anlamındadır. Özne, hadiseye sadık kalan, yeni kanaatin içinde yer alan, geleceği inşa eden kararı hep beraber alandır, yeni özne budur.

Angajmanı Sartre’yen anlamda mı kullanıyorsunuz?

Evet, ama aslında çok daha genel bir şey bu. Sartre aydının toplumdaki rolünü bu kavramla ifade ediyordu, onun mücadelesini veriyordu: Aydının toplumun sorunlarına angaje olması, bunların gerisinde kalmaması gerektiğini söylüyordu. Angaje olduğunuzda, olmadan önceki kişiyle aynı kişi olmadığınızı da söylemiş olursunuz. Kişisel olarak değişmişsinizdir. Hadisenin öncesindeki gibi değilsinizdir artık. Kopuştan önceki geçmişe geri dönemezsiniz. Bu yüzden artık yeni bir öznesinizdir. Siyasal bir hadisenin ardından dünya da, o dünyanın içindeki biz de aynı değilizdir artık. Başlangıçta tutumu pek o kadar açık seçik belli olmayan yeni öznenin kendisini tamamen dönüştürmesi politik sürecin ta kendisidir.

İnsanlar “biz”, “biz hepimiz” dediklerinde, “Her yer Taksim, her yer direniş” dediklerinde, bu aynı zamanda kişisel bir angajman anlamına gelir. “Biz” demek “ben” demektir, “bu toplamın içindeyim” demektir. Özne, hadiseye sadık kalan, yeni kanaatin içinde yer alan, geleceği inşa eden kararı hep beraber alandır, yeni özne budur.

Ustanız olarak üç ismi zikrediyorsunuz: Sartre, Lacan ve Althusser…. Althusser felsefeyi “teorideki sınıf mücadelesi” olarak tanımlıyordu. Bu tanım sizin felsefe anlayışınıza ne kadar yakın? 

Benim felsefe anlayışım tam olarak böyle değil. Felsefeyi teoride sınıf savaşımına indirgemek bazı açılardan doğru olabilir, ama bazı açılardan da çok soyut. Siyasal mecradaki sınıf savaşımıyla felsefî düzey arasında pek çok ara durum bulunur. Bilimsel icatlar, sanatsal yaratımlar, öznel iradenin değişimi… Althusser, felsefenin klasik Marksist tanımına daha yakındı.

Althusser ve Sartre Marksist düşüncede iki kutup gibi. Fakat, bize kalırsa, bir cebimizde Althusser, öbüründe Sartre olması, yapısalcı Marksizmle varoluşçu Marksizme yekdiğeriyle sağlama yaptırmak, ufuk açıcı olabilir. Siz de ikisini birden ustanız ilan ediyorsunuz. Sartre’ın sizin için önemi ne? 

Sartre, benim açımdan, özne meselesinde çok önemlidir. Sartre’da, devrimci politikayı anlamanın, kavramanın yolu özne meselesini kavramaktan geçer. Ve bu noktada, Sartre’la Althusser arasında esaslı bir çatışma mevcuttur. Benim felsefî konstrüksiyonumda Sartre’a sadık bir boyut vardır ve o da yeni bir özne vizyonu önerme gereğidir. Özne meselesinden kaçış yoktur. Yapısalcılıkta ve formalizmde bile –ki ben aynı zamanda bir matematikçi olarak formalizmi severim– özneyi reddetmek mümkün değildir. Saf, katışıksız formalizmle özne fikri arasında bir çelişki, bir zıtlık söz konusudur. Benim felsefî çabamın bu çelişkinin aşılması girişimi olduğu söylenebilir. Bu çabanın özü de özneyi varlık kavramını temel alarak mütalaa etmektir. Bu bakımdan Sartre’a sadakatim olmasına rağmen, onunla aynı felsefî konumda değilim, zira benim özne teorim bir bilinç teorisi değildir. Sartre’da ise özne ve bilinç, son kertede aynı şeydir. Dolayısıyla, özne refleksiftir, yani esasen Kartezyendir. Benim özne anlayışım ise Kartezyen değildir. Öte yandan, demin vurguladığım gibi, Sartre’da özne ve bilinç “son kertede” aynı şeydir; Sartre’ın fikriyatı o “son kerte”ye indirgenemez. 1960’larda bile, yani felsefedeki ana yönelim yapısalcılıkken bile, benim durumum paradoksaldı. Yapısalcı ortam ve bağlam içinde, paradoksal bir Sartre’yendim. (gülüyor)

Fotoğraf: Nazım Serhat Fırat

Akıl ÇağıYaşanmayan ZamanYıkılış; Sartre’ın Özgürlük Yollarıüçlemesi hakkında ne düşünüyorsunuz? Üçlemenin kahramanı Mathieu Delarue hakkında ne söylenebilir?

Mathieu’nün Sartre’ın kendisi olduğunu düşünüyorum. Sartre’ın ta kendisi değil elbette, Sartre’ın önüne koyduğu sorunlar, varoluşsal sorunlar… Bir roman biçiminde, roman mecrası içinde, Sartre’ın düşünce tarzının bütün boyutlarıyla karşı karşıyayız. Ama onlar Sartre’ın bütün hayatına damgasını vuran düşünceler değildir. Daha ziyade, II. Dünya Savaşı ve hemen sonrasındaki dönemdeki düşünceleridir. Dolayısıyla, Varlık ve Hiçlik ânıdır; Özgürlük Yollarıfelsefenin, Varlık ve Hiçlik’in edebiyata tercümesidir.

Üçüncü ustaya gelelim… “Tiyatronun gücü ile karşılaşmış bir aydınlanma insanı. Benim Lacan portrem işte bu” diyorsunuz. Bu cümleyi okuduğumuzda aklımıza bu yakınlarda kaybettiğimiz ünlü oyuncu Tuncel Kurtiz geldi (Tuncel Kurtiz kapaklı Bir+Bir’i gösteriyoruz, kısa bir özet geçiyoruz), onun için de çok güzel bir tarif olduğunu düşündük. “Aydınlanma insanı” ve “tiyatronun gücü”nden hareketle “yeni bir siyaset”in yaratımında, tiyatronun imkânları üzerine konuşalım mı biraz? 

Konuşalım. Tiyatro benim için çok önemli bir konudur. Hakikaten önemlidir. Tiyatro, bütün tarihi boyunca, insanoğlunun varoluşuna ışık tutan bir sanatsal çağrı olagelmiştir. Zira, tiyatro insanlığın sanatsal temsilidir. Bu temsille seyircinin ilişkisi diyalektiktir. Ve hem varoluşun karmaşasına hem de kolektif duruma ayna tutar. Tam da bu sebeple tiyatro her zaman siyasetle iç içedir. En başından beri, Antik Yunan’dan beri, böyle olagelmiştir. Tiyatro toplumun siyasî düşüncesine yön verebilir –her zaman değil tabii, bu ancak belli şartlarda mümkündür. Tiyatronun doğası gereği devrimci olduğu söylenemez, ama her zaman devrim ihtimaliyle ilişkidedir, çünkü varoluşa ışık tutar. Devrimle doğrudan ilişki kuran bir tiyatro, devrimci tiyatro mümkündür, Brecht’te ve başka birçok örnekte olduğu gibi. Tiyatro pekâla devrimin ışığı olabilir. Tiyatronun doğası kolektiftir. Çünkü seyircisiz tiyatro olmaz. Dolayısıyla, tiyatro bir bakıma bir nümayiş biçimidir. Tiyatronun ışığı bireysel değildir. Tiyatro, tanımı gereği, kolektif bir ışıktır. Dolayısıyla, tiyatro toplumsal eleştiriyi ve başka bir toplum ihtimalini bağrında taşır.

Angaje olduğunuzda, olmadan önceki kişiyle aynı kişi olmadığınızı da söylemiş olursunuz. Kişisel olarak değişmişsinizdir. Kopuştan önceki geçmişe geri dönemezsiniz. Başlangıçta tutumu pek o kadar açık seçik belli olmayan yeni öznenin kendini tamamen dönüştürmesi politik sürecin ta kendisidir.

Önümüzdeki aylarda “yeni komünizm” üzerine bir konferansa katılacağınızı biliyoruz. Yeni komünizm nedir? Komünizm üzerine yeni ne söylenebilir?

Bu zor, çünkü komünizm genel olarak ya eskidir ya da yeni. Fikir, vizyon, kavrayış ve tarihsel oluş arasında bir tür diyalektiktir. Geçen yüzyılın tarihi bu bakımdan çok çarpıcı bir örnektir. Komünizmde toplum devlet ve polis olmadan örgütlenebilir. Bu örgütlenme halkın ortaklaşmasıyla sağlanabilir –tıpkı Gezi’de olduğu gibi. İnsanlar sadece pasif katılımcı değildi, her nevi ihtiyacın sağlanmasına katkıda bulundular. “Hadise”nin özeti, özgür örgütlenme, özgür ortaklaşmaydı. Çünkü alanda karar süreçlerine hükmeden bir otorite yoktu. İşte bu, komünizmin temel fikridir. Yani, insanlık müşterek hayatı yüksek bir anlayışla düzenleyebilir. Ne var ki, geçtiğimiz yüzyılda, paradoksal olarak, komünizm yeni bir devlet türünün adı oldu. Peki, bu niye bir paradoks? Komünizm, milyonlarca insan için, özgür ortaklaşmanın adı haline nasıl gelir? Geçen yüzyılda, yeni bir devlet türünün çare olabileceği düşünülmüştü. Öyle olmadı. Devlet devlettir. Bir kere kuruldu mu, hükmünü icra eder. Yeni komünizm, komünizm fikriyle tarihsel süreç arasında yeni bir ilişki kurulması demektir. Devlete, insanların geleceğine hükmeden despotik devlete dönüş söz konusu olamaz. Yeni komünizm yeni bir devlet formunda tarih sahnesine çıkamaz. Dolayısıyla, komünizmin siyasal süreçleriyle iktidar meselesini ayrıştıran bir önermede bulunmamız gerekiyor. Ve bu farklı veçheler için tamamen farklı örgütlenmelere, düzenlemelere ihtiyaç var.

Fotoğraf: Saner Şen

20. yüzyıldaki bütün sorunlar, aynı örgütlenmenin –bir partinin, komünist partinin– devrime, kitle hareketlerine yön vermesi, sonra da devlet haline gelmesiyle çıkmıştır. Ortaya bir parti-devlet çıkmıştır. Parti- devletten tamamen farklı bir model yaratmalıyız. Yeni komünizmin devletten kesinkes bütünüyle bağımsız bir kolektif örgütlenmeyle ve kitlesel eylemlilikle kurulması gerekiyor. Dolayısıyla, aslolan siyasal özgürlüktür. Fikir özgürlüğünden bahsetmiyorum, fikirler zaten özgürdür. Temel mesele, siyasal örgütlenme özgürlüğüdür. Dolayısıyla, kitlesel hareketlerde nelerin nasıl yaratıldığına, keşfedildiğine, örgütlendiğine dikkat kesilmeliyiz. Zira, kitlesel hareketler devletten bağımsızdır. Komünizm kitlesel hareketlerle, eylemliliklerle vücut bulmalıdır. Bağımsız siyasal örgütlenmeyle iktidar arasında yeni bir diyalektik ilişki yaratmalıyız. Devletle özdeş olmayan siyasal örgütlenmeler kurmalıyız. Yeni komünizm, kitlesel kabul gören, benimsenen komünizm olmalıdır.

“Hadise”nin özeti özgür örgütlenme, özgür ortaklaşmaydı. Çünkü alanda karar süreçlerine hükmeden bir otorite yoktu. İşte bu, komünizmin temel fikridir. Yani, insanlık müşterek hayatı yüksek bir anlayışla düzenleyebilir. Ne var ki, geçtiğimiz yüzyılda, paradoksal olarak, komünizm yeni bir devlet türünün adı oldu.

Bağımsız siyasal örgütlenmelerle iktidar arasındaki ayrım, bu örgütlenmeler ve onların eylemlilikleriyle yeni devlet arasında bir çelişki demektir. Bağımsız siyasal örgütlenmeler ve onların kitlesel eylemlilikleri komünizm fikrinin somut olarak gerçekleşmesidir. Öte yandan devletin, ister sosyalist devlet olsun, ister komünist devlet, bir fikri yoktur. Daha doğrusu, tek bir fikri vardır: Kendisini devam ettirmek. Ve şunu bilmeliyiz: İyi devlet diye bir şey yoktur. Dolayısıyla, devlet asla güçlü olmamalıdır. Bize gereken zayıf devlettir ve ne kadar zayıf olursa o kadar iyidir. Geçen yüzyılda tam tersi söz konusuydu. Güçlü devlet, kendisinden bağımsız bir şeyin olmasını istemeyen devlettir. Yegâne arzusu kendisinin devamıdır. Dolayısıyla, yeni komünizm bir düalite, ikili bir yapı yaratmalıdır. Tekçi, monist, üniter bir yapı değil, ikili bir yapı. Bir yanda, işlevi kamu hizmetlerini vb. düzenlemek olan zayıf ve sürekli zayıf tutulan bir devlet, diğer yanda bağımsız, kitlesel örgütlenme; kararları alan ve bunların devlet eliyle uygulanmasını sağlayan bir yapı. Asla, bugüne kadar olduğu gibi, bunun tam tersi değil. Yeni komünizmin anahtarı, tarihsel bir dinamik olarak böyle bir düalitedir.

Komünizmin anahtar kavramlarından biri eşitlik. Öte yandan, toplum dediğimiz şey bin bir türlü farklılıklar, çeşitlilikler barındıran bireylerden oluşuyor. Yeni komünizm eşitlik kavramıyla envai çeşit farklılığı nasıl bir araya getiriyor? 

Komünizm hep evrensel bir vizyon önermiştir. Bu evrensel vizyon, kimlik farklılıklarını aşan, ne onlara hapsolan ne de onları yok sayan bir vizyondur. Farklılıklar meselesi çok önemlidir, zira sahici bir komünizm fikrinin gerçekleşmesinin şartı, bunun birbirlerinden çok farklı insanların fikri haline gelmesidir. 20. yüzyıldan çıkardığımız en önemli derslerden biri budur. Zira, geçen yüzyılda komünizmin gerçekleşmesi, eşitliğin gerçekleşmesi demekti. Ancak, eşitlik de farklılıkların ortadan kalkması demekti. Halbuki, eşitlik farklılıkların silinmesi değildir. Hiyerarşik farklılıkların ortadan kaldırılması demektir. Baskıcı farklılıkların ortadan kaldırılması demektir. Komünizm birçok farklılığın, birçok yeni farklılığın fikridir. Yeni farklılıkların yaratılmasıdır. Şimdikinden daha fazla farklılıkların yaratılmasıdır. Şimdiki farklılıklar, küresel piyasa kapitalizmindeki farklılıklar, sizin telefonunuzla benim telefonum arasındaki farklılık kadardır. Kapitalizm farklılıkları ortadan kaldırır, her şeyi tekbiçimli hale getirir. Komünizm ise yeni biçimler, yeni farklılıklar yaratmak demektir. Yeni komünizmin anahtar kavramları farklılık ve yeniliktir. Zaten komünizmin temelinde “yeni”yi tahayyül etmek vardır. Mevcut realiteden başka, farklı bir realitenin mümkün olduğu fikridir komünizm. Yeni komünizm yalnız bugünün realitesinden değil, 20. yüzyıldaki realiteden, tarihsel deneyimlerden farklı bir hayatın mümkün olduğu fikridir. Kapitalizm için yeni, bir biçimdir, eskiyi yeni biçimlerde tekrar tekrar ortaya sürer. Halbuki, bir şeye yeni diyebilmek için bütünüyle eskisinden farklı olması gerekir, yalnız biçimiyle değil, içeriğiyle de. Yeni komünizm derken böyle bir yeniliği kastediyorum.

Fotoğraf: Saner Şen

Godard’ın uzun bir aradan sonra yaptığı Film Sosyalizm’de rol aldınız. Godard’la ilişkiniz nasıl?

Çok iyi. Biliyorsunuzdur, Godard’la ilişki kurmak kolay değildir, kendisi zor bir öznedir. (gülüyor) Ama benimle barışçıl bir ilişkisi vardı.

Godard’ın bizim için özel bir yeri var. Çıkardığımız diğer aylık derginin adını onun One Plus One filminden ve o filmin adına ilişkin yaptığı yorumdan esinlenerek Bir+Bir koyduk. Godard’ın bizi esinlendiren cümlesi şu: “Komünist tahayyülün anarşist tahayyülle, anarşist tahayyülün de komünist tahayyülle sağlamasını yapmak lâzım”. Bu formülasyon size nasıl geliyor?

Bu görüşü kabul edebilirim. Bir politik form olarak komünizm, anarşist tahayyülle denetlenebilir, hatta bu bir ihtiyaçtır. Anarşizm tarafında, iktidarın bütün biçimlerine yönelik çok kuvvetli kuşkular var. Ama komünizm tarafında da, siyasal hadisenin sonuçlarını kolektif beraberlik adına örgütlemeye yönelik çok önemli fikirler var. Bu iki tahayyül arasındaki gerilim iyi bir şeydir.

Yeni komünizmin devletten kesinkes bütünüyle bağımsız bir kolektif örgütlenmeyle ve kitlesel eylemlilikle kurulması gerekiyor. Dolayısıyla, aslolan siyasal özgürlüktür. Fikir özgürlüğünden bahsetmiyorum, fikirler zaten özgürdür. Temel mesele, siyasal örgütlenme özgürlüğüdür.

Temel kavramlarınızdan biri sadakat; söyleşinin başında bir parça değinmiştik, biraz daha açalım. Neye, kime karşı sadakat?

Sadakat, benim bakışımda, bir hadiseyle ilişki içinde söz konusudur. Olan ve olmakta olan bir şeyle ilişkilidir. Sabit, istikrarlı bir şeyle –aile, tarih, millet vb.– ilişkili değildir. Bir hadiseyle ilişkilidir. Hep verdiğim örnek aşktır. İki kişinin arasındaki hadiseye sadakattir. İnsanın annesine, babasına, ulusuna, ülkesine duyduğu sadakatle aynı şey değildir. Çünkü o tür sadakatler sabit ve yapısal bir boyutta cereyan eder. Ancak, bir aşk ilişkisi birileri tarafından kararlaştırılan bir şey değildir, bir zorunluluk değildir. Bir hadisedir. Benim hadise derken hep kastettiğim budur:
Yeni bir şeyin başlangıcı, yeni bir şeyi başlatan durum. Bunun dışındakiler gelenektir. İyi gelenekler de var, genel olarak geleneklere bir itirazım yok. Öyle olsaydı çok anarşist olurdu. (gülüyor) Gençlerin yaşlıların bakımını üstlenmesi iyi bir gelenek mesela. Fakat benim sadakat derken kastettiğim bunlar değil. Ben ortaya çıkan yeni bir şeye sadakatten bahsediyorum. Sadakatin somut varoluşu, “hadise”nin sonuçlarını üstlenmektir –aşkta olduğu gibi. Aşk başlayınca halledilmesi gereken sorunlar da başlar. Mesela, birisiyle aynı evde yaşamanın zorlukları. Mesela, çocuk yapmak konusu. Ve daha birçok sorun. Yeni bir hayat kurarken bütün bunlarla karşı karşıya kalırız. Ve hadisenin –aşkın– sonuçlarını üstleniriz. Bunu hadiseye sadakatimiz varsa yaparız. Hayatta ilginç olan, bir hadiseye sadakat biçimleridir. Bu sadakat biçimleri insanlığın yaratıcı kapasitesini oluşturur. Kolektif düzeyde Gezi’ye sadakat, bireysel düzeyde aşk ilişkisine sadakat. Bir ressam veya müzisyen için sanatsal arzuya, tutkuya sadakat. Bütünlüklü bir hayatı bu sadakat biçimleri oluşturur.

Kendine sadakat?

Kesinlikle. Voilà!

Express, sayı 139, Kasım-Aralık 2013