Marksın Tehlikeli Sınıfları mı, Çökertilen Toplum mu?

13 views
14 mins read
13 views
14 mins read

A. Haluk Ünal

Bir süre önce yazdığım iki metinde, “uyuşturucu” başlığı altında aslında başka bir sürecin izini sürmeye çalışmıştım. Meseleyi bir bağımlılık sorunu olarak değil, bir toplumsal çözme tekniği olarak ele almıştım. Ortaya çıkan tablo basitti ama rahatsız ediciydi: önce geleceksizlik üretiliyor, ardından kaçış yayılıyor, sonra çözülme derinleşiyor ve bu çözülme zamanla bir kontrol mekanizmasına dönüşüyor. Yani başlangıçta dağınık görünen şey, sonunda son derece işlevsel bir düzene bağlanıyor.

Bu çerçeveyle bakınca, karşıma çıkan Andy Merrifield metni tanıdık ama huzursuz edici bir yerden konuşuyor. Marx’ın “lümpen proletarya” diye kenara ittiği kesimleri yeniden çağırıyor, onları “tehlikeli sınıflar” olarak sahipleniyor ve hatta bu tehlikenin içinden bir siyasal imkân çıkarılabileceğini söylüyor. Fanon’a yaslanarak, dışlanmış yığınların doğru koşullarda devrimci bir özneye dönüşebileceğini hatırlatıyor. Bu hatırlatma, ilk bakışta ikna edici; çünkü gerçekten de tarih, dışlananların kimi anlarda merkezden daha radikal bir enerji üretebildiğini gösteriyor.

Ama mesele tam da burada düğümleniyor. Tartışma, neyin mümkün olduğundan önce, neyin üretildiği sorusunu ıskalıyor. Oysa bu kesimlerin neye dönüşebileceğini konuşmadan önce, nasıl ortaya çıktıklarını, hangi ilişkiler içinde şekillendiklerini görmek gerekiyor.

Marx’ın lümpene mesafesi, çoğu zaman zannedildiği gibi ahlaki bir küçümseme değil; tarihsel bir gözlem. Bu kesimler, kendi başına kurucu bir güç olarak değil, daha güçlü aktörlerin aracı olarak sahneye çıkmış; satın alınmış, yönlendirilmiş, kırdırılmış. Marx’ın asıl korkusu, örgütsüz yoksulluğun örgütlü gücün hizmetine girmesi ve yoksulun yoksula karşı kullanılması. Bu yüzden lümpeni dışarıda bırakır; çünkü onun siyasal davranışını belirleyen şeyin, içsel bir bilinçten çok dışsal yönlendirme olduğunu düşünür.

Fanon ise aynı olguya başka bir yerden bakar. Kolonyal bağlamda, köklerinden koparılmış ve kent çeperlerine itilmiş bu yığınların taşıdığı ham enerjiyi görür. Ama Fanon’un metni dikkatle okunduğunda, orada da bir romantizm değil, sert bir uyarı olduğu görülür: bu enerji örgütlenmezse, sömürgecinin hizmetine girer. Yani mesele potansiyelin varlığı değil, yönünün nasıl kurulduğudur. Fanon’un umudu, bir zorunluluk değil, bir ihtimaldir; ve o ihtimal, ancak belirli ilişki biçimleri içinde gerçeklik kazanır.

Bugün geldiğimiz yerde, bu iki yaklaşımın da tek başına yeterli olmadığını görmek gerekiyor. Çünkü artık lümpen, belirli bir sınıfın adı olmaktan çıkmış, daha geniş bir çözülme halinin ifadesine dönüşmüş durumda. Diyarbakır’da gördüğümüz, Paris banliyölerinde gördüğümüz, Latin Amerika’nın kenar mahallelerinde gördüğümüz şey, yalnızca işsiz bir kitle değil; üretimden, ilişkiden ve anlamdan kopmuş bir hayat. İnsanların sadece işsiz kalması değil; birbirine değememesi, birbirine güvenememesi, birlikte bir şey kuramaması.

Bu yüzden bugün “tehlikeli sınıflar” dediğimiz şey, belirli bir toplumsal katmanı işaret etmekten çok, bir çözülme biçimini tarif ediyor. Uyuşturucu bu çözülmenin içinde yer alıyor; çeteleşme, şiddet ve kısa vadeli çıkar ilişkileri de öyle. Ama bunlar başlangıç noktası değil; kurulan zeminin sonuçları. Ve bu sonuçlar ortaya çıktıkça, kendi başlarına yeni bir düzen üretmeye başlıyorlar. Dışarıdan bakıldığında dağınık görünen bu düzen, aslında son derece işlevsel; çünkü parçalanmış bir toplumu yönetmek, örgütlü bir toplumu yönetmekten daha kolay.

Merrifield’ın yaptığı gibi bu zeminde bir isyan potansiyeli aramak mümkün, fakat bu arayışın sınırını görmek gerekiyor. Çözülme, kendiliğinden bir siyasal bilinç üretmez; daha çok yönsüzlük üretir. Tepki doğurur, ama yön vermez. Bu nedenle bugünün lümpeni, aynı anda iki ihtimali taşır: hem kolayca yönlendirilebilir, hem de patlayıcı olabilir. Bu iki ihtimal arasında bir zorunluluk yoktur; hangisinin gerçekleşeceğini belirleyen şey, bu kesimlerin hangi ilişkiler içinde biçimlendiğidir.

Bu yüzden mesele, lümpeni yeniden tanımlamak değil, onu üreten süreci görünür kılmaktır. Eğer bir toplum sistematik biçimde geleceksizleştiriliyorsa, o toplumun geniş kesimleri lümpenleşir. Bu yalnızca ekonomik bir durum değildir; aynı zamanda kültürel bir aşınma ve ilişkisel bir kopuştur. İnsanların hayatla kurduğu bağın incelmesi, gevşemesi ve sonunda kopmasıdır. Bu kopuş derinleştikçe ortaya çıkan şey, belirli bir “tehlikeli sınıf” değil, tehlikeli bir boşluktur.

Boşluk ise hiçbir zaman boş kalmaz. İçeriden örgütlenmediği sürece dışarıdan doldurulur; devlet tarafından, mafya tarafından, piyasa tarafından. Çözülme kendi haline bırakıldığında yönsüz kalmaz, bir yön bulur; fakat bu yön çoğu zaman aşağıya doğru olur. Fanon’un uyarısı bu yüzden bugün daha keskin okunmalı: örgütlenmeyen her enerji, karşıtına döner.

Buradan sonra mesele değişir. Artık yalnızca belirli bir kesimi örgütlemekten değil, çözülmüş bir toplumu yeniden kurmaktan söz ediyoruz. Bu noktada soru ister istemez somutlaşır: böyle bir kurma deneyimi elimizde var mı?

Aslında var. Ama üzerine yeterince düşünülmüş, soğukkanlı biçimde tartışılmış bir deneyim değil.

Kuzey Kürdistan’da PKK’nin kurduğu toplumsal ağ, tam da böyle bir çözülme eşiğinde ortaya çıktı. Yalnızca bir askeri örgütlenme değildi; aynı zamanda dağılmış bir toplumu yeniden birbirine bağlayan, ilişki kuran, anlam üreten bir ağdı. İnsanların birbirine yeniden güvenmesini, birlikte hareket edebilmesini, bir gelecek fikrine tutunabilmesini sağladı. Bu yönüyle, yalnızca bir siyasal hareket değil, bir toplumsal kurma girişimiydi.

Ama bugün aynı deneyimin kendisi sert tartışmaların konusu. “PKK toplumu” diye tarif edilen bu biçimlenme, artık yalnızca bir toparlanma hikâyesi olarak değil, aynı zamanda bir biçim verme, hatta yer yer tek tipleştirme pratiği olarak konuşuluyor. Bu tartışmaların ilginç bir ortak zemini var: birbirine tamamen zıt iki iddia, aynı ön kabulü paylaşıyor. Bir taraf, bu yapının baştan itibaren dışarıdan, hatta devlet aklıyla kurulduğunu ileri sürüyor. Diğer taraf ise onu Kürt toplumunun tarihsel çıkarlarını temsil eden bir kurtuluş projesi olarak savunuyor. Ama her iki yaklaşım da farkında olmadan aynı şeyi varsayıyor: bütün toplumu kuşatan, onu baştan sona biçimlendiren yekpare, merkeziyetçi, tekçi bir yapı.

Oysa mesele tam da burada düğümleniyor. Bir toplum gerçekten bu kadar yekpare midir, yoksa bu tür anlatılar kendi nesnesini de mi kurar?

Bu tartışmalar bize basit ama kritik bir şeyi hatırlatıyor: bir örgütün çıkıp toplumu örgütlemesi tek başına yeterli değil. Asıl mesele, o örgütlemenin topluma nasıl bir vasıf kazandırdığı. İlişkiyi genişleten mi daraltan mı, özneyi çoğaltan mı azaltan mı, düşünmeyi açan mı kapatan mı bir yapı kurduğu. Çünkü bir toplum sadece dağılmakla değil, tek bir biçim içinde donmakla da zayıflar.

Bu yüzden o deneyimi yalnızca kahramanlık anlatılarıyla ya da yalnızca eleştiriyle ele almak yetmez. Asıl mesele şudur: bu ağ neyi toparladı, hangi ihtiyaca cevap verdi ve bunu nasıl yaptı?

Çünkü o deneyim, yalnızca bir boşluğu doldurmadı; aynı zamanda yeni bir merkez, yeni bir hiyerarşi ve yeni bir bağımlılık ilişkisi de üretti. Yani çözülmeyi durdururken, kendi içinde başka gerilimler yarattı. Bu gerilimler üzerine yeterince düşünülmeden, bugün yaşanan yeni çözülmeyi anlamak da mümkün değil.

Ve bütün bu tartışmanın sonunda soru yeniden aynı yere dönüyor: bir toplumu kurmak, onu tek bir biçime sokmak mıdır, yoksa çoğulluğunu taşıyabileceği bir zemin açmak mı?

Belki de artık mesele tam olarak burada başlıyor.