Bir Lidere neden ihtiyaç duyarız?

101 views
18 mins read
101 views
18 mins read


A. Halûk Ünal

Bu yazıyı ilk olarak iki yıldır yazarlığını sürdürdüğüm Nupel yolladım. Ne yazık ki, sevgili Günay Aslan (yayın yönetmeni) yazıyı yayınlamadı.
Yayıncılık alanında gerçek bir basın emekçisi ismi sorulduğunda listenin başına yazacağım Günay, yazıyı yayınlamamakla kalmadı, bununla ilgili DM'den yaptığımız yazışmada yazıyı (ister istemez beni) Selim Çürükkaya'nın safına yerleştirdi! 
Çürükkaya, şahsen hiç tanımadığım, tarihinde yolumun kesişmediği, ama Öcalan'a karşı çok sert, çok vahim iddialarda bulunan bir Kürt yazar. Aslında şöyle de yazabilirim; PKK networkünde merkez yöneticiliği yapmış, daha sonra Öcalan'a yönelttiği sert eleştiriler nedeniyle  PKK network'ü tarafından lanetlenmiş bir kişi. 
Birazdan okuyacaksınız, insanlığın binlerce yıllık temel bir problemi olan liderlik kültürünü analiz etmeye çalışan bu yazıyı reddetmek; red gerekçesi olarak "hain, kaçkın" ilan edilmiş birinin zihniyetiyle ilişkilendirilmek, aynı zamanda ne yazık ki, tekçilik, tekelcilik kültürü ile de yüzleşmekten uzak durmaktır. Bu, bence demokrat, sosyalist yayıncılığın en temel ilkesi olan çoğulculuğu da reddetmektir.
Birkaç yüzyıllık tecrübeyle sabittir ki, tekçilik virüsüne karşı bağışıklık geliştirememiş sol, sosyalist hareketler her zaman kendi kurdunu besleyen ağaç gibi olmuştur. Bu nedenle çoğulculuk, demokrat, sosyalist sıfatları için de bir turnusol kağıdıdır. 

İnsan toplulukları kendilerini hiçbir zaman tamamen yatay bir ilişki içinde kurmadı. En ilkel kabilelerden en karmaşık toplumlara kadar, her zaman bir yön tayin eden, karar anında ağırlık kazanan, dağınıklığı toparlayan bir odak ortaya çıktı. Buna bazen reis dendi, bazen komutan, bazen önder. Ama bu çizgi sadece siyasal figürlerle sınırlı değildi. İnsanlık, belirsizlikle baş edemediği her yerde bir merkez üretti: tanrılar yarattı, o tanrılar adına konuşan ruhban sınıfları kurdu, sonra o sözün yeryüzündeki karşılığı olarak kralları ortaya çıkardı. Gökyüzündeki otorite ile yeryüzündeki otorite, birbirini besleyerek çoğaldı. Bu otorite çoğu zaman zorla değil, inançla kuruldu; insanların belirli anlarda bir kişiye sıradan olanın ötesinde bir anlam yüklemesiyle. Max Weber’in ifadesiyle, karizmatik otorite “gündelik olanın dışında, olağanüstü kabul edilen niteliklere atıf” üzerinden işler; yani karizma, liderin özünden çok, ona yönelen inanç ilişkisinin ürünüdür.

Bu yüzden liderlik, yalnızca bir yönetim biçimi değil, aynı zamanda bir anlam kurma biçimidir. İnsanlar, özellikle bağlarının çözüldüğü, yalnızlığın yaygınlaştığı dönemlerde, dünyayı yeniden anlaşılır kılacak bir merkeze yönelir. Bu merkez, karmaşıklığı sadeleştirir, dağınık deneyimleri tek bir çizgiye bağlar ve böylece sadece yön vermez, aynı zamanda gerçekliği yorumlama hakkını da üstlenir. 

Hannah Arendt’in dikkat çektiği gibi, totaliter hareketlerin beslendiği zemin yalnızlıktır; çünkü yalnız insan, dünyayı birlikte kurma kapasitesini yitirir ve onun yerine hazır bir anlam bütününe sığınır. Modern çağda tanrının yerini ideoloji, ruhbanın yerini kadro, kralın yerini lider almış gibi görünür; ama işlev değişmez. İnsan, dünyayı tek başına taşımakta zorlandığında, o yükü bir merkeze devreder. Liderlik de tam burada ortaya çıkar: yalnızca yönetmek için değil, dağılmış olanı anlamlı bir bütün haline getirmek için.

Bir halkın dağılması ise çoğu zaman dışarıdan göründüğü gibi yalnızca coğrafi bir mesele değildir. Asıl çözülme daha içeride, daha sessiz bir yerde başlar. İnsanlar aynı dili konuşmayı sürdürür ama artık aynı şeyi kastetmezler. Aynı geçmişten geldiklerini bilirler ama o geçmişle kurdukları bağ gevşemiştir. Ortak olan şey, ortak bir anlam olmaktan çıkar; geriye, birbirine değmeyen parçalar kalır.

Böyle anlarda insanlar önce bir program ya da bir örgüt aramaz. Daha temel bir ihtiyaç belirir: kendilerini yeniden tanıyabilecekleri bir merkez. Çünkü dağılma hali yalnızca politik bir zayıflık değil, aynı zamanda bir yön kaybıdır. İnsan neye ait olduğunu, ne için yaşadığını, neyin parçası olduğunu yeniden duymak ister. Bu yüzden ilk bulunan şey çoğu zaman bir fikir değil, bir sestir.

Kitle dediğimiz şey, çoğu zaman soyut bir kalabalık değildir. Ya ezilen bir sınıftır ya da sömürgeleştirilmiş bir halk. Yani kendi başına dağınık görünen ama aslında ortak bir baskı deneyimiyle birbirine bağlı bir toplumsallık. Bu topluluk, uzun süre kendi içinden konuşamaz; sesi ya bastırılmıştır ya da başkalarının diliyle ifade edilmek zorunda kalmıştır.

Liderin ortaya çıkışı tam burada bir kırılma yaratır. Çünkü lider, dışarıdan gelen bir akıl değil, içeride biriken gerilimin bir noktada dil bulmasıdır. O yüzden etkisi sadece politik değildir. İnsanlar onda yalnızca bir örgütlenme çağrısı değil, kendi varlıklarının inkâr edilmiş tarafının geri dönüşünü görür. Bu yüzden o ilk an, çoğu zaman bir programın kabulü gibi değil, bir eşik geçişi gibi yaşanır.

Anlam dünyası istila edilmiş bir topluluk için bu tür bir çıkış, kesinliği olan bir yol olduğu için değil, bir ihtimal olduğu için değerlidir. Hatta çoğu zaman tam da bu belirsizlik, onu daha güçlü kılar. Çünkü ortada kesin bir başarı garantisi yoktur; ama ilk kez bir çıkış kapısının var olabileceği hissi doğmuştur. İnsanlar bu ihtimale tutunur. Risk, bu yüzden göze alınır.

Bu nedenle özellikle ulusal kurtuluş hareketlerinin ilk çıkış ve yükseliş dönemleri hızlı, yoğun ve çoğu zaman görkemlidir. Çünkü burada birikmiş bir tarih, bastırılmış bir kimlik ve ertelenmiş bir varoluş talebi aynı anda harekete geçer. Lider, bu enerjiyi bir araya getiren merkez haline gelir ve hareket kısa sürede kendisini çoğaltır.

Ama tam da bu hız ve yoğunluk, ileride yaşanacak krizin koşullarını da içinde taşır.

Çünkü başlangıçta işe yarayan araçlar, belli bir eşiğe kadar olumlu sonuçlar üretir. Disiplin, merkezileşme, sertlik ve lider etrafında kurulan birlik, dağınıklığı toparlar, gücü yoğunlaştırır, hareketi görünür kılar. Bu aşamada bu araçlar sorgulanmaz; çünkü gerçekten işlevseldir.

Fakat hareket belirli bir büyüklüğe ve ağırlığa ulaştığında, aynı araçlar yetersizleşmeye başlar. Daha doğrusu, başlangıçta birleştirici olan şey, bu kez sınır koyucu hale gelir. Otoriter savaşçı model, lider merkezli tekçilik ve eleştiriyi merkezin içinde eriterek tekelleştiren yapı, artık topluluğun çoğalan ihtiyaçlarını taşıyamaz.

Ama tam da bu noktada yapı başka bir şeye dönüşmeye başlar.

Başlangıçta dağınıklığı toparlayan merkez, artık sadece bir araya getiren bir odak değildir. Kendini koruması gereken bir bütün haline gelir. Ve bu bütün, varlığını sürdürebilmek için giderek daha kapalı, daha geçirimsiz bir forma bürünür.

Bu yüzden bu tür yapılar zamanla siyasal olmaktan çok, cemaat benzeri bir karakter kazanır. Çünkü artık mesele sadece bir hedefe ulaşmak değil, o hedefi taşıyan yapının kendisini ayakta tutmaktır. Bu da beraberinde yeni bir ilişki biçimi üretir: aidiyet, yerini yavaş yavaş sadakate bırakır.

Sadakat ise çoğullukla birlikte yaşayamaz.

Çünkü çoğulluk, farklı yönlere açılma ihtimali taşır. Her farklılık, başka bir yolun mümkün olduğunu hatırlatır. Oysa merkezileşmiş yapı için en büyük tehlike tam da budur: başka bir ihtimalin görünür hale gelmesi.

Bu yüzden çoğulluk sadece sınırlanmaz; giderek tehdit olarak kodlanır.

Eleştiri bastırılmaz yalnızca. Eleştiri, merkezin içinde eritilerek tekelleştirilir. Ama bu da yetmez. Çünkü her yapı, kendi sınırlarını belirlemek zorundadır. Ve sınır, çoğu zaman dışarıdan çok içeride çizilir.

Böylece iç düşman figürü ortaya çıkar.

Çünkü bir yapıyı bir arada tutmanın en kestirme yolu, sadece ortak bir amaç değil, ortak bir tehdit üretmektir. Ve bu tehdit dışarıda bulunamadığında, içeride yaratılır. Hain, sapma, çözülme… Bunlar yalnızca politik suçlamalar değildir; yapının kendini yeniden üretme biçimleridir.

Tam da bu yüzden bu tür yapılar zamanla bir tür inanç düzenine yaklaşır.

Çünkü artık doğrular tartışılmaz, yorumlanır. Yorum ise merkezden gelir. Metinler, sözler, geçmiş… hepsi yeniden anlamlandırılır. Ve bu anlamlandırma, sorgulanabilir bir alan olmaktan çıkar.

Bu noktada yapı bir hareket olmaktan çok bir ortodoksiye dönüşür.

Ve ortodoksi, doğası gereği çoğulculuğu taşıyamaz.

Çünkü çoğulluk, hakikatin tek bir yerden konuşmadığını ima eder. Oysa bu tür yapılarda hakikat dağılmaz; merkezileşir. Ve merkezileşmiş hakikat, kendisini koruyabilmek için sürekli sınır çizer.

Bu yüzden bu yapılar çoğulluğa yalnızca dayanamaz değil, çoğu zaman ona düşmanlaşır. Çünkü çoğulluk, onların en derin korkusunu hatırlatır: Dağılma ihtimalini.

İnsanlık binlerce yıl boyunca bu modelle çalıştı. Merkez üretti, o merkeze anlam yükledi, o anlam etrafında kendini kurdu. Tanrılar, krallar, liderler… isimler değişti ama ilişki biçimi kaldı. Bu model, özellikle kriz anlarında işe yaradı; dağınıklığı toparladı, yön verdi, insanlara bir süreklilik hissi sundu. Ama bugün aynı modelin giderek daha fazla tıkandığı bir eşikteyiz. Çünkü toplumsal gerçeklik çoğullaştıkça, hayat karmaşıklaştıkça, tek bir merkezin bu çeşitliliği taşıma kapasitesi zayıflıyor. Merkez hâlâ kuruluyor, ama artık taşıyamıyor.

Buna rağmen alternatif bir örgütlenme biçimi de henüz yeterince oluşmuş değil. Ne tamamen merkezsiz yapılar kendini sürdürebiliyor, ne de eski merkeziyetçi modeller çözülmeden devam edebiliyor. 

Bu yüzden asıl kriz, belirli bir liderlik biçiminde değil, modelin kendisinde ortaya çıkıyor. İnsanlık hâlâ eski refleksle merkez arıyor, ama bulduğu her merkez kısa sürede gerçeğin sınırına çarpıyor. Belki de ilk kez, mesele doğru lideri bulmak değil, liderlik kurumunun kendisiyle ne yapacağımız sorusuna dayanıyor. Çünkü artık sorun merkezsizlik değil; merkezi aşamayan bir düşünce biçimi.