Çoğulculuk neden hava gibi, su gibidir!

17 views
29 mins read
17 views
29 mins read

A. Halûk Ünal

Bu yazıda çoğulculuk neden hava gibi su gibi çok temel bir ihtiyaçtır anlatmaya çalışacağım. Bunun için önce biraz başlangıç noktasına gidip, kısa da olsa bir hafıza tazelemeye ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Çünkü tekçilik, tekelcilik, insanlığın tek insanileşme yolu olan sosyalist mücadelenin en temel düşmanı, yenilgilerimizin en temel nedenlerinden biri oldu! Devrimler hep kendi çocuklarını yedi!

Devletli toplumlardan önce “tekelleşme” bugünkü anlamıyla kurumsal bir tekel değildi; daha çok yerel ve kırılgan üstünlüklerdi. Avcı-toplayıcı ya da erken köy topluluklarında birinin daha iyi avcı olması, bir ailenin daha çok hayvana sahip olması, bir grubun belirli bir geçitten geçişi kontrol etmesi mümkündü. Ama bunlar genellikle kalıcı bir “hak” gibi mühürlenemezdi. Çünkü artığın (fazlanın) depolanması sınırlıydı, yazı yoktu, vergi yoktu, zor aygıtı sürekli değildi. Yani güç vardı ama “devamlılık” mekanizması zayıftı: üstünlük kurulur, sonra dağılıp giderdi.

Devletleşme yönelimi ile birlikte kritik eşik geçildi: artığın depolanması sistemleşti, kaydın (yazı, ölçü, mühür) ve zorun (ordu, muhafız, ceza) sürekliliği ortaya çıktı. Tekelleşme artık “şans eseri” değil, kurumsal hale geldi. Toprak, su, vergi, ticaret yolu, maden, hatta tanrıyla ilişki kurma hakkı bile belirli ellerde toplanabildi. Bu sadece ekonomik bir yoğunlaşma değildi; aynı anda bilgi tekeli (kayıt tutanlar), şiddet tekeli (silahlı güç) ve meşruiyet tekeli (kutsal söylem) doğdu. Böylece tekçilik ve tekelcilik birbirini taşıyan iki ayak gibi çalışmaya başladı.

Bu yüzden “tekçilik”i yalnızca bir kişinin diktası diye daraltmak da, “tekelcilik”i sadece şirket meselesi diye okumak da eksik kalır. Tekçilik binlerce yıllık bir zihniyet, bir siyasî mantıktır: kararın tek merkezde toplanması, itirazın suç sayılması, çoğul aklın gereksiz görülmesi.

Tekelcilik bir maddi düzenektir: kaynaklara erişimin daraltılması, geçim yollarının kontrol edilmesi, insanların seçeneklerinin azaltılması. Devletli toplumdan beri bu ikisi çoğu zaman birlikte yürür: tek merkez karar verir, tekel mekanizmaları kararı topluma “yaşanır gerçeklik” olarak dayatır.

***

Devletli toplumların ortaya çıkışıyla birlikte siyasal iktidar merkezileşti; ama toplum bir gecede değişmedi. Tarımın yaygınlaştığı, kentlerin yavaş yavaş oluştuğu o uzun çağ boyunca, yukarıda saray, tapınak ve ordu varken; aşağıda köy, oba, mahalle ve lonca vardı. Yani bir yanda kararın ve artığın toplandığı merkez; öte yanda gündelik hayatın eski alışkanlıklarla aktığı yerel dünya. Bu ikilik, o dönemin temel gerilimiydi.

Merkez, vergi toplar, asker çıkarır, yasa koyar. Bu, iktidarın tekelleşmesidir: toprak üzerinde son söz, şiddet kullanma hakkı ve kaydı tutma yetkisi belirli bir zümrede toplanır. Ama köyün içinde hayat başka bir ritimde akar. Tarlanın nasıl sürüleceğine, suyun nasıl pay edileceğine, düğünün nasıl yapılacağına çoğu zaman yerel örf karar verir. Akrabalık bağları, imece, ortak otlak kullanımı gibi pratikler, kabile döneminden taşınmış eşitlikçi refleksleri canlı tutar. İnsanlar devlete “yukarıdaki şey” diye bakar; kendi aralarındaki düzeni ise yüz yüze ilişkilerle kurarlar.

Bu yüzden tarım toplumları tek renkten oluşmaz. İktidar tepededir ama hayat tabanda çoğuldur. Devletin dili hiyerarşiktir; köyün dili yataydır. Devlet yasa yazar; köy hafızayla yönetilir. Bu ikili yapı, hem çatışma hem denge üretir. Devlet artığı çekmek ister; köy geçim sınırını korumaya çalışır. Devlet tek sesli bir düzen kurmaya eğilimlidir; yerel topluluklar ise farklılıkları birlikte taşıma becerisine sahiptir.

Kapitalizm ortaya çıktığında kırılma tam da burada olur. Çünkü artık yalnız siyasal iktidar değil, üretim ve pazar da merkezileşir. Köyün kendi içine kapalı, kısmen eşitlikçi gündelik dünyası çözülmeye başlar. Ama o uzun tarım çağında, yukarıdaki tekelleşmiş iktidar ile aşağıdaki çoğul, görece eşitlikçi yaşam biçimleri uzun süre yan yana var olmuştur. Dönemin “ikili niteliği” tam olarak budur.

***

Tarım toplumlarında yüzyıllar boyunca süren bir toplumsal mimari vardı: üretim doğaya gömülüydü, ritim mevsimlerle belirlenirdi, yerel topluluk kendi kendine yeterlilik sınırında yaşardı. Köy, yalnızca bir yerleşim değil; ekonomik, kültürel ve akrabalık bağlarının iç içe geçtiği bir organizmaydı. Devlet tepede durur ama gündelik üretim ve yeniden üretim büyük ölçüde yereldi. Bu yapı, yavaş değişir; toprağın temposu toplumu da ağırlaştırır.

Kapitalizme gelindiğinde kırılma burada başlar. Üretim artık yalnızca ihtiyaç için değil, pazar için yapılır. Toprak, emek ve zaman metalaşır. Köy çözülürken kent büyür; ama bu yalnızca mekânsal bir büyüme değildir. Kent, yeni bir zaman disiplini, yeni bir ilişki biçimi, yeni bir bağımlılık ağı üretir. Para, takasın yerini alır; piyasa, örfün yerini zorlamaya başlar. Bu dönüşüm bir gecede olmaz. Adım adım, ticaret ağlarının genişlemesiyle, mülkiyet biçimlerinin değişmesiyle, kırın pazara bağlanmasıyla gerçekleşir. Kapitalizm hem kenti hem kırı “kapitalize eder”.

Radikal olan şudur: değişim yalnızca üst yapıda değil, ekosistemde ve toplumsal gövdede hücresel düzeye kadar iner. Tarım toplumunda doğa, üretimin sınırı ve ortağıdır. Kapitalist toplumda ise doğa, dönüştürülebilir bir kaynağa indirgenir. Orman, ağaç olmaktan önce kerestedir; toprak, yaşam alanı olmaktan önce yatırımdır. Bu bakış açısı ekosistemi dönüştürürken, insan ilişkilerini de yeniden kurar. Akrabalık bağlarının yerini sözleşme; yerel dayanışmanın yerini ücret ilişkisi alır. Toplumsal bedenin genetik kodları—zaman algısı, mekân kullanımı, ilişki biçimleri—değişir.

Kapitalist toplum bu yüzden yalnızca “gelişmiş” bir tarım toplumu değildir; başka bir varoluş tarzıdır. Hem maddi temel hem de insanın dünyayla kurduğu ilişki farklıdır. Yine de dönüşüm hiçbir zaman saf ve tek çizgili değildir. Birleşik ve eşitsiz gelişme dediğimiz yasa burada devreye girer: En modern üretim biçimleriyle en ilksel biçimler yan yana var olabilir. Yüksek teknoloji merkezleriyle ilkel tarım alanları aynı dünya ekonomisinin içinde yer alır. Doğada farklı jeolojik çağların izleri nasıl bir aradaysa, toplumda da farklı tarihsel katmanlar eşzamanlı yaşar. Bu çakışma, kapitalizmin hem dinamizmini hem de çelişkisini oluşturur.

***

Devletli toplumlarla başlayan tekçilik ve tekelcilik, kapitalizme geçişte ortadan kalkmaz. Ama biçim değiştirir. Tarım çağında tekelleşme daha çok “yukarıda” idi: sarayda, tapınakta, orduda. İktidarın ve artığın merkezi vardı; aşağıdaki hayat ise kısmen kendi çoğulluğunu koruyabiliyordu. Kapitalizmle birlikte bu dikey yapı yatay düzleme yayılır. Tekelleşme artık yalnızca tepedeki kurumların meselesi değildir; üretimin, pazarın ve gündelik hayatın dokusuna sızar.

Kapitalizmde tekelcilik yalnızca devletin zor aygıtıyla değil, piyasa mekanizmalarıyla işler. Rekabetle başlar, yoğunlaşmayla ilerler, merkezileşmeyle sonuçlanır. Büyük olan daha da büyür; küçük olan bağımlılaşır ya da yok olur. Bu süreç, makro ölçekte—şirketler, finans ağları, küresel tedarik zincirleri—net görünür. Ama asıl radikal dönüşüm mikro düzeydedir. İnsan ilişkileri, çalışma biçimleri, hatta zaman algısı bile rekabet ve performans mantığıyla yeniden şekillenir. Tekçilik artık yalnızca bir yönetim tarzı değil, bir karakter haline gelir.

Tarım toplumunda köyün içinde hâlâ ortak kullanım alanları, imece, yüz yüze dayanışma vardır. Kapitalizm bu alanları çözerek bireyi pazara bağlar. İnsan kendi emeğinin girişimcisi gibi davranmaya zorlanır. Bu, tekelleşmenin içselleştirilmesidir. Egemen model yalnızca yukarıdan dayatılmaz; bireyler onu yeniden üretir. Şirket mantığı kuruma, kurumdan bireye iner. Verimlilik, hız, büyüme (güç) ideali toplumsal kılcallara kadar yayılır.

Böylece tekçilik ve tekelcilik hem makrokozmosta—küresel ölçekte sermaye yoğunlaşmasında—hem mikrokozmosta—gündelik ilişkilerde ve bilinçte—eşzamanlı işler. Kapitalizm, egemen modeli yalnızca kurmaz; kopyalar, çoğaltır ve yayar. Bu yüzden dönüşüm radikaldir: Tekelleşme artık yalnızca bir siyasal yapı değil, toplumsal varoluşun içsel bir eğilimi haline gelir.

***

Bugünden geriye baktığımızda, tekelciliğin hiç sarsılmadığını söylemek doğru olmaz. Ama aşıldığını da söylemek zor. Daha çok, çatladığı anlar vardır. Çoğulculuk, bir fikir olarak değil; bir ihtiyaç olarak sahneye çıkar. Mutlak iktidar biçimleri toplumsal yaşamı boğmaya başladığında, insanlar yalnız itiraz etmez; alternatif örgütlenme biçimleri üretir. Çoğulculuk önce teori olarak değil, pratik olarak doğar.

Avrupa’da ve Yakın Asya’da yüzyıllar boyunca süren köylü isyanları bu açıdan belirleyicidir. Bu isyanlar yalnızca vergiye ya da açlığa tepki değildi. Ortak kullanım alanlarının, yerel meclislerin, cemaat dayanışmasının savunusuydu. İnsanlar “başka türlü yaşayabiliriz” fikrini soyut bir ideoloji olarak değil, kendi hafızalarındaki deneyimlere dayanarak dile getirdiler. Çoğulculuk burada geçmişin tortusu değil; bastırılmış bir imkân olarak yeniden yüzeye çıktı.

Fransız Devrimi ile birlikte bu çoğulcu enerji büyük bir tarihsel sıçrama yaşadı. Kulüpler, komünler, mahalle meclisleri, yerel inisiyatifler… Toplum, mutlak monarşinin yerine yalnızca yeni bir merkez koymak istemedi; aynı zamanda aşağıdan yukarıya işleyen bir siyasal hayat aradı.

Benzer bir yoğunluk, İspanyol Devrimi sırasında görüldü. Fabrikaların kolektifleştirilmesi, köy komünleri, milis örgütlenmeleri; çoğulculuğun en somut ve zengin deneyimleri olarak ortaya çıktı. Bunlar tarihin kıyısında kalmış ayrıntılar değil; kısa süreli de olsa başka bir toplumsal mimarinin mümkün olduğunu gösteren sekanslardır.

Murray Bookchin, The Third Revolution adlı çalışmasında (bence kendi türünde bir baş yapıttır) bu devrimci süreçlerde yüzeye çıkan “dip akıntıları” ayrıntılı biçimde izler. Yerel meclisler, komünal örgütlenmeler, doğrudan demokrasi arayışları… Ama aynı zamanda bu deneyimlerin nasıl bastırıldığını da gösterir. Çoğulcu atılım, çoğu zaman kendi içinden doğan yeni merkezileşme eğilimleriyle yenilgiye uğrar. Devrim, eski tekelciliği yıkarken, kendi içinde yeni bir tekelci çekirdek üretir.

Asıl trajedi burada başlar. Tekçi zihniyete karşı çoğulculuğun sigortası olması beklenen toplumsal güçler, zaman zaman iktidarı ele geçirince aynı tekçi dili yeniden üretir. Böylece halkın hafızasından ve pratiğinden doğan çoğulcu enerji, yine içeriden boğulur. Bu yalnızca tarihsel bir yenilgi değildir; zihinsel bir kırılmadır. Çünkü bir kez daha görülür ki, tekelcilik yalnızca “ötekinin” sorunu değildir. Eğer bilinçli olarak sınırlandırılmazsa, en özgürlükçü iddianın içinden bile yeniden filizlenebilir.

***

Bugüne gelirken soruyu sert sormak gerekiyor: Çoğulculuk yenildi mi, yoksa hiç kurumsallaşamadı mı? 20. yüzyılda “sosyalist” iddiasıyla ortaya çıkan devlet inşa deneyimleri, çoğu durumda tekçilik ve tekelciliğin daha yoğun biçimlerine dönüştü. İktidarın merkezileşmesi, parti ile devletin özdeşleşmesi, eleştirinin karşı-devrim sayılması… Söylem eşitlikten yana olsa da pratik çoğu kez tek merkezliydi.

Ekim Devrimi büyük bir tarihsel kırılmaydı; ama kısa süre içinde devrimci çoğulluk yerini parti tekelciliğine bıraktı. Sovyetler (işçi konseyleri) başlangıçta yatay bir enerji taşırken, giderek karar mekanizması daraldı. Benzer biçimde, Pol Pot döneminde Kamboçya’da yaşananlar, tekçi ideolojinin nasıl bir soykırıma dönüştüğünün en sert örneklerinden biri oldu. Farklı coğrafyalarda, farklı bağlamlarda çoğulculuk devrimin ilk anlarında görünür, sonra “birlik” ve “disiplin” adına bastırılır. Çoğunlukçuluk galebe çalar.

Burada mesele niyet değil, yapıdır. Tarih ve siyaset analizinde belirleyici olan, söylenen sözler değil, kurulan kurumlardır. Eğer iktidar tek merkezde toplanıyorsa, denetim ve geri çağırma mekanizmaları işlemiyorsa, farklı eğilimlerin varlığı güvence altına alınmıyorsa; ideolojik etiket ne olursa olsun ortaya çıkan şey tekçiliktir. Bu, kendi ayağına kurşun sıkmaktan fazlasıdır: “yeni bir yaşamı”vaat eden bir hareketin kendi vaadini inkâr etmesidir.

Sonuçta bugün geldiğimiz noktada, yalnız sağda değil solda da, siyasal yelpazenin geniş kesimlerinde tekelci mantık normalleşmiş durumda. Güç yoğunlaşması “etkinlik”, merkezileşme “istikrar” diye sunuluyor. Toplum ise çoğulculuğun kalıcı ve başarılı bir örneğini uzun süreli deneyimleyemediği için, ona özenebileceği somut bir modelle karşılaşmadı. Kısa parlamalar var; ama süreklilik yok. Bu da tekçiliği yalnız bir yönetim biçimi değil, neredeyse doğal bir kader gibi gösteriyor. Asıl mesele belki de burada düğümleniyor: Çoğulculuk, tarih sahnesine tekrar tekrar çıkıyor; fakat kendini koruyacak yapısal güvenceleri kuramadığında, yeniden tekelleşmenin içine çekiliyor.

***

Bugünden yarına bakınca şunu söylemek mümkün: Kapitalizmin kendi mantığı içinden çıkan hiçbir form, tekelleşme eğilimini gerçekten aşamaz. Çünkü kapitalizmin temel hareket yasası yoğunlaşmadır. Rekabet başlatır, merkezileşme bitirir. Küçük olanı büyüğe bağlar, bağımsız olanı ağa ekler. Bu yüzden kapitalizmin tanımladığı siyasal, ekonomik ya da kültürel formlar çoğu zaman çoğulculuğu bir vitrin olarak taşır; ama arkada yoğunlaşma sürer.

Burada bir eşikteyiz. Artık çoğulluğu barındırmayan, iç denetim ve farklılık güvencesi üretmeyen hiçbir yapıya “sol” ya da “sosyalizm” dememek gerekir. İsimler değil, işleyiş belirleyicidir. Eğer karar tek merkezde toplanıyorsa, farklı eğilimler kurumsal olarak korunmuyorsa, azınlık görüşler yaşam alanı bulamıyorsa; orada çoğulculuk yoktur, demokrasi yoktur. Çoğulculuk yalnızca bir hoşgörü meselesi değil, yapısal bir zorunluluktur.

Çünkü çoğulculuk bizim için ideolojik bir tercih değil; insanlık için yaşamsal bir ihtiyaçtır. Hava gibi, su gibi. İnsan toplumu tek bir aklın, tek bir doğrunun taşıyabileceğinden daha karmaşıktır. Farklılık bastırıldığında yalnız siyasal alan daralmaz; düşünce körelir, yaratıcılık zayıflar, toplum savunmasızlaşır. Çoğulculuk bu anlamda bir lüks değil, varoluş koşuludur.

Yukarıdaki hafıza tazelemesine bir aha göz atarsanız, çoğulculuğun ne kadar radikal bir itiraz olduğu daha net görünür. Radikalizm çoğu zaman sert sloganlarla, keskin dille karıştırılır. Oysa asıl radikal olan, yapının köküne yönelen itirazdır. Bir sistemi yüzeyde değil, işleyiş mantığında çatlatma yeteneğidir. Tekelleşmenin hem makroda hem mikroda üretildiği bir dünyada, çoğulculuğu kurumsal ve kültürel güvenceye almak; yalnız bir reform değil, yapısal bir kırılma talebidir. Bu yüzden çoğulculuk yumuşak bir uzlaşma değil, derin bir meydan okumadır.

***

Peki neden hava gibi, su gibi?

Çünkü çoğulculuk yalnızca siyasal bir tercih değildir; varoluşun diyalektik yapısının toplumsal karşılığıdır. Doğa tekil değil, çoğuldur. Çelişkilerle işler. Gece–gündüz, yaşam–ölüm, itme–çekme, gerilim–denge… Hareket karşıtların etkileşiminden doğar. Diyalektik, tam da bu ontolojik gerçeği anlatır: Varlık, farklılıkların çatışması ve etkileşimiyle oluşur. Tekleşme donmadır; çoğulluk harekettir.

Toplum da doğanın dışında değildir. İçinde farklı sınıflar, kültürler, eğilimler, arzular, düşünceler barındırır. Bu farklılıkların bastırılması, diyalektik akışın kesilmesidir. Tekçilik, çelişkiyi ortadan kaldırmaya çalışır. Oysa çelişki ortadan kalktığında gelişim de durur. Hava tek bir molekülden oluşsaydı soluyamazdık. Su tek bir element olsaydı akmazdı. Çoğulculuk toplumsal dolaşımın oksijenidir.

Diyalektik açıdan bakıldığında çoğulculuk bir hoşgörü ilkesi değil, ontolojik zorunluluktur. Çeşitlilik sistemin kendini düzeltme kapasitesidir. Farklı sesler, yapının iç gerilimlerini görünür kılar. Eleştiri, çelişkiyi bilinç düzeyine taşır. Bu mekanizma çalışıyorsa dönüşüm mümkündür. Tekçilikte ise çelişki bastırılır; bastırılan çelişki kriz olarak geri döner.

Radikal olan da burada yatar. Radikalizm sertlik değil, köke yönelmedir. Eğer varlığın diyalektik yapısı çoğulluk içeriyorsa, tekelleşmeye karşı mücadele yalnız siyasal değil ontolojik bir mücadeledir. Yapının işleyiş mantığını değiştirme talebidir. İktidarın dağıtılması, merkezlerin çoğalması, karar süreçlerinin paylaşılması; yalnız demokratik değil, varoluşsal bir gerekliliktir.

Çoğulculuk yoksa toplum yaşayabilir mi? Evet, bir süre. Ama donarak. Katılaşarak. Nefessiz kalarak.

Çoğulculuk varsa toplum hareket eder.

Hareket varsa yaşam vardır.