Bekir Ağırdır’ın Türkiye tasviri

15 views
15 mins read
15 views
15 mins read

Oksijen TV’de yayımlanan program içinde Sevgili Bekir Ağırdır’ın yaptığı değerlendirme, son günlerde memlekette dönen tartışmalar arasında kapsam bakımından çok doğru, nadir alanlardan biriydi. Çünkü uzun süredir Türkiye’de siyasal tartışma ya sosyal medya reflekslerinin sığlığına ya da televizyon polemiklerinin gündelik köpüğüne sıkışmış durumda.

Oksijen TV’nin açmaya çalıştığı tartışma zemininin kıymeti de biraz burada zaten. Olan biteni yalnız aktörler üzerinden değil, daha büyük tarihsel ve yapısal hareketler içinden okumaya çalışıyor. Ağırdır’ın değerlendirmesi de bu yüzden yalnız CHP içi kriz ya da kurultay tartışması olarak okunamaz. Çünkü anlattığı şey daha büyük bir mesele: Devletin artık yalnız siyaseti değil, siyasal alanı ve toplumu yeniden biçimlendirmeye giriştiği bir eşik.

Üstelik bunu yaparken önemli bir noktaya işaret ediyor. Şöyle diyor Ağırdır:

“Bir yargıç dedi ki; arkadaş, delegenin iradesi sakatlandı.”

Aslında bütün tartışma burada düğümleniyor. Bu cümledeyle başlayan “hukuki” akıl yürütme, partinin kapatılmasına uzanan bir yol döşedi. Çünkü soru yalnız şu değil: Bir yargıç bunu diyebilir mi? Daha derindeki soru şu: Türkiye’de devlet hangi tarihsel anlarda siyasal alanı doğrudan yargı eliyle yeniden kurma ihtiyacı hisseder? Bu yalnız hukuki bir taşkınlık mı? Yoksa devletin daha derin bir refleksi mi çalışıyor?

Ağırdır haklı olarak bunun bir “sistem krizi” olduğunu söylüyor. Gerçekten de ortada bir sistem krizi var. Hukuk öngörülemez hale geliyor. Kurumlar kendi mantığını kaybediyor. Yargı, siyasetin üstüne doğru genişliyor. Olağanüstü yöntemler giderek olağan hale geliyor. Fakat tam da burada insanın aklına başka sorular geliyor. Belki mesele yalnız kurumların bozulması değil. Belki mesele, devletin tarihsel davranış repertuarının yeniden merkezileşmesi.

Çünkü Türkiye’de devlet ile siyaset arasındaki ilişki hiçbir zaman yalnız anayasal sınırlar içinde işlemedi. Cumhuriyet tarihi boyunca devlet yalnız yönetmedi; aynı zamanda nizam verdi. Ve çoğu zaman bunu krizler, müdahaleler, provokasyonlar, olağanüstü haller üzerinden yaptı. Ağırdır’ın dikkat çektiği “yargı eliyle siyaseti biçimlendirme” pratiği de aslında bu uzun sürekliliğin bugünkü biçimi gibi görünüyor.

Burada insanın aklına ister istemez, siyasetin geleneği düşüyor: Nizam krize girdiğinde bu ülkede çoğu zaman demokrasi değil, İttihatçılık imdada yetişiyor.

Belki de bugün yaşadığımız şey tam olarak bu sürekliliğin yeni bir evresi. Çünkü merkezileşme, güvenlikçilik, siyasal alanı olağanüstü yöntemlerle hizaya çekme, devletin kendisini toplumun üstünde konumlandırması… Bunlar yalnız bugünkü iktidarın icat ettiği yöntemler değil. Modern Türkiye devlet aklının tekrar tekrar başvurduğu refleksler.

Bu yüzden insan şunu sormadan edemiyor: Ağırdır’ın tarif ettiği kriz gerçekten yalnız bir kurumsal çözülme mi? Yoksa devletin kuruluş mantığının daha çıplak biçimde görünür hale gelmesi mi?

Faşizm üzerine büyük külliyatın yıllar önce söylediği şey belki tam da buydu: Kriz derinleştiğinde “liberal demokrasinin” örtüleri sıyrılır. Çünkü o örtüler yalnız özgürlük fikrini değil, sermaye diktatörlüğünün toplumdan gizlenmesini de sağlar. Hukukun tarafsızlığı, temsilin eşitliği, parlamenter denge, kuvvetler ayrılığı… Bunların tümü aynı zamanda düzenin kendisini doğal ve meşru gösterme mekanizmalarıdır. Fakat kriz büyüdüğünde, sermaye düzeni kendi örtülerini taşımakta zorlanır. Devlet giderek daha çıplak, daha güvenlikçi, daha merkezî biçimlere yönelir.

Belki bugün yaşadığımız şey tam da budur. Yalnız kurumların bozulması değil; “liberal” cumhuriyetin uzun süre örttüğü asli devlet karakterinin örtülerinden sıyrılması.

Burada belki eksik kalan nokta şu. Türkiye Cumhuriyeti yalnız merkeziyetçi bir devlet miydi? Yoksa kuruluşundan itibaren aynı zamanda sömürgeci bir tahakküm biçimi de taşıyor muydu? Kürt meselesi yalnız “çözülmemiş demokratik sorun” muydu mesela? Yoksa devletin siyasal, askerî ve ekonomik yeniden üretiminin kurucu eksenlerinden biri miydi?

Çünkü eğer mesele buysa, bugün yaşananları yalnız “otoriterleşme” diye tarif etmek eksik kalıyor. Kayyum yalnız kötü bir hukuk uygulaması olmuyor mesela; sömürgeci idarenin yönetim tekniğine dönüşüyor. Sürekli güvenlik hali yalnız ideolojik bir tercih olmuyor; devletin maddi işleyişinin parçası haline geliyor. Sınır ötesi operasyonlar yalnız dış politika olmuyor; içerideki siyasal konsolidasyonun ve tahakküm ekonomisinin uzantısına dönüşüyor.

Burada, Ağırdır’a sormak istediğim başka sorular da var. Türkiye’de kriz gerçekten sistemin arızası mı artık, yoksa sistemin çalışma biçimi mi? Çünkü bazen yaşadığımız şey kurumların bozulması değil, kurumların tarihsel karakterinin çıplaklaşması olabilir. Belki de bizi sarsan şey devletin değişmesi değil; uzun süre örtülü kalan asli reflekslerinin merkez sahneye çıkması.

CHP’ye yönelik müdahalenin toplumda yarattığı büyük sarsıntı da biraz buradan kaynaklanıyor olabilir. Çünkü ilk kez Cumhuriyetin kurucu sembollerinden biri, devletin uzun süre çevrede uyguladığı yöntemlerle yüzleşiyor. Devlet adeta kendi tekniklerini güncelliyor.

Ağırdır’ın önemli katkılarından biri de bugünkü krizi yalnız iç siyasetin dar alanında okumaması. Çin-Amerika geriliminden Gazze’ye, İran’dan Suriye’ye kadar uzanan büyük kırılmayı sürekli hissediyoruz konuşmasının içinde. Meseleyi yalnız Ankara’dan okumuyor. Dünyadaki sertleşmeyi Türkiye’nin içine dahil ediyor. Bu önemli. Çünkü bugün yaşadığımız şey yalnız Türkiye Cumhuriyeti’nin iç krizi olmayabilir.

Belki cumhuriyet yalnız kendi iç krizini yaşamıyor; küresel kapitalizmin yeni otoriter uygarlık biçimine eklemlenmeye çalışıyor.

Çünkü neoliberal dönemin çözülmesiyle birlikte yalnız Türkiye’de değil, dünyanın birçok yerinde devletler daha güvenlikçi, daha merkezî, daha sert yapılara dönüşüyor. Savaş yeniden ekonominin merkezine yerleşiyor. Jeopolitik gerilimler büyüyor. “Liberal demokrasi” fikri dünya ölçeğinde daralıyor. Ve bu yeni dönemde yalnız klasik baskı araçları değil, veri, algoritma ve dijital gözetim de devlet aklının parçası haline geliyor.

Belki burada asıl dikkat çekici olan şeylerden biri de şu: Yalnız sermaye değil, iktidar teknolojileri de küreselleşiyor artık. Bir zamanlar ulus devletlerin daha çok kendi tarihsel dinamikleriyle biçimlendiği çağdan, siyasal tekniklerin küresel dolaşıma girdiği başka bir çağa geçiyoruz. Veri yönetimi, dijital gözetim, davranış modelleme, algoritmik denetim, sürekli güvenlik hali… Bunlar artık tek tek ülkelere ait yöntemler değil; küresel bir siyasal repertuarın parçaları.

Üstelik bütün bunlar yalnız içeriden üretilmiyor. Saraya da çok iyi öğretiliyor. Çünkü ulus devletler küresel sermaye şebekesinin parçası oldukça, yeni çağın yönetim tekniklerini öğrenmek zorunda kalıyor. Veri yönetiminden dijital gözetleme sistemlerine, davranış modellemeden algoritmik denetime kadar uzanan bu yeni siyasal akıl artık yalnız yerel değil; küresel dolaşım halinde.

Bugün Silikon Vadisi’nde Palantir gibi şirketlerin geliştirdiği modellerle, dünyanın birçok yerinde yükselen yeni rejimler arasında doğrudan bir akrabalık var. Sürekli tehdit üretimi, sürekli gözetim, davranış haritalama, algoritmik denetim, kriminalize edilmiş siyaset, istihbaratlaşmış yönetim… Bunlar artık yalnız teknoloji meselesi değil; yeni çağın siyasal biçimi.

Bu yüzden insan ister istemez şu soruyu soruyor: Acaba bugün Saray rejiminin yöneldiği yer, klasik faşizmin tekrarından çok, küresel veri kapitalizmiyle birleşmiş yeni bir tekno-faşizm biçimi mi?

Çünkü artık mesele yalnız baskı değil. Toplumu sürekli veri akışı içinde izlemek, yönlendirmek, sınıflandırmak, risk olarak tanımlamak ve yönetmek. Belki ilk kez eski İttihatçı refleks ile yeni teknolojik tahakküm biçimleri aynı yerde birleşiyor.

Belki Sarayın sertleşmesini yalnız iktidar hırsıyla açıklamak da eksik kalıyor. Çünkü bir yandan yarattığı toplumsal yıkımın faturasından kaçmaya çalışırken, öte yandan yeni çağın uyum sorunlarının ağırlığı altında da bocalıyor olabilir. Neoliberal büyüme modelinin çözülmesi, küresel sermayenin yeni yönetim teknikleri, veri kapitalizminin yükselişi, jeopolitik sertleşme… Bütün bunlar eski devlet biçimlerini zorluyor. Belki bugün yaşadığımız şey biraz da bu yüzden diktatör değişimininde yeni dinamiklerine işaret ediyor. Eski yöntemlerle yönetemeyen ama yenisini de tam kuramamış bir iktidarın sertleşmesi.

Ve belki tam da bu yüzden bugün yaşadığımız şey yalnız bir rejim krizi değil.

Belki de ilk kez, eski devlet refleksleriyle yeni dijital tahakküm biçimlerinin birleştiği bir çağın içine giriyoruz.

Belki “yerli, milli” tekno-faşizmle tanıştığımız dönem tam da budur.