Mahir Sayın’ı on yedi yaşımdan beri tanırım. İlk sol örgütümün (TKKKÖ) şeflerinden biriydi, hatta birinci kalemiydi. Aradan yarım yüzyılı aşkın zaman geçti. İnsanlar değişti, örgütler dağıldı, dünya başka bir dünyanın enkazından yeniden kuruldu. Mahir Sayın ise seksen küsur yaşında hâlâ ömrünü vakfettiği dengeciliğin peşinde. Siyaset koridorlarında köşe kapmaca oynuyor. Hiçbir kapıyı bütünüyle kapatmadan, hiçbir tarafın öfkesini sonuna kadar üzerine çekmeden, sert konuşup yumuşak yere basmanın yolunu arıyor. Son yazısı bu eski hünerin yeni bir örneği. (https://siyasihaber10.org/akp-mhp-kendi-goruslerini-yasa-haline-getirdi-kurtlere-ve-tum-topluma-dayatiyor/)
Yazı ilk bakışta AKP–MHP iktidarının çıkardığı yasayı teşhir ediyor. Yasanın Kürt sorununu çözmek için değil, PKK’yi tasfiye etmek, muhalefeti bölmek, DEM Parti’yi iktidarın anayasa hesabına bağlamak ve Erdoğan rejimini kalıcılaştırmak için hazırlandığını söylüyor. Tahliye edilebilecek binlerce tutsağın özgürlüğünü olumlu buluyor; fakat bunun yasanın içine yerleştirilmiş dinamiti görmeye engel olmaması gerektiğini vurguluyor. Buraya kadar itiraz edilecek fazla bir şey yok. İktidarın “barış” ambalajı altında yürüttüğü tasfiye ve rejimi tahkim etme operasyonunu görmek için olağanüstü bir siyasal zekâ da gerekmiyor.
Fakat yazı bununla kalmıyor. Kalmadığı için de bir makale olmaktan çıkıp birkaç ayrı yazının üst üste yığıldığı bir metne dönüşüyor. Yasa eleştirisi, iktidarın üç ayaklı stratejisi, Öcalan’ın muhtemel planı, ulusal kurtuluş mücadelelerinin tarihi, reel sosyalizmin çöküşü, Şili’den Venezuela’ya dünya devrimleri, Türkiye sermayesinin gelişim evreleri ve antifaşist cephenin sınıfsal haritası aynı gövdeye dolduruluyor. Bunlar birbirinden tümüyle kopuk değil. Fakat aralarındaki bağ kurulmuş olmaktan çok, okurun kurmasına bırakılmış. Yazı ilerlemiyor, genişliyor. Her yeni başlık önceki hükmü derinleştirmek yerine onun çevresine yeni bir malzeme yığıyor.
Bu nedenle metne “yığma” demek düşünceye değil, kuruluşuna yönelik bir teşhis olur. Daha yumuşak söylersek, montajı tamamlanmamış birkaç yazı aynı gövdede duruyor. Daha açık söylersek, Mahir Sayın bildiği her şeyi bu yazıda söylemek istemiş gibi. Parmaklar düşüncenin hızına yetişmeye çalışmış; ardından metni dinlendirecek, tekrarları ayıklayacak ikinci bir okuma yapılmamış, sanki. Yazım yanlışları, rastgele büyüyen vurgular, birbirinin ayağına basan yan cümleler bunun görünen tarafı. “Yorgun parmaklar” derken kastım yalnızca bunlar değil. Asıl yorgunluk, siyasal düşüncenin kritik eşiğe geldiği anda eski refleksine dönmesinde beliriyor.
Metnin başında uzun bir tarihsel sicil sunuluyor. Kurtuluş geleneğinin Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkını, ayrı devlet kurma hakkı olarak koşulsuz savunduğu anlatılıyor. PKK’nin milliyetçi bir rakip değil, ortak mücadelenin dostu olarak görüldüğü hatırlatılıyor. Ödenen bedeller sıralanıyor. Bunların hiçbiri gereksiz bilgi değil. Fakat yazının içindeki işlevleri açık: Sayın, henüz eleştiriye başlamadan eleştirisinin Kürt karşıtlığı sayılamayacağını kanıtlamaya çalışıyor. Sicilini masaya koyup kendisine bir dokunulmazlık alanı açıyor. Sonra “yandaşlık şampiyonlarını”, kraldan çok kralcıları ve sürece pembe gözlüklerle bakanları eleştiriyor. Ne var ki metin ilerledikçe o pembe gözlüğün atılmadığı, yalnızca camına daha karmaşık bir teorik çerçeve takıldığı görülüyor.
Çünkü tartışılması gereken ilk metin, iktidarın yasası kadar Öcalan’ın 27 Şubat çağrısı. Bu çağrı yalnızca silahlı mücadelenin sona erdirilmesini önermiyor. (Buna kimsenin itirazı olamaz) PKK’nin ülkede kimlik inkârının çözülmesi ve ifade özgürlüğündeki gelişmeler sonucunda anlamını yitirdiğini söylüyor. Ayrı devletin yanı sıra federasyonu, idari özerkliği ve “kültüralist çözümleri” aşırı milliyetçi savruluşun sonuçları arasında sayıyor. Kürtlerin herhangi bir kolektif siyasal statüsünü tarif etmeden örgütün feshedilmesini ve “devlet ve toplumla bütünleşmesini” istiyor. Üstelik bunu Bahçeli’nin çağrısı ve Erdoğan’ın iradesiyle oluştuğunu söylediği iklime dayandırıyor.
Bu cümlelerin her biri vahim bir siyasal tercih içeriyor. Kürt sorunu bir ulusun kolektif hak ve statü sorunu olmaktan çıkarılıp genel bir demokrasi ve ifade özgürlüğü sorununa indirgeniyor. Kimliklerin kendilerini ifade etme ve örgütlenme hakkından söz ediliyor; fakat bu hakkın siyasal ve hukuki biçimleri tek tek reddediliyor. Statü yok. Özerklik yok. Federasyon yok. Kurucu halk kabulü yok. Kendi kaderini tayin hakkı yok. Geriye herkes için geçerli soyut bir demokrasi vaadi kalıyor. Bütün sosyalistler biliriz ki, soyut demokrasi kavramı hep kapitalist tahakkümün incir yaprağı olmuştur.
Çağrının sonuna eklenen “demokratik siyasetin ve hukuki boyutun tanınması” notu da bu siyasal feragatlerin karşılığını oluşturmuyor. Hangi hukuk? Hangi statü? Hangi anayasal güvence? Hangi kolektif hak? Bunların hiçbiri söylenmiyor. Buna karşılık örgütün feshi, silahların bırakılması ve devletle bütünleşme açıkça söyleniyor. Bir tarafta somut ve geri döndürülemez adımlar, öte tarafta içeriği belirsiz bir demokrasi beklentisi var. Buna müzakere denemez. Müzakere, karşılıklı yükümlülükler ve güvenceler ister. Güvence alınmadan tek taraflı ve geri döndürülemez bir tasfiyeye yönelmek siyasal teslimiyetin tarifidir.
Mahir Sayın tam burada susuyor. Daha doğrusu, susmak yerine Öcalan’ın söylemediği şeyleri onun adına söylemeye başlıyor. “Kanımca”, “muhtemelen”, “hesaplıyor olabilir” diyerek başka bir Öcalan metni kuruyor. Sayın’a göre; “Öcalan savaşı bitirip kadroları siyasal alana çekmek, Demokratik Cumhuriyet Partisi’ni kurmak, iktidarla muhalefet arasındaki dengeyi kullanmak, yeni anayasaya Kürtlerin tanınmasını sağlayacak bir madde koydurmak ve sonunda bir “kingmaker” konumuna gelmek istiyor. İktidarın Öcalan’ı kendi hesabına kullanmak isterken onun esiri hâline gelmesi bile mümkün! görülüyor.”
Bunların hiçbiri 27 Şubat metninde yok. Görüşme notlarında da yok. Bunlar açıklanan siyasetin çözümlemesi değil, Öcalan’a daha kabul edilebilir bir siyaset yazma çabası. Sayın, Öcalan’ın söylediğini tartışmak yerine söylemiş olmasını arzu ettiği şeyi onun gizli stratejisi olarak sunuyor. Her olumsuz veri “teferruat” sayılıyor. Öcalan’ın açık sözleri, Öcalan’ı korumak için yine Öcalan’ın varsayılan “gizli niyetleriyle” hükümsüzleştiriliyor!
Metnin temel ironisi burada; Sayın, iktidarı söyledikleri ve yaptıkları üzerinden yargılıyor; Öcalan’ı ise söylemediği varsayılan niyetler üzerinden aklıyor. Erdoğan ile Bahçeli’nin her cümlesini kanıt kabul ediyor. Öcalan’ın cümleleri karşısında perde arkasındaki büyük planı arıyor. İktidarın niyetini en kötü ihtimale göre, Öcalan’ın niyetini en iyi ihtimale göre okuyor. Aynı teraziyi iki tarafa uygulamıyor. Bir tarafa teşhir, ötekine tevil düşüyor.
Üstelik Sayın’ın kendi çözümlemesi, Öcalan’a yakıştırdığı stratejinin maddi koşullarını ortadan kaldırıyor. İktidarın Kürtlerle anlaşmaya mecbur olmadığını; AKP–MHP’nin güvenilmez, yayılmacı ve faşist bir blok olduğunu kendisi anlatıyor. Çıkarılan yasanın Kürtlerin kolektif haklarını tanımadığını, Öcalan’ın özgürlüğünü güvence altına almadığını, eski kadroların dönüşünü engellediğini, uygulamayı MİT, MGK ve Erdoğan’ın onayına bıraktığını kendisi gösteriyor. Hatta yasanın yeni anayasa oylamasında DEM Parti’ye karşı bir şantaj aracı olarak kullanılabileceğini de yazıyor.
Bütün bunlar doğruysa, Öcalan’ın hangi maddi güçle “kral yapıcı” olacağı sorulmalıdır. İktidar mecbur değilse neden taviz versin? Hukuk yoksa verilen sözün güvencesi nedir? Eski yapı dağıtılıp, yerine yeni silahsız bir güç inşa edilmediğine göre, pazarlık gücü nereden gelecektir? Karşı taraf bütün devlet aygıtını elinde tutarken, Kürt hareketi kendi örgütsel gücünü geri döndürülemez biçimde tasfiye ettiğinde kimin kimi esir alacağı bellidir. Sayın’ın analizinin mantıksal sonucu, Öcalan’ın derin bir strateji yürüttüğü değil, güvenilmez bir iktidara karşılıksız ve ağır bir teslimiyet adımı attığıdır. Fakat Sayın kendi düşüncesinin götürdüğü bu kapının önünde duruyor. İçeri girmiyor.
Yazının Ekim Devrimi’nden reel sosyalizmin çöküşüne, Küba’dan Nikaragua’ya, IRA’dan Zapatistalara uzanan tarihsel gezintisi de dikkatimizi başka yere çekip, bu duraksamanın üzerini örtmeye çalışıyor. Silahlı mücadelelerin dünya ölçeğinde tıkanması anlatılarak Öcalan’ın 1993’ten beri geliştirdiği çizgi tarihin zorunlu sonucu gibi sunuluyor. Böylece siyasal tercih, tarihsel kaçınılmazlığa dönüştürülüyor. Oysa koşullar bir tercihi açıklayabilir, onu doğru kılmaz. Silahlı mücadelenin sürdürülemez hâle gelmiş olması —ki bence de öyle— kolektif haklardan vazgeçmeyi zorunlu kılmaz. Barış istemek, karşılıksız tasfiyeyi kabul etmek anlamına gelmez. Silahsız siyasete geçmek, halkın siyasal statüsünü müzakere masasından kaldırmayı gerektirmez. Elbette temel sadakat öznemiz Kürd Milleti ise…
Sayın ne yapmalı faslına geçtiğinde ise, AKP–MHP iktidarının demokratikleşme sağlayamayacağını söylüyor ve bütün demokrasi güçlerine Emek ve Özgürlük İttifakı zemininde geniş bir antifaşist cephe kurmayı öneriyor. Bu tür öneriler son elli yılda sayısız kez ortaya atıldı. Türkiye solu bunları sembolik birlikteliklerin ötesine geçiremeyen biçimlerde kurdu ve her defasında başarısız oldu. Çünkü bu öneriler soyut, yol haritasından yoksun ve vitrinde güzel duran çağrılar olarak kaldı. Kalıcı bir başarı üretebilmiş örnekleri yok.
Bence Sayın da yazısında meselenin bu kısmıyla gerçekten ilgili değil. Antifaşist cephe çağrısı, Öcalan’ın somut çizgisini eleştirmekten kaçmanın çıkış kapısı olarak kullanılıyor. Sorun, yine üçüncü kişilere havale ediliyor. Öcalan’ın sorumluluğu ise, iktidarın kötü niyetinin gölgesinde kayboluyor.
Böyle bir yazı neden yazılır? Bence, bir yandan sürecin propagandistine dönüşmemek, öte yandan Öcalan ve Kürt hareketiyle açık bir kopuş yaşamamak için. “Ben iktidarın oyununu görüyorum” diyerek eleştirel itibar korunuyor. “Öcalan’ın uzun vadeli planı var” denilerek siyasal ve örgütsel ilişkiler güvenceye alınıyor. Ne teslimiyetin destekçisi olunuyor ne de teslimiyete adı konuyor. Kötü olunmuyor, fakat belirli bir mesafe de korunuyor. Bu mesafe eleştirinin Öcalan’a ulaşamayacağı yerde sona eriyor.
Oportünizm yalnızca makam aramak veya maddi çıkar sağlamak değildir. İlke ile pratik uyum arasındaki boşluğu güncel ilişkilere göre yönetmek de oportünizmdir. Dün savunulan kendi kaderini tayin hakkını bugün “uzun vadeli strateji” adına askıya almak, açık teslimiyet cümlelerini gizli bir planla açıklamak, eleştiri hakkını saklı tutup eleştirinin sonucundan kaçmak oportünist bir siyasal işlev görür. Siyaset koridorlarında köşe kapmaca bazen bir koltuk için değil, oyunun dışına düşmemek için oynanır.
Mahir Sayın seksen yaşında. Bir ömrün önemli bölümünü siyasete, örgütlü mücadeleye ve Kürt halkıyla dayanışmaya vermiş olması eleştiriyi hafifletmez. Tam tersine sorumluluğu ağırlaştırır. Bunca deneyimden sonra faşist bir iktidarın insafına bırakılan tasfiyeyi “uzun vadeli plan” diye açıklamak acemilik sayılamaz. Bu, yıllar içinde ustalaşmış bir denge sanatıdır. Keskin cümlelerle başlayıp hiçbir kesin siyasal sonuca varmama sanatı.
Yorgun parmaklar yalnızca kelimeleri yanlış yazmıyor. Aynı siyasal koridorda yıllardır dolaşmanın ezberini de tekrar ediyor. İktidarın oyununu teşhir ediyor, fakat Öcalan’ın teslimiyetini “teorinin” kalabalığına saklıyor. Kraldan çok kralcıları eleştirirken Öcalan’ı “kral yapıcı” mertebesine yükseltiyor.
Bunun adı eleştirel mesafe değil; mesafeli sadakat. Bunun adı siyasal sağduyu değil; dengecilik. Denge sanatı bazen düşmemek için gereklidir. Fakat sürekli ortada kalmak, sonunda hiçbir tarafta değilmiş gibi görünerek güçlü olana hizmet eder. Tarih yalnızca açıkça teslim olanları değil, teslimiyeti görüp adını koymayanları da kaydeder.