Sinan Cudi’nin Gerçek Sınavı

22 views
20 mins read
22 views
20 mins read

Sinan Cudi’nin “Yeni Dönemin Gerçek Sınavı” başlıklı yazısında (https://www.ozgurpolitika.com/haberi-yeni-donemin-gercek-sinavi-213954) dile getirdiği niyetlerin ve temennilerin önemli bir bölümünü paylaşıyorum. Toplumun kendi gücünü örgütlemesi, bekleyen değil kuran bir özne haline gelmesi, demokratik ilişkilerin gündelik yaşamın içine taşınması, insanların yalnızca toplantılarda değil hayatın kendisi içinde ortaklaşması gerektiğine benim de itirazım yok. Hatta bunların gerekli olduğunu düşünüyorum.

İtirazım başka yerde. Bana kalırsa yazı, tam da bunların gerçekleşeceği maddi ve siyasal zemini fazlasıyla soyutluyor. Niyet doğru olabilir ama niyet strateji değildir. Strateji, gerçek güç ilişkilerinden başlar. Cudi yazıya “Devlet ne yapacak?” sorusuyla başlıyor. Ama hangi devlet? Kürtler dört devletin egemenliği altında yaşıyor. Yazının kullandığı kayyum, demokratik siyaset, hukuk ve siyasal alan gibi referanslara bakınca burada esas olarak Suriye ve Türk devletlerinden söz edildiğini kabul etmek gerekiyor. Üstelik bugün tartıştığımız yeni siyasal sürecin merkezi de Türkiye. O halde adını koyalım: Karşımızda soyut bir “devlet” değil, Kürt meselesinin doğrudan tarafı olan Suriye ya da Türk devleti var.

Bu iki devletin bugünkü karakteri de önemsiz değil. Türkiye, anayasasında laik bir devlet. Ama uzun süredir iktidarın Sünni-İslamcı siyasal çizgisinin devlet ve toplum üzerindeki ağırlığı artıyor. Suriye’de ise bugün İslamcı köklerden gelen bir iktidar var ve yeni anayasal düzende İslam hukuku yasamanın temel kaynaklarından biri. Birisi kendisini seküler bir devlet olarak tarif ediyor, ötekinin İslamcı niteliği çok daha açık. Fakat Kürt meselesine gelince iki devlet arasında giderek daha sıkı bir çıkar ortaklığı oluşuyor. Ankara, SDF’nin Suriye’nin merkezi yapılarına entegrasyonunu ve ülkenin tek merkezli siyasal-askeri bütünlüğünü açıkça savunuyor; Şam yönetimi de aynı doğrultuda Kürtlerin özerk siyasal ve askeri alanını merkezi devlet içinde eritmeye çalışıyor. Türkiye bugün yeni Şam yönetiminin başlıca bölgesel müttefiklerinden biri. Birbirinden farklı iki rejim, ama Kürt meselesinde giderek Siyam ikizlerini andıran bir ilişki. Böyle bir tabloda “devlet ne yapacak?” sorusunun önemini azaltmak, daha başlangıçta bir gerçeklik problemi yaratıyor.

Burada daha temel bir sorun başlıyor. Cudi’nin metninde sömürgecilik yok. Sömürgeci devlet yok. Sömürge Kürdistan yok. Oysa PKK’nin tarihsel çıkış noktasında tam da bu tespit vardı. Hareketin kuruluş dönemindeki temel tezlerden biri Kürdistan’ın sömürge olduğu ve Kürt meselesinin bir ulusal kurtuluş sorunu olarak ele alınması gerektiğiydi. Bugünkü Öcalan paradigmasında ise kolonyal literatürün temel kavramları neredeyse görünmez hale gelmiş durumda. Cudi’nin metni de aynı kavramsal dünyanın içinde konuşuyor. Devlet var, toplum var, demokratik siyaset var, komün var, ortak yaşam var; ama sömürgeci egemenlik ilişkisi yok. Mesele bir kavramı kullanıp kullanmamak değil. “Sömürge”yi çıkarınca meselenin kendisini değiştiriyorsunuz. Sömürge gerçeğini çıkarınca geriye, kötü yönetilen bir ülkede daha demokratik mahalleler kurma problemi kalıyor. Oysa Kürt meselesi bundan ibaret değil.

Üstelik bugün teorik bir tartışmanın içinde de değiliz. PKK, Abdullah Öcalan’ın belirlediği yeni siyasal hat üzerinden Türk devletiyle yürütülen süreçte yalnızca kendi silahlı varlığının geleceği konusunda karar vermiyor. Bahçeli–Öcalan ekseninde gelişen süreç, Kürtlerin ve Türkiye’de yaşayan bütün toplumların geleceğini etkileyecek yeni bir siyasal ve hukuki düzenleme alanı yaratıyor. Bu nedenle “Devlet ne yapacak?” sorusunun ağırlığını azaltıp “Biz ne yapıyoruz?” sorusunu merkeze alma önerisi ilk bakışta çekici görünse de bana gerçekçi gelmiyor. Çünkü karşıdaki devletin ne yaptığı, bizim ne yapabileceğimizin sınırlarını her gün yeniden çiziyor.

Bunun ilk somut örneklerinden biri önümüzde duruyor. “Terörsüz Türkiye” süreci kapsamında hazırlanan 7595 sayılı Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun 10 Ağustos 2026’da kabul edildi, 18 Ağustos’ta Resmî Gazete’de yayımlandı. Teklifin ilk imza sahipleri arasında Numan Kurtulmuş, Devlet Bahçeli, Tülay Hatimoğulları Oruç ve Tuncer Bakırhan birlikte yer aldı. Yasa, PKK/KCK’yi kurma veya yönetme, örgüte üye olma, yardım etme, propaganda ve örgüt faaliyeti kapsamında işlenen çeşitli suçlar üzerinden özel bir erteleme ve işlem rejimi kuruyor. Yeni dönemin ilk büyük hukuki ürünlerinden biri, “terör” hukukunun tasfiyesi olmadı. O hukukun kategorileri korundu. İnsanların hangi dosyayla, hangi statüyle ve hangi şartlarla bu yeni rejimin içine gireceğini yine devlet belirliyor. TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş da bu yasayı doğrudan “Terörsüz Türkiye” sürecinin bir sonucu olarak tarif etti. Böyle bir tabloda “Devlet ne yapacak?” sorusu gerçekten eski bir alışkanlık mı? Devlet tam da önümüzde yeni dönemin hukukunu kurarken bu sorunun belirleyiciliğini azaltmak neden gerekli olsun?

Cudi devletin açıklamalarının peşinden koşmayı, alınan her kararın arkasındaki hesabı tartışmayı, giderek kendi siyasal gündemimizi karşı tarafın hamlelerine teslim etmek olarak görüyor. Bunun tehlikesini anlıyorum. Bütün siyasal enerjiyi Ankara’dan gelecek açıklamalara bağlamak elbette bir strateji olamaz. Ama diğer uç da aynı ölçüde sorunlu. Karşımızda sıradan bir siyasal rakip yok. Hukuk yapabilen, yasaklayabilen, belediyeye kayyum atayabilen, dernekleri ve kurumları denetleyebilen, mali kaynakları kontrol edebilen, güvenlik aygıtını kullanabilen egemen bir devlet var. “Karşı taraf ne yapacak?” sorusunu tali hale getirmek, ister istemez güç ilişkisini de tali hale getirmek anlamına geliyor.

Cudi’nin verdiği cevap komünleşmek. İnsanların yaşamı paylaşması, birbirinin sorununu bilmesi, birlikte düşünmesi, üretmesi ve karar alması gerektiğini söylüyor. Bir anmanın yeni toplumsal ilişkilere dönüşmesini, bir kültür festivalinin birlikte üretmenin zemini haline gelmesini, mahallede dayanışma ağları kurulmasını öneriyor. Bunlara kim itiraz eder? Ama tam burada başka bir soru başlıyor: Bunların hangisi komün, hangisi dayanışma faaliyetidir?

Bookchin’in komünalizmi tam da bu ayrım üzerinde yükselir. Onun için mesele insanların birbirleriyle daha sıcak ilişkiler kurması değildir. Esas soru güçtür: “İktidar nerede bulunacak? Toplumun hangi kesimi tarafından kullanılacak?” Bookchin’in daha da açık bir cümlesi var: “Halkın elinde tutulmayan iktidar, devlete bırakılmış iktidardır.” Ardından da iktidarın boşluk kabul etmediğini, ya halkın kurumlarında ya devletin kurumlarında somutlaşacağını söyler. Bu yüzden komün, iyi niyetli insanların bir araya gelmesi değildir. Komün karar yetkisidir, kurumdur, kaynaktır; kendi yaşamı üzerinde söz sahibi olma kapasitesidir.

Cudi’nin metnindeki temel eksiklerden biri burada. Toplumsal örgütlenmeden söz ediyor ama bunun nasıl siyasal güce dönüşeceğini anlatmıyor. İnsanların mahallede dayanışması değerlidir. Ama devlet okulun dilini belirliyorsa, belediyeye kayyum atayabiliyorsa, ekonomik kaynakları kontrol ediyorsa, hukuki statüyü tanımlıyorsa, o dayanışma hangi noktada gerçek karar gücüne dönüşecek? “Hadi komünleşiyoruz” demekle komünleşilemiyor.

Üstelik bu konuda tarihsel deneyimimiz de var. 1999’dan sonra silahlı çatışmanın yoğunluğunun önemli ölçüde düştüğü dönemler yaşandı. Eğer sorun esas olarak eski mücadele alışkanlıklarından kurtulamamak ve tabanda demokratik ilişkileri yeterince geliştirememek idiyse, neden o dönemlerde bugün tarif edilen model kalıcı ve güçlü bir toplumsal gerçekliğe dönüşmedi? Bu sorunun cevabı verilmeden “yeni dönem, yeni zihniyet” demek yeterli değil.

Bir başka sorun da Cudi’nin “biz” dediği öznenin belirsizliği. Kim bu “biz”? Yalnızca Bakur’daki Kürt toplumu mu? PKK çizgisindeki örgütlü kesimler mi? Kürtlerin tamamı mı? Türkiye’deki sosyalistler mi? Kadın hareketi, emek hareketi, LGBTİ hareketi, demokratik kurumlar da bunun içinde mi? Bakur ile Türkiye’nin batısı arasında geçirimsiz bir sınır yok. Kürtler ve Türkler aynı kentlerde, mahallelerde, üniversitelerde, fabrikalarda, sendikalarda yaşıyor. Kürt toplumunun kendi içinde komünleşmesi, Türk toplumuyla kurulacak ilişkinin sorununu çözmüyor. Türk sosyalistleri kendi komünlerini, Kürtler kendi komünlerini mi kuracak? Bu iki paralel toplumsallık nasıl ortak bir siyasal güce dönüşecek?

Daha zor soru şu: Türk toplumu devletin Kürt politikasının toplumsal dayanağı ve potansiyel sopası olmaktan nasıl çıkarılacak? Çünkü devlet yalnızca polisinden, askerinden ve mahkemesinden ibaret değildir. Devletin ideolojik ve toplumsal dayanakları vardır. Milliyetçilik bunlardan biridir. Kürtler ne kadar iyi örgütlenirse örgütlensin, Türk toplumunun önemli bir kesimi devletin güvenlik söyleminin arkasında tutulabiliyorsa, ortada hâlâ çözülmemiş büyük bir güç problemi vardır. Komünleşme bunu nasıl değiştirecek? Cudi’nin metninde bu sorunun cevabı yok.

Dahası, elimizde çok yakın ve çok acı bir deneyim var: Rojava. Kuzey ve Doğu Suriye’de Kürtlerin öncülüğündeki yönetimler on yılı aşkın süre boyunca eğitimden yerel yönetime, kültürden ekonomiye ve sağlığa kadar merkezi devletten farklı kurumlar geliştirdi. Bunun en görünür alanlarından biri eğitimdi. Kürt çocukları bütün eğitimlerini Kürtçe görebiliyordu. Bugün ise merkezi Suriye devletinin yeniden ağırlık kazanmasıyla Kürtçe eğitim üç ders saatine kadar gerilemiş durumda; matematik ve fen gibi temel dersler Arapça yürütülüyor. Eylül 2026’da öğrenciler buna karşı sokaklarda protesto düzenledi. Reuters’ın aktardığına göre bu öğrenciler, önceki sistemde eğitimlerini bütünüyle Kürtçe alan bir kuşaktan geliyor. Bundan daha acı bir tarihsel ironi düşünmek zor. Bir halkın çocukları dün bütün eğitimini kendi dilinde görürken bugün aynı sokaklarda kendi dilinde eğitim hakkı talep etmek zorunda kalıyorsa, mesele yalnızca “bazı kazanımların zayıflaması” değildir. Kurulmuş bir alternatif eğitim düzeni buharlaşmıştır.

Geride hangi tabelanın, hangi kurulun, hangi bürokratik birimin kaldığını tartışmak bu temel gerçeği değiştirmez. Bir eğitim sisteminin özü binası değil, eğitim dilidir. Anadilde bütünlüklü eğitim ortadan kalkmışsa en önemli kazanımlardan biri de ortadan kalkmıştır. İşte bu deneyim Cudi’nin “komünleşme” çağrısına çok önemli bir soru yöneltiyor: Komünü kurmak yetiyor mu, kurulan komünü kim koruyacak? Rojava’da problem komün kurulamaması değildi. Eğitim sistemi vardı, yerel kurumlar vardı, ekonomik ve toplumsal yapılar vardı. Problem, güç dengesi değiştiğinde bu yapıların hangi siyasal güçle korunacağıydı.

Bookchin’in güç meselesinde ısrarı tam burada anlam kazanıyor. Toplumsal dayanışma ile siyasal güç aynı şey değil. Bir kurumun var olması ile kendi varlığını koruyabilecek güce sahip olması da aynı şey değil. Bu nedenle Cudi’nin “Biz ne yapıyoruz?” sorusuna itiraz etmiyorum. Tam tersine bu soruyu gerekli buluyorum. Ama “Devlet ne yapacak?” sorusunun karşısına koyulduğunda eksik buluyorum. Doğru soru belki de şudur: Devlet ne yapıyor, biz ne yapıyoruz ve bizim yaptığımız şey devletin kurduğu güç ilişkisini gerçekten değiştirebiliyor mu?

Çünkü yeni dönemin sınavı yalnızca daha çok insanı bir araya getirmek olmayacak. O insanların kendi yaşamları üzerinde gerçek karar gücü kazanıp kazanamadığı olacak. Kendi dilinde eğitim yapabiliyor mu? Kendi kurumunu koruyabiliyor mu? Kendi ekonomik ve toplumsal kaynakları üzerinde söz sahibi olabiliyor mu? Devlet o kurumlara yöneldiğinde onları savunabilecek toplumsal ve siyasal güç oluşmuş mu? Ve bütün bunlar yapılırken Türk toplumuyla devletin milliyetçi politikasını zayıflatacak ortak bir siyasal alan kurulabiliyor mu? Bunlar cevaplanmadan “komünleşme” bir stratejiden çok temenni olarak kalabilir.

Cudi “Karşı taraf ne yapacak?” sorusunun belirleyiciliğini azaltıp “Biz ne yapıyoruz?” sorusunu siyasetin merkezine yerleştirmeyi öneriyor. Ben ise bu iki sorunun birbirinden koparılamayacağını düşünüyorum. Çünkü bizim ne yapabileceğimizi anlamanın yolu yalnızca kendimize bakmaktan geçmiyor. İçinde hareket ettiğimiz iktidar ilişkisini de görmek gerekiyor. Devleti de, sömürge ilişkisini de, güç meselesini de.