Şeflik bir sebeb mi, bir sonuç mu?

20 views
14 mins read
20 views
14 mins read

A. Halûk Ünal

Bazı şeyler vardır, ortaya çıktığında şaşırtmaz. Çünkü aslında çoktan oradadır; sadece görünür hale gelmiştir. Şeflik de çoğu zaman böyledir. Bir anda doğmaz, birikir. Ve ortaya çıktığında çoğu zaman bir sorun olarak değil, bir çözüm olarak kabul edilir.

Şebnem Oğuz’un Gazete Solfasol’da yayımlanan “Sol İçinde Bir Burjuva Siyaset Biçimi: Şeflik” başlıklı yazısı, sol içinde uzun zamandır bilinen ama çoğu zaman yanlış yerden tartışılan bir ilişki biçimini yeniden gündeme getiriyor.


Hepimizin tanıdığı bir şey bu; adı çoğu zaman konmayan, konduğunda ise kişilere indirgenen bir iktidar hali. Oysa metnin yaptığı önemli bir müdahale var: şefliği bir karakter meselesi olmaktan çıkarıp bir işleyiş biçimi olarak tarif etmek.


Patronaj, bilgi tekeli, aracılık ve manipülasyon gibi teknikleri yan yana getirdiğinde, karşımıza artık bir “hata” değil, belirli koşullarda tekrar tekrar üretilen bir ilişki formu çıkıyor. Bu, tartışmayı kişilerin niyetinden alıp ilişkilerin yapısına yerleştirdiği için önemli.

Ama tam da bu noktada metin kendini sınırlandırıyor. Şefliğin nasıl kurulduğunu gösteriyor, fakat neden ortaya çıktığı sorusunda geri çekiliyor. Daha çok eksikliklerden söz ediyor: tanımsız yetkilerden, zayıf mekanizmalardan, kurumsal boşluklardan. Oysa mesele yalnızca eksik olan değil, kurulu olanın kendisi de olabilir. Çünkü bazı durumlarda sorun boşlukta değil, tam tersine fazlalıkta; yani belirli bir örgütlenme biçiminin kendi iç mantığında.

Şeflik çoğu zaman bir arıza değil, bir sonuç olarak belirir. Özellikle merkezileşmiş yapılarda bu sonuç neredeyse kaçınılmaz bir eğilimdir. Çünkü merkez yalnızca karar alan bir yer değildir; aynı zamanda zamanı sıkıştıran, süreci hızlandıran ve fark edilmeden sözün dolaşımını daraltan bir odaktır.
Yatay mekanizmalar kurulabilir, denge unsurları eklenebilir; fakat merkez bir kez meşruiyet üretmeye başladığında, o meşruiyet giderek merkezde birikir ve zamanla başka hiçbir kaynağa ihtiyaç duymadan kendini yeniden üretir. Bu yüzden mesele çoğu zaman niyetle açıklanamaz; sorun, kullanılan modelin kendisinde düğümlenir.

Burada asıl soru belirir: gerçekten yanlış olan şey bazı tekniklerin kötü kullanımı mıdır, yoksa bu teknikleri sürekli yeniden üreten örgütlenme biçimi midir?

Bu soruyu ciddiye almak için bir adım daha geri gitmek gerekir. Her siyasal yapı güç üretmek zorundadır ve güç ancak belirli bir koordinasyonla işler hale gelir. Bu koordinasyon ihtiyacı ise neredeyse kaçınılmaz biçimde bir merkez eğilimi yaratır. Dahası, bu sadece iç dinamiklerden kaynaklanmaz. Devletin sürekli hız talep eden, tepkiyi tekleştiren ve dağılmayı cezalandıran yapısı, siyasal örgütlenmeleri de benzer bir ritme zorlar. Bu ritim içinde merkez çoğu zaman bilinçli bir tercih olmaktan çıkar, bir refleks halini alır. Ve tam bu noktada şeflik, bir sapma olarak değil, bu refleksin yoğunlaşmış biçimi olarak geri döner.

Ama mesele burada da bitmez. Çünkü bu sürecin yalnızca yapısal değil, aynı zamanda insani bir zemini vardır. Şeflik, yalnızca yukarıdan kurulan bir iktidar ilişkisi değil, aynı zamanda aşağıdan beslenen bir ihtiyaç biçimidir.

Kolektif düşünmenin zorlaştığı, tartışmanın uzadığı ve kararın geciktiği anlarda insanlar çoğu zaman daha iyi bir karar aramaz; daha hızlı ve daha net bir karar arar. Belirsizlikle yaşamak zorlaştıkça, birinin o belirsizliği kesip atması rahatlatıcı hale gelir. Aynı şekilde güvenin zayıf olduğu zeminlerde insanlar doğrudan ilişki kurmak yerine bir aracı üzerinden konuşmayı tercih eder; çünkü doğrudan ilişki risklidir, çatışma içerir. Oysa aracı, bu riski filtreler ve ilişkiyi görünürde daha güvenli hale getirir.

Benzer bir durum sorumlulukta da ortaya çıkar. Kolektif olmak, yalnızca birlikte karar almak değil, o kararın yükünü de birlikte taşımaktır. Bu yük ağırlaştığında insanlar onu paylaşmak yerine çoğu zaman devretmeye meyleder. Çünkü karar almak risk almak, hata yapmak görünür olmak demektir. Şeflik tam burada devreye girer; yükü üstlenir, ama aynı anda yetkiyi de biriktirir. Buna çoğu zaman itiraz edilmez, çünkü kısa vadede rahatlatıcıdır. Ve bu rahatlama, şefliğin en güçlü meşruiyet kaynaklarından birine dönüşür.

Bütün bunlara korku eşlik eder. Dağılma korkusu, yalnız kalma korkusu, başarısız olma korkusu… Bu korkular merkez fikrini yalnızca kabul edilebilir kılmaz, çoğu zaman gerekli gösterir. “Birinin toparlaması” gerektiği fikri tam da burada kök salar.

Şeflik bu noktada yalnızca bir çözüm değil, bir sığınak haline gelir. Bildiğimiz, tanıdığımız bir dünyanın güven verici kucağıdır. Yeniye, bilinmeyene ve dolayısıyla tekinsiz olana izin vermez. Sınırları çizer, rolleri dağıtır, belirsizliği kapatır. Sağlam görünür, çünkü değişimi sınırlayarak istikrar üretir. Bu yüzden insanlar sadece şefe boyun eğmez; çoğu zaman ona yaslanır.

Ama tam da bu nedenle, şefliğin sağladığı güven, aynı zamanda düşünmenin ve dönüşmenin sınırını çizer.

Böylece şeflik yalnızca dayatılan bir ilişki değil, aynı zamanda çağrılan bir çözüm haline gelir.

Bu görülmediğinde eleştiri eksik kalır. Çünkü insanlar her zaman yataylığı istemez; bazı anlarda merkezi tercih eder. Merkez belirsizliği kapatır, süreci hızlandırır, yükü üstlenir. Bu yüzden işlevseldir. Ama aynı işlev, zamanla kolektifin düşünme kapasitesini daraltır, ilişkileri dolaylı hale getirir ve siyaseti giderek bir yönetim tekniğine indirger.

Bu noktadan sonra mesele değişir. Artık soru “şefliği nasıl ortadan kaldırırız” değildir. Soru şudur: bu ihtiyaçları nasıl başka biçimlerde örgütleriz?

Çünkü merkez olmadan güç üretilemez, ama merkez kurulduğunda güç birikme eğilimi gösterir. Bu gerilim ortadan kaldırılamaz; ancak farklı biçimlerde düzenlenebilir. Merkezin sabit bir otorite değil, geçici bir işlev olarak kurulması bu açıdan bir imkan açar. Yetkinin elde toplanmaması, dolaşıma sokulması; görevlerin kalıcılaşmaması, devredilmesi; bilginin saklanmaması, yayılması… Bunlar yalnızca teknik önlemler değil, gücün donmasını engelleyen siyasal tercihlerdir.

Yine de bu yeterli değildir. Çünkü mesele yalnızca örgütlenme biçimi değil, aynı zamanda alışkanlıktır. Hepimiz dikey ilişkiler içinde şekillenmiş zihinlerle hareket ederiz. Bu yüzden merkezsiz düşünmek kadar, merkezsiz davranmak da öğrenilmesi gereken bir şeydir.

Bu nedenle şeflik bir sapma olarak değil, bir semptom olarak görülmeli. Ve semptomu ortadan kaldırmanın yolu onu bastırmak değil, onu üreten gerilimi görünür kılmak ve sürekli dengelemeye çalışmaktır.

Belki de asıl mesele tam burada başlar:
Güç ve koordinasyonu yeniden tanımlamak.

Çünkü sorun gücün varlığı değil, nasıl kurulduğu. Koordinasyonun kendisi değil, hangi ilişki biçimleri üzerinden işlediği. Güç, eğer biriken ve elde tutulan bir şey olarak kuruluyorsa, kaçınılmaz olarak merkezileşir ve kendini yeniden üretir. Zamanla bir araç olmaktan çıkar, kendi başına bir amaç haline gelir. Bu noktada artık kararlar ihtiyaçlardan değil, merkezin sürekliliğinden beslenir.

Oysa başka bir imkan var. Gücün biriktirilen değil dolaştırılan, elde tutulan değil devredilen bir ilişki olarak kurulması. Bu durumda merkez bir yer değil, bir geçiş olur. Sabit bir konum değil, sürekli el değiştiren bir işlev. Koordinasyon ise itaat üzerinden değil, karşılıklı bağımlılık ve açıklık üzerinden kurulur. Bu kolay bir yol değil. Çünkü bu, sadece yapıyı değil, alışkanlıkları da dönüştürmeyi gerektirir.

Asıl zorluk burada başlar. Çünkü mesele yalnızca örgütlenme değil, aynı zamanda zihindir. Gücü tutmaya alışmış bir zihin için onu devretmek zayıflık gibi görünür. Oysa tam tersine, gücü devredebilmek, onu yeniden üretebilmenin tek yoludur.

Şeflik tam da bu dönüşümün yokluğunda ortaya çıkar. Gücün biriktiği, koordinasyonun daraldığı ve ilişkinin tek bir merkezde düğümlendiği her yerde yeniden doğar.

Bu yüzden şefliği aşmanın yolu onu teşhis etmekle sınırlı kalamaz. Onu mümkün kılan güç anlayışını değiştirmek gerekir. Çünkü sorun kişilerde değil, gücün kendisini nasıl düşündüğümüzdedir.