Mem Ararat: Sanat ve sanatçı kimin mülküdür?

53 views
15 mins read
53 views
15 mins read

A. Halûk Ünal

Dün Mem Ararat etrafında koparılan tartışmayı izlerken dikkatimi çeken ilk şey şuydu: Ortada sanat tartışması yoktu. Kimse müziği konuşmuyordu. Şarkılarının estetik gücü konuşulmuyordu. Kürt müziğine ne kattığı konuşulmuyordu. Vokal dünyası, yorumu, müzikal yönelimi, yarattığı dil konuşulmuyordu. Hatta başarısızlıkları bile sanat düzleminde tartışılmıyordu.

Onun yerine aidiyeti tartışıldı. Kimin yanında durduğu tartışıldı. Kazandığı para tartışıldı. Konserleri tartışıldı. Kimlerle ilişki kurduğu tartışıldı. Bir sanatçının yaratıcı üretimi değil, politik sadakati muhasebe konusu yapıldı.

Bu aslında bütün meselenin özeti gibiydi.

Çünkü sanatın geri çekildiği yerde geriye mülkiyet tartışması kalıyor. Estetik yargının yerini ahlaki sorgu alıyor. Şarkının kendisi değil, şarkıcının hizası önem kazanıyor. Ve insan ister istemez şu soruyu soruyor: Sanatçı kimin mülküdür?

Bir halkın mı? Bir örgütün mü? Politik bir cemaatin mi? Mücadelenin mi?

Türkiye’de devrimci-politik hareketlerin sanatçıyla ilişkisi uzun zamandır tam da bu zeminde kuruldu. Bu yalnız PKK geleneğine özgü bir mesele değil. Türkiye solunun neredeyse tamamına sinmiş eski bir refleks bu. Özellikle 70’lerden 90’lara uzanan dönemde sanatçıya kontrollü bir alan açıldı. Şarkı söyleyebilirdi ama çizilen sınırların içinde kaldığı sürece. Halktan söz edebilirdi ama halk adına konuşan politik merkezin otoritesini sorgulamadığı sürece. Öfkeli olabilirdi ama yönü belirlenmiş bir öfke taşıdığı sürece.

Çünkü devrimci hareketlerin önemli bir kısmı sanatı hiçbir zaman özerk bir alan olarak görmedi. Sanatı bir araç olarak gördü. Moral taşıyan bir araç. Kitle taşıyan bir araç. Propaganda taşıyan bir araç. Bunun sonucu olarak sanatçıya da çoğu zaman bağımsız bir yaratıcı özne gibi değil, davanın kültürel militanı gibi yaklaşıldı.

Bugün birçok politik çevrenin anlamadığı nokta tam da bu. Bir sanatçıdan sürekli “doğru yerde durması” bekleniyor. “Doğru yer” neresi? Tarihen, sol iktidarların, örgütsel yapıların tanımladığı tek doğru yer görmedim. Doğru yer diye sunulan şey çoğu zaman örgütün ya da politik merkezin kontrol alanıydı.

Mem Ararat tartışmasında ortaya çıkan öfkenin altında biraz da bu var. İnsanlar yalnız bir sanatçının sözlerine tepki vermedi. Kendileri adına konuştuğunu düşündükleri bir figürün çizginin dışına çıkmasına öfkelendiler. Çünkü bazı politik kültürlerde sanatçı birey olarak görülmez. Kolektif aidiyetin vitrini gibi görülür. Böyle olunca sanatçının özel hayatı bile kamusal mala dönüşür. Kiminle konuştuğu, ne söylediği, kimi eleştirdiği sürekli denetlenir. Özellikle sosyal medya çağında bu denetim çok daha saldırgan hale geldi. Eskiden parti komiteleri vardı, şimdi dijital mahalle baskısı var. Eskiden rapor yazılırdı, şimdi linç kampanyası örgütleniyor.

Ama burada daha derin bir mesele var. Çünkü sözünü ettiğimiz sanatçı sıradan bir toplumun içinden çıkmıyor. Kürt toplumunun içinden çıkıyor. Yani kolonyal baskı altında yaşayan bir toplumun içinden. Bu durum her şeyi değiştiriyor.

Çünkü sömürge toplumlarda sanatçı yalnız sanatçı değildir. Aynı zamanda dilin taşıyıcısıdır. Hafızanın taşıyıcısıdır. Bastırılmış kimliğin görünür yüzüdür. Özellikle Kürtler gibi uzun süre dili yasaklanmış, kültürü bastırılmış toplumlarda sanatçıya olağanüstü tarihsel anlamlar yüklenir. Bir şarkıcı bazen yalnız şarkıcı olmaz; bir halkın yaralı hafızasının sesi haline gelir.

Ama tam da bu nedenle sömürge toplum sanatçısıyla sağlıklı ilişki kurmakta zorlanır. Çünkü toplum bir taraftan sanatçıya büyük sevgi duyar, diğer taraftan onu temsil yükü altında ezer. Ondan yalnız iyi sanat üretmesi beklenmez. Aynı zamanda kusursuz politik refleks göstermesi beklenir. Doğru yerde durması, doğru insanlara yakın olması, doğru insanları eleştirmesi, bazı konularda konuşup bazı konularda susması beklenir. Böylece sanatçı giderek insan olmaktan çıkarılıp kolektif kimliğin taşıyıcısına dönüştürülür.

Üstelik burada asıl mesele politik karşı-ekosistemlerin ne kadar büyük olduğu da değil. Bir hareketin milyonlara ulaşması, devasa medya ağı kurması, geniş bir toplumsal etki yaratması tek başına yeterli değil. Asıl soru başka yerde başlıyor: Bu ekosistem kendi sanatçılarının güçlü yetişmesi için ne yapıyor? Genç sanatçıların yalnız propaganda üreticisine dönüşmeden gelişebilmesi için nasıl imkanlar yaratıyor? Onların ekonomik ve estetik özerkliği için hangi mekanizmaları kuruyor?

Çünkü sanatçı yalnız sloganla yaşamıyor. Kirasını ödemek zorunda. Kendini yenilemek zorunda. Yeni insanlar görmek, yeni müzikler duymak, yeni estetik alanlarla temas etmek zorunda. Eğer bir toplum ya da politik hareket kendi sanatçısına bağımsız üretim alanı açamıyorsa, onu kaçınılmaz olarak kültür endüstrisinin içine itiyor demektir. Sonra da aynı sanatçının piyasa ile ilişki kurmasına öfkeleniyor.

Bu aslında trajik bir ikiyüzlülük üretiyor. Hem sanatçının kültür endüstrisine temas etmek dışında gerçek bir seçeneği olmasın istiyoruz, hem de ondan kusursuz politik sadakat bekliyoruz. Hem piyasaya mahkum bırakıyoruz, hem de piyasanın içine girdiği için onu ahlaki sorgunun konusu yapıyoruz. Beklentiyi karşılayamazsa da linç ediyoruz.

Tam da burada dönüp şu soruyu yeniden sormak gerekiyor: Sanat nedir?

Çünkü bütün gerçek sanat eserlerinin bazı ortak tarafları vardır. Dünyaya bakarlar ama onu yalnızca taklit etmezler; baktıkları dünyayı yeniden kurarlar. Ve bunu yaparken güçlü sorular sorarlar. Var olan ezberleri bozarlar. İnsanları rahatlatmaktan çok rahatsız ederler. Bu yüzden gerçek sanat yalnız karşı tarafa değil, kendi mahallesine de ayna tutar. Hatta bazen en sert eleştiriyi kendi tarafına yöneltir.

Propaganda ise soru sormaz. Cevabı baştan bilir. Hakikati aramaz; hakikati ilan eder. Karmaşıklığı sevmez. Çelişkiyi sevmez. İnsan ruhunun karanlık bölgelerini sevmez. Çünkü amacı anlamak değil, yönlendirmektir. Bu nedenle propaganda metinlerinde insanlar çoğu zaman canlı karakterler değil, fikir taşıyıcılarına dönüşür. İyi tamamen iyidir. Kötü tamamen kötüdür. Şüphe zayıflık sayılır. İç çatışma gereksiz görülür.

Sanat ise tam tersine belirsizlikten beslenir. Gerçek bir roman, gerçek bir şiir, gerçek bir şarkı insanın içindeki düğümleri açmadan oluşmaz. Bu yüzden büyük sanat eserleri kolayca sahiplenilemez. Çünkü onların sadakati örgütlere değil, hakikatedir.

“Toplum için sanat” adına önümüze sürülen üretimlerin büyük kısmına dönüp yeniden bakmak gerekiyor. Özellikle son elli yılda “devrimci sanat” etiketiyle dolaşıma sokulan işlerin önemli bir bölümü bugün estetik olarak neredeyse taşınamıyor. Çünkü bunların çoğu sanat eseri değil, slogan estetiğiydi. İnsan ruhunu anlamaya çalışan eserler değil, doğru fikri tekrar eden politik broşürlerdi. Karakter yoktu, iç gerilim yoktu, hayatın karmaşıklığı yoktu. İyi tamamen iyiydi, kötü tamamen kötüydü. İnsan değil şema vardı.

Bunun tarihsel atası da büyük ölçüde Sovyet Jdanovculuğudur. Stalinist propaganda estetiği sanatı hakikati araştıran bir alan olmaktan çıkarıp ideolojik eğitim aparatına çevirdi. Sanatçıdan insan ruhunun derinliklerini anlaması değil, doğru çizgiyi temsil etmesi beklendi. Bunun sonucu olarak devasa miktarda “politik olarak doğru” ama sanatsal olarak ölü üretim ortaya çıktı.

Neyse ki bütün bu enkazın arasında başka bir damar da vardı. O yüzde onluk kısım hâlâ ayakta. Çünkü gerçek sanat en ağır ideolojik baskı altında bile tamamen teslim olmuyor. Kendi haysiyetini bir şekilde koruyor.

Banksy’nin kısa süre önce yaptığı heykel bu yüzden çok çarpıcıydı. Çünkü heykel belirli bir ideolojiyi değil, ideolojilerin insanı nasıl körleştirdiğini gösteriyordu. İnsan yüzünü kaybetmiş, sloganın içinde erimiş, düşünme yeteneğini kolektif kimliğe teslim etmiş bir figür vardı ortada. Eserin rahatsız edici tarafı tam da buydu. Sağcıyı da rahatsız ediyordu, solcuyu da. Milliyetçiyi de rahatsız ediyordu, devrimciyi de. Çünkü gerçek sanat propaganda gibi yalnız karşı tarafı hedef almaz. Dönüp kendi tarafına da sert sorular sorar.

Belki de asıl trajedi burada yatıyor. Devrimci hareketler yıllarca devleti eleştirdi ama çoğu zaman devlet gibi düşündü. Devletin istediği “makbul sanatçı” ile onların istediği “makbul devrimci sanatçı” arasında bazen yalnız bayrak farkı vardı. İkisinin de tahammül edemediği şey aynıydı: kendi sesi olan insan.