Kurucu bir program için -II- : Özerk Sanat Kurumu

102 views
22 mins read
102 views
22 mins read
Bilindiği gibi Demokrasi Konferansı Haziran 2021 de İstanbul’da toplandı. Girişim sekreteryası Konferans’a sunulan 21 farklı alan tebliğini bir kitap olarak kamu oyuna da sundu. 
Demokrasi Konferansının bizce en büyük başarısı, Türkiye sol tarihinde ilk kez 220 bileşeni, böyle bir çaba için bir araya getirebilmesiydi.
İnancımız o ki, bu tebliğlerin tamamı, kendi alanlarında, “nasıl bir Türkiye” inşa etmek istediklerini de somutlayabilseler, elimizde solun büyük kesimini kucaklayabilecek bir “halkçı Türkiye inşa programı” olacaktı. Solun, reaksiyoner bir çizgiden, toplum karşısında kurucu bir iradeye dönüşmesinin de gerek şartı, bizce bu.
Biz de bu kitaptan ilk olarak sorun dökümünün ötesine geçen ekonomi tebliğini, “Kurucu bir program için -I- : Ekonomide Demokrasi” başlığıyla “editoryal” sayfalarımızda yayınladık.
Seçim yaparken, tebliğlerin salt kendi alanlarındaki sorunların dökümünü yapmanın ötesine geçen, somut perspektif ve/veya çözüm önerenleri tercih ettiğimizi söyledik.
Aynı kritere uyan bir diğer tebliğ, “Sanat alanı”nın kaleme aldığı metin. 
Bu hafta sonu CHP’nin “Kültür ve Sanat Stratejileri” başlığıyla bir forum çalışması yaptığını duyduk. Bu tartışmaya da bir girdi olması dileğiyle metni paylaşıyoruz. 
Editoryal

14 Haziran 2021

Sanat Alanı tebliğ yazım grubu : Gül Göker (Tiyatro), Özge Ç. Denizci (Müzik) Enis Rıza Sakızlı (Sinema) , Mesut Varlık (Edebiyat), Şenol Tiryaki (Tiyatro) , Özgür Karaduman (Tiyatro), A.Halûk Ünal (Sinema)

Demokrasi Konferansı’nın Değerli Katılımcıları,

Türkiye’de, tarihi boyunca, sanatın, sanatçıların, hatta sanat yatırımcı ve destekçilerinin başı hep dertte olmuştur. Üstelik ne yazık ki bu, kanıksanmış bir durumdur. 

Oysa bir ülkenin hayat damarlarından biri olan “Sanat”, içinde üretildiği toplumun daima sınırlarını zorlar. 

Şimdi, Türkiye’de yaşayan bizler olarak, alınması gereken mesafeyi görmemiz adına izninizle bir alıntı paylaşmak isteriz: 

“Herhangi bir devletin siyasi propagandasını yapan, herhangi bir ırk ve milleti tezyif eden, dost devlet ve milletlerin hissini rencide eden, din propagandası yapan, milli rejime aykırı olan, siyasi, iktisadi ve içtimai ideoloji propagandası yapan, umumi terbiye ve ahlaka ve milli duygularımıza mugayir bulunan, askerlik şeref ve haysiyetini kıran ve askerlik aleyhinde propaganda yapan, memleketin inzibat ve emniyeti bakımından zararlı olan, cürüm işlemeye tahrik eden, içinde Türkiye aleyhinde propaganda vasıtası olacak sahneler bulunan ve ayrıca zaman geçmesiyle yıpranmış ve perde üzerinde gözleri yoracak derecede eskimiş olan filmlerin gösterimine müsaade edilmez.” 

Bu alıntı, Türkiye’de 1939’da çıkartılan “Sansür Nizamnamesi”nden alındı!

2003 yılına kadar da başta sinema ve müzik olmak üzere, sanatın bütün alanlarında tabir caizse “kırmızı kitap” işlevini gördü. Cumhuriyet’in kurucu kodları (ya da bu bahane edilerek), böylece yaratım ve sanat alanına taşınmış oldu.

2003-2010 yılları arasında Avrupa Birliği yasaları da, uygulamada Türk devlet geleneğine uyarlandı ve yasadan beklenen, AB’deki imkanlar büyük ölçüde sağlanmadı.

Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana yazılmış bütün “toplum sözleşmeleri / anayasalar” devleti merkeze aldı. Devletin toplum karşısındaki güvenliğini, haklarını ve önceliğini tanımladı.

Yani toplum, devlet için vardı.

* * *

Şimdi bize gerekli olan, toplumun devlet karşısındaki haklarını, önceliğini, devletin topluma nasıl hizmet etmesi gerektiğini tanımlayan bir anayasa yazmaktır!

Devletin, toplum tarafından inşa edildiğini ve toplum için var olduğunu kayıt altına alan; çoğulcu, eşitlikçi, cinsiyet özgürlükçü, ekolojiye bağlı, güçlendirilmiş yerel yönetimi temel alan bir anayasa.

Ancak Cumhuriyet tarihine şahitliğimizden bildiğimiz gibi, bir hakkın Anayasa’da yazması, onun tam olarak uygulanmasını beraberinde getirmeyebiliyor. Halihazırdaki Anayasa’nın 64. Madde’sine rağmen devlet, sanatı ve sanatçıyı koruma ve destekleme görevini on yıllardır sınırsız bir keyfiyet ve önyargıyla uygulamaktadır. 

Anayasa’da yazılanların keyfiyete kurban gitmemesinin yolu; öz irademizi, öz inisiyatifimizi oluşturacak, fikrî takip ve denetim yapacak, anayasal olarak tanımlanmış, kurumsal bir öz örgütlenmeye sahip olmaktan geçiyor.

Ülkenin kurtuluşu, demokrasi / politika tanımını dönüştürmekten geçiyor! 

Bizce, Demokrasi’nin doğru tanımı; toplumun farklı alanları kendilerini nasıl yönetir ve toplumsal yönetime nasıl, hangi araçlarla katılır; sorusunun yanıtında saklı.

İkizdere’nin kaderi İkizdere halkınca, İstanbul’un kaderi İstanbul halkınca belirlenmezse; nasıl felaketlere kaldığımız çok açıktır. 

Bu nedenle sanat alanı, sanatçılar tarafından belirlenmelidir. 

Öncelik, sermaye veya devlet değil, sanatçıdır; sanatçıların ortak faydasıdır.

* * *

Bu nedenlerle biz sanatçılar ve sanat emekçileri, Türkiye’de bir Özerk Sanat Kurumu’nu (ÖSK), hayati bir gereklilik olduğunun altını çizerek talep ediyoruz. 

Üretilecek sanatın nasıl bir ortamda gerçekleşebileceğine; 

Anadolu’da yaşayan ve yaşamış bütün dillerde sanat eğitimi ve üretimi için nasıl bir altyapıya ihtiyaç olduğuna;

kültür endüstrisi ve devlet karşısında sanatın özgür ve bağımsız olabilmesi için nasıl korunmalara ve desteklenmelere gereksinim duyduğuna; 

her yıl genel bütçeden ne kadar pay almaları gerektiğine; 

bizzat kendilerinin tasarlayıp kuracağı Özerk Sanat Kurumu aracılığıyla karar vermeli; icra etmeli ve denetlemelidir.

* * *

Bizler, Türkiye’deki sanat alanlarının –en azından bir kısmının– temsilcileri olarak, Türkiye’deki sanat dünyasının henüz konusu dahi açılmamış sayısız sorunlarının tartışılması ve özgür, demokratik bir ülke içerisinde sonuca ulaştırılması için mücadele verecek ve bu işlevi yerine getirecek bir Özerk Sanat Kurumu olması gerektiği konusunda hemfikir bir toplama ulaşmış durumdayız. 

Konferansın hemen akabinde de geniş katılımlı bir Özerk Sanat Kurumu Çalıştayı oluşturmayı hedefliyoruz.

Özerk Sanat Kurumu, iç işleyişi ve yönetim tarzı olarak, doğrudan demokrasiyi uygulayan; böylelikle de kayırmacılık, rüşvet, bürokratizm gibi hastalıklara karşı bağışıklık sistemi güçlü bir kurum olmalıdır. 

(Özerk Sanat Kurumu’nun işleyiş biçimi -örneğin temsiliyetin nasıl olacağı- ve doğrudan demokrasinin uygulanış şekli bu Çalıştay’da tasarlanacaktır. Böylesi bir çalıştayın toplanması için başlangıçta 7 temel sanat alanından meslek birlikleri aracılığı ile belirli sayıda delegeyle toplanması bizce en verimli yoldur.)

Bu kapsamda, kamuoyuyla bazı sorun tespitlerimizi ve çözüm önerilerimizi paylaşmak isteriz: 

Çalışma Koşulları

Hemen her sanat alanında iki farklı emek ve mücadele türü söz konusudur. Ücretli emek, götürü çalışma vb. için sendikal mücadele ve bireysel çalışan (zanaatkarlar gibi) müellif sanatçılar için de kooperatifleşme. Ancak sanat alanlarının bütünü söz konusu olduğunda bu sorun, ülkede bütün ücretli veya telifli çalışanları bağlayan yasalar uluslararası mücadelenin kazanımlarına uygun bir hale gelmedikçe, çözülemez durumdadır. 

Türkiye’nin bütün sanat alanlarının kaderi, şüphesiz ki toplumun kaderiyle birlikte yazılmış durumdadır. Sanat, toplumsal hayattan hiçbir zaman kopuk olmamıştır.

Bu nedenle, tüm sanat alanlarındaki sendikalaşma süreçlerinin önündeki –piyasadan ve bürokrasiden kaynaklanan– tüm engeller derhal kaldırılmalı ve tüm sanat alanlarında sendikalıların çalıştırılması demokratik şartlar altında desteklenmelidir.

Ülke genelinde sendikal hak yasalarının sermaye değil, insan/sanatçı merkezli olarak yeniden yazılması kırmızı çizgimizdir.

Sosyal Güvenlik

Sosyal Güvenlik konusunda ise sanat alanı –AB ülkelerindeki gibi– bir istisna olarak ele alınmalıdır.

Sanat emekçisi hiçbir zaman kesintisiz çalışamaz. Bu, sanatı diğer “ticari” sektörlerden ayıran en temel özelliklerdendir. Bazı yıllar tamamıyla işsiz kalabilir, bazen de birkaç yıl 365 gün çalışabilir. 

Dünyanın tüm baskıcı rejimleri ne kadar uğraşsalar da sanatın özgür çalışma ruhunu endüstriyel üretimle kısıtlayamadılar. 

Böylesi bir çalışma düzeni, kesintisiz ve tam-zamanlı çalışanların sahip olduğu sosyal haklarla farklı yöntemlerle eşitlenmeyi gerektirir.

Fikrî Mülkiyet Hakları

Öte yandan fikrî mülkiyet hakları, AB uyum süreçlerinde en çok yol alınan alanlardan biri oldu. 

Fikrî Mülkiyet Hakları Yasası’nın kabul edildiği haliyle bile oldukça ileri bir yasa olduğunu kabul etsek de yasanın çalışmasını engelleyen üç önemli boşluk söz konusudur:

1) Fikrî mülkiyet hırsızlığı (korsanlık) karşısında adalet sistemi, diğer suçlarda olduğu gibi resen harekete geçememekte ve yasa büyük ölçüde bu nedenle kullanılamaz durumdadır. Fikrî mülkiyet hırsızlığı, kamusal suç kategorisinde kabul edilmelidir.

2) Fikri mülkiyet hakları yasasını model aldığımız Avrupa’da yasa, telif haklarının tahsilatı ve takibi için özel kuruluşları yetkilendirmiştir. Bunlara “toplayıcı örgütler” adı verilir. Müellif olan her sanatçı, ilgili toplayıcı örgüte kendi haklarını takip ve tahsilat yetkisi verir. Ancak uzun süre Kültür Bakanlığı bu kuruluşları “meslek birlikleri” olarak niteledi ve toplayıcı örgütler olarak yetkilendirmedi. Bu da örgütlerin işlevsiz kalmasına neden oldu. Bu örgütlerin aynı zamanda meslek birliği işlevi görmesinde bir sakınca yok. Önemli olan fikri mülkiyet hakları yasasıyla açık ve net olarak toplayıcı yetkileri tanımlanıp, işlev kazandırılmalıdır. 

3) Yasa, yapımcıların temel prensiplerde anlaşılmış bir sözleşme standardı oluşturmasını zorunlu kılmıyor. Üstelik bunu, ticaret serbestisi kapsamında değerlendiriyor. Böylece koruyucu yasaların eksikliği nedeniyle, utanç verici kölelik sözleşmeleri imza için önümüze sunuluyor. 

Üretimde Tekelleşme ve Piyasaya Bağımlılık

Oysa insanlığın yaptığı, kendisi için en yararlı iki buluş; bilim ve sanattır. 

Her iki alan da tam özgürlük ve bağımsızlık olmaksızın varlığını sürdüremez.

Sanatçının (veya bilimcinin) özgür ve bağımsız olmasının yolu ise devletten ve toplumsal güçlerden bağımsızlığının kamu (halk) tarafından güvenceye alınmasıdır.

Oysa günümüzde sanat (bilimi bilimcilere bırakalım), hem devlete hem piyasaya bağımlı duruma getirilmiştir.

Böylece sanatçılar; 

  • Kamusal kaynakların ideolojik kullanımıyla kısıtlanıyor,
  • Yerel yönetimlerin yasal veya bütçesel keyfiyetine terk ediliyor,
  • Ticari yapımlar dışındakilere nefes alma imkanı her türlü yöntemle daraltılıyor, 
  • Ve böylece de parayı verenin düdüğü çaldığı veya partizanlığın / kayırmacılığın ön aldığı bir düzende gelecek kaygısıyla imtihan ediliyorlar. 

Oysa üretim, dağıtım ve tanıtım, Özerk Sanat Kurumu ve yerel yönetimlerce düzenlenmeli ve doğrudan desteklenmelidir. 

Yerel yönetimler yasası, belediyeleri yerel sanat fonları kurmakla görevlendirmelidir.

* * *

Sanatın kadim işlevine yeniden ulaşabilmesi, özgür ve bağımsız bir ortama erişebilmesi için, var olan kara düzeni ters yüz etmek gereklidir.

Son kırk yılı bile esas alsak, ne yazık ki sanatçı, yılkı atı gibi kültür endüstrisi cangılında sağ kalmaya çalışmaktadır. 

Devlet ve piyasa, sanatçıdan sadece bir “eğlence üreticisi” yaratmak için çalışmıştır. 

Bu bağlamda, Kültür ve Turizm’in aynı bakanlıkta birleştirilmesi hatasından bir an evvel geri dönülmeli ve Kültür Bakanlığı, sanat alanındaki yetkilerini Özerk Sanat Kurumu’na ve yerel yönetimlere devretmelidir. 

Sanatçı statüsü ve meslek tanımları, Özerk Sanat Kurumu tarafından tanımlanmalı ve sınıflandırılmalıdır.

Bütün sanat alanlarında yapımcılık yapanların belgeleri Özerk Sanat Kurumu tarafından da tescil edilmelidir.

Sanatçıların kazançları, bir seviyeye kadar, vergiden muaf tutulmalı ve,

Bütün sanatçılara “Temel Gelir Güvencesi” ve kamu tarafından sübvanse edilen kesintisiz sosyal güvenlik hakkı sağlanmalıdır.

* * *

Çünkü bütün sanat alanları, çok uzun yıllardır, dayanılmaz bir baskı ve denetim mekanizması içerisinde boğulmaya çalışılıyor. 

Oysa sanat, kumsalların üzerindeki kaldırımlardan da kendisini var etmiştir ve var etmeye devam edecektir. 

Sanat topluma ilham ve zenginlik katar. Toplumsal hayatın ve eğitimin kurucu unsudur sanat. 

Bugün, insanlık tarihinin en büyük dönüşümlerinin içinden geçen bizlerin sorumluluğuna uygun bir gelecek kurmalıyız. 

Yarının sanatçılarına karşı sorumluluğumuzu derhal yerine getirmeliyiz. 

Kimsenin yoksa, sanatın tarihe hesap verme zorunluluğu vardır. 

Bizler buradayız ve yarına ne kaldığının peşinde mücadele etmeye devam edeceğiz…