A. Haluk Ünal
Nurettin Demirtaş’ın bugün Özgür Politika’da yayımlanan yazısının başlığı “Süreç kapitalizme karşı.” (https://www.ozgurpolitika.com/haberi-surec-kapitalizme-karsi-212995)
Keşke, yalnızca kapitalizm üzerine kötü bir teorik metin olsaydı. Başlık daha ilk anda hem maksadı hem cehaleti ele veriyor. Cehalete aşinayım; beni şaşırtmadı. Ama maksadını nasıl somutlamış, merak ettim, okudum. İyi de etmişim. Bazı metinler eleştirilmekten çok kayda geçirilmeyi hak ediyor.
Yazar övünerek başlamış; John Holloway’ın Meksika’dan kalkıp gelerek Kürt hareketinde “bir ışık gördüğünü” söylemesi, yazarın daha yazının başında büyük bir gururla önümüze koyduğu referansların ilki. Üstelik özellikle mesafenin altı çiziliyor: 11 bin kilometre. Holloway’ın ne söylediğinden çok, “Ta Meksika’dan gelmiş olması ve bizi görmüş olması” belli ki Demirtaş’ı irşad etmiş.
İnsan Fanon’u hatırlamadan edemiyor. Fanon, sömürgeleştirmenin yalnız toprağı ve ekonomiyi değil, sömürgeleştirilen insanın kendisini değerlendirdiği ölçüleri de ele geçirdiğini anlatıyordu. Siyah Deri, Beyaz Maskeler’de sömürgeleştirilmiş insanın öz değerini sömürgecinin ölçüleri üzerinden aramasını sömürge psikolojisinin temel belirtilerinden biri olarak ele alır.
Buradaki ruh hali de şaşırtıcı biçimde tanıdık: Bizim yaptığımızın değerli olduğunu nereden biliyoruz? Çünkü “11 bin kilometre öteden beyaz bir profesör geldi ve bizde ışık gördü.” Holloway’ın dayanışmasında küçümsenecek hiçbir şey yok; tersine enternasyonal dayanışma değerlidir. Acıklı olan, yazarın kendi siyasal deneyiminin değerini anlatabilmek için Holloway’ın bakışına ihtiyaç duyması. Fanon’un sömürgeleştirilmiş zihinde teşhis ettiği tanınma ihtiyacının küçük ama neredeyse karikatürleşmiş bir örneği bu. Sömürgeciliğe karşı yarım yüzyıldır mücadele ettiğini söyleyen bir hareketin yöneticisinin, kendi değerini hâlâ dışarıdan gelen Batılı entelektüelin hayranlığıyla kanıtlamaya çalışması az ironi değil.
Üstelik Holloway’ın Kürt hareketinde bir umut görmesi, Kürt sorununun kapitalizm tarafından yaratıldığı iddiasına tek gram tarihsel kanıt eklemiyor. Holloway önemli bir Marksist düşünür olabilir. Kürt hareketinden etkilenebilir. Orada kapitalizme alternatif toplumsal pratikler gördüğünü düşünebilir. Bunların her biri ayrıca tartışılabilir. Ama “Bakın, koskoca profesör Meksika’dan geldi ve bizi takdir etti” düzeyindeki bir tanıklığı teorik kanıt gibi sunmak, metnin daha başında bizi ileride karşılaşacağımız yöntem konusunda uyarıyor: Olgudan teoriye değil, inanılmış teoriden (tımarhane felsefesi- via Ragıp Duran) onu doğrulayacak işaretlere gidiliyor. Bir yabancı profesörün hayranlığı da bu işaretlerden biri yapılıyor.
Bu metindeki temel sorun kapitalizm eleştirisinin yanlışlığıyla sınırlı değil. Daha vahim bir sorun var: Yazar, hakkında hüküm verdiği kavramların tarihini bilmiyor. Sömürgecilikten söz ediyor ama sömürgeciliğin tarihini bilmiyor. Kapitalizmden söz ediyor ama kapitalizmin ne olduğunu bilmiyor. Emperyalizmden söz ediyor ama sömürgecilik, kapitalizm ve emperyalizm arasındaki tarihsel ilişkiyi birbirinden ayıramıyor. Sonra bütün bu cehaletin üzerine son derece kendinden emin bir “Kürt sorunu teorisi” kuruyor. (Kürdistan ve Kürt ulusu kavramlarını ağızlarına almayan Apocu “Kürt” siyasetçileri!)
Metnin başındaki iddia şu: Kürt sorununu emperyalizm, giderek kapitalizm yarattı. Daha ilk adımda tarih duvara çarpıyor. Çünkü sömürgecilik 19. yüzyılda gambotlarla başlamadı. Avrupa’nın denizaşırı sömürgecilik tarihi en azından 15. yüzyılın sonlarından itibaren Portekiz ve İspanya’nın yayılmasıyla, Amerika’nın fethiyle, Afrika kıyılarındaki ticaret ve köle ağlarıyla, ardından Hollanda, İngiltere ve Fransa’nın sömürge imparatorluklarıyla birkaç yüzyıla yayılan bir tarih. 19. yüzyıl bu tarihin başlangıcı değil, başka bir evresi. Kapitalist sanayileşmenin ve modern emperyalizmin, sömürgecilik biçimlerini dönüştürdüğü dönem.
Bunu bilmeyen birinin “gambot” kelimesini öğrenip kapitalizmin tarihini korsan gemileri üzerinden açıklamaya kalkması gerçekten ibretlik. Karayip korsanlarından “Karayip Korsanları” filmine, oradan kapitalizmin kendisini meşrulaştırmasına sıçrayan bir düşünce zinciriyle karşı karşıyayız. Bu tarih değil. Kavramların yan yana dizildiği bir çağrışım oyunu.
Üstelik yazar sömürgecilikle kapitalizm arasındaki bağı da tersinden kuruyor. Sanki önce kapitalizm ortaya çıkmış, sonra kendisine sermaye biriktirmek için korsanları denize salmış gibi bir anlatı çıkıyor ortaya. Oysa Avrupa kapitalizminin oluşumu ile sömürgeci genişleme birbirinden koparılamayacak kadar iç içe geçmiş uzun tarihsel süreçler. Amerika’nın fethi, köleleştirme, Atlantik köle ticareti, plantasyon ekonomileri, değerli madenlerin Avrupa’ya aktarılması, ticaret tekelleri ve mülksüzleştirme süreçleri kapitalist dünya ekonomisinin kuruluşuyla karşılıklı olarak birbirini besledi. Marx’ın “ilkel birikim” tartışmasının temel meselelerinden biri zaten budur. Kapitalizm ile sömürgecilik arasında ilişki kurmak başka şey; sömürgeciliği kapitalizmin sonradan icat ettiği bir araç sanmak başka şey.
Daha vahimi, bunu yazan kişinin sıradan bir sosyal medya yorumcusu olmaması. Kürt halkının yarım yüzyıllık siyasal mücadelesinin “yönetici kadrolarından biri olma” iddiasındaki birinden söz ediyoruz. Tarihin en karmaşık kolonyal ve ulusal sorunlarından birini yaşayan bir halkın okuryazar herhangi bir ferdinden bile kendi tarihinin temel dönemeçlerini bilmesini beklersiniz. O halk adına siyaset yaptığını, mücadele yürüttüğünü, strateji belirlediğini söyleyen birinin ise bunu bilmesi artık entelektüel merak meselesi değil, siyasal sorumluluk ve ahlak meselesidir.
Burada karşımıza tipik bir Apocu düşünme biçimi çıkıyor. Önce sonuç belli. Sonra tarih o sonuca uygun biçimde yeniden düzenleniyor. Nesnel tarihsel bilgi teoriyi sınamıyor; teori hangi tarihin kabul edileceğine karar veriyor. Böyle bir zihinsel evrende yanlışlanmak neredeyse imkânsız. Çünkü kapitalizm savaşı da açıklıyor, uyuşturucuyu da, kadın cinayetlerini de, ekolojik yıkımı da, bireyciliği de, pozitivizmi de, Kürt sorununu da. Ardından bütün bunların karşısına meşhur ve meşum “demokratik modernite” maymuncuğu konuluyor ve tarih çözülmüş oluyor. Mutlu son ve sevinç…
Kürtlerin merkezi siyasal iktidarlarla ilişkisi, özerklik mücadeleleri, emirlikleri, aşiret konfederasyonları ve merkezi devletlerle çatışmaları modern kapitalizmin Ortadoğu’daki hâkimiyetinden önce de vardı. 19. yüzyılda Osmanlı merkezileşmesiyle Kürt emirliklerinin tasfiyesi, Bedirhan Bey’in hikayesi, Tanzimat sonrası merkezileşme politikaları ortada. Daha geriye gidildiğinde Osmanlı-Safevi rekabeti içinde Kürt siyasal yapılarının konumu da ortada. Kapitalizm Kürtleri tarih sahnesine çıkarmadı. Emperyalizm Kürtleri icat etmedi.
Modern Kürt sorununun bugünkü biçimini anlamak için elbette kapitalizme, sömürgeciliğe ve emperyalizme bakacağız. Sykes-Picot’ya, Sevr’e, Lozan’a, İngiliz ve Fransız manda yönetimlerine, petrol politikalarına bakmadan 20. yüzyıl Ortadoğu’su anlaşılamaz. Fakat emperyalizmin Kürt ulus sorununu biçimlendirmesi, Kürt sorununu yaratması anlamına gelmez. Metnin kuramadığı en basit ayrım bu.
Daha önemlisi, “emperyalizm yarattı” formülü bölgenin kendi devletlerinin tarihsel sorumluluğunu buharlaştırıyor. Kürt dilini İngiliz emperyalizmi yasaklamadı. Kürtlerin varlığını Fransız kapitalizmi inkâr etmedi. Dersim’i Londra bombalamadı. Ağrı’ya Paris ordusu yürümedi. Enfal’i ve Halepçe’yi Batılı bir sömürge valisi gerçekleştirmedi. Mahabad’ı yalnızca “kapitalist modernite” diye açıklayamazsınız. İran’daki Kürtlerin bastırılmasını da Washington kelimesini söyleyip geçerek anlayamazsınız. Elbette emperyalist devletlerin bütün bu süreçlerde doğrudan ya da dolaylı çıkarları, müdahaleleri, destekledikleri rejimler, silahlandırdıkları devletler ve ağır tarihsel sorumlulukları var. Fakat tarihsel özneyi ortadan kaldırarak her şeyi emperyalizme havale ettiğiniz anda anti-emperyalizm yapmış olmazsınız. Yerel egemenlerin suçlarını görünmez hale getirirsiniz.
Metnin kendi içindeki çelişki zaten bunu ele veriyor. Yazar bir yandan Kürt sorununu emperyalizmin yarattığını söylüyor, öte yandan “bölge devletlerinin Kürt halk varlığı ve hakları konusunda adım atmasını” istiyor. Niçin? Madem sorunu emperyalizm yarattı, bölge devletlerinden hangi tarihsel hesabın görülmesini istiyoruz? Kürtlerin dili kim tarafından yasaklandı? Kimliği kim tarafından inkâr edildi? Toprakları hangi devletlerin sınırları içinde bölündü? Siyasal örgütleri kim tarafından bastırıldı? İsyanları kim tarafından ezildi? Köyleri kim boşalttı? İnsanları kim asimile etmeye çalıştı? Bu sorulara cevap vermeden Kürt sorunu üzerine sayfalarca “kapitalist modernite” yazabilirsiniz. Ama Kürt ulusal sorununu açıklamış olmazsınız.
Kapitalizm tanımında da aynı cehalet devam ediyor: “Kapitalizm ekonomi modeli değil, ekonomiye el koyma sistemidir.” Ardından kapitalizm hırsızlık, gasp, talan, tecavüz, sömürü, soykırım ve ölüm olarak tarif ediliyor. Gülsek mi ağlasak mı? Eh reisleri “Marks’ı aştı” ya!
Marx’ın bütün ömrünü sermayenin hareket yasalarını çözmeye vermesinin nedeni buydu. Kapitalizmin tarihsel özgüllüğü yalnızca insanların malına zorla el koymasında değil. Bunu firavunlar da yaptı, imparatorluklar da, feodal beyler de, yağmacı ordular da. Kapitalizmin özgüllüğü sömürüyü piyasa ilişkisinin içine yerleştirebilmesinde. İşçi hukuken özgür biri olarak pazara gelir, emek gücünü satar, meta üretilir, artı-değer ortaya çıkar ve sermaye kendisini genişleterek yeniden üretir. Kapitalizmi “hırsızlık” diye tarif ettiğinizde kapitalizmi mahkûm etmiş olmazsınız; onu anlamadığınızı itiraf etmiş olursunuz.
Metnin “kapitalizm demek hırsız, gaspçı, talancı, tecavüzcü, sömürücü, soykırımcı demektir; ölüm demektir, başka tanımı yoktur” cümlesi bu nedenle yalnızca kaba değil, teorik olarak da saçmalık.
Kavram dediğimiz şey öfkemizi ifade etmek için değil, gerçekliği birbirinden ayırmak için vardır. Tecavüz kapitalizmden binlerce yıl önce vardı. İmparatorluk, kölelik, fetih, yağma, ataerki, katliam vardı. Bunların kapitalizm altında hangi yeni biçimleri aldığını araştırmak başka şey; hepsini kapitalizmin icadı saymak başka şey. Bu yöntemle biraz daha devam edilirse Hammurabi de kapitalist çıkabilir!
Sonra aynı maymuncuk, pozitivizmi, liberalizmi, bireyciliği, uyuşturucuyu, fuhuşu, çocuk istismarını, sanal dünyayı, kadın cinayetlerini, ekolojik yıkımı, savaşı ve Kürt sorununu, açmaya başlıyor. Bir teori her şeyi açıklıyorsa dikkat etmek gerekir. Çünkü büyük ihtimalle hiçbir şeyi açıklamıyordur!
Asıl siyasal mesele ise metnin sonlarına doğru ortaya çıkıyor. Baştaki bütün bu tarihsel ve teorik cambazlık, güncel bir politik tercihi zorunlu tarihsel sonuç gibi göstermek için kurulmuş görünüyor: Kürt sorununu emperyalizm yarattı; emperyalizm Türklerle Kürtleri savaştırıyor; öpüşüp, barışalım. “Kürt halkını Türk devletine katalım.”
Denklem böyle kurulunca mevcut siyasal süreç artık tartışılabilir bir çatışma çözümü stratejisi olmaktan çıkıyor. Türk devletinin yerini soyut bir emperyalizm alıyor. Buna itiraz edenler de yanlış politika savunan insanlar değil, emperyalizmin oyununa gelen sorumsuzlar oluyor.
İşte Apocu teori burada tarihi açıklamak için değil, bugünkü politik çizgiyi “geçmişe” onaylatmak için kullanılmış oluyor.
Metnin “internet devrimcileri”, “tatlı sulardaki yaşamlar”, “halk adına konuşma hadsizliği” diye başlayan bölümü ise teorik tartışmanın bittiği yeri gösteriyor. Argüman kalmayınca Apocu müridlerin çok sevdiği itibar suikasti girişimi (ad hominem)başlıyor. Twiter’de son haftalarda bin kere yazdığımı bir daha yazayım: bir fikrin doğruluğu sahibinin çektiği acıyla ölçülmez. Elli yıl mücadele etmiş olmak da kimseyi tarih karşısında yanılmaz kılmaz. Bedel, saygıyı hak eder; hakikatin tapusunu değil.
Üstelik “Kürtlük adına şiddeti, savaşı, devletçiliği, milliyetçiliği savunanlar yeni katliamlara ve soykırımlara davetiye çıkarıyor” cümlesi son derece tehlikeli bir yere açılıyor. Çünkü olası katliamın sorumluluğunu katliamı gerçekleştirecek devletten alıp yanlış siyaset izlediği düşünülen Kürtlere doğru kaydırıyor. Bir halkın siyasal tercihlerini eleştirebilirsiniz. Milliyetçiliğini, devlet talebini, silahlı mücadele anlayışını da eleştirebilirsiniz. Ama “bunu savunursanız soykırıma davetiye çıkarırsınız” dediğiniz anda fail ile mağdur arasındaki çizgiyi bulanıklaştırırsınız.
Herhalde tarihte, sömürgeci bir develete böyle bir “kıyağı” ancak Apocular çekti. Ama unutulmasın “kıyakçılığın sonu ayakçılıktır.”
Sonunda da Bahçeli ustasının düsturu geliyor: “Kürt’ün Türksüz, Türk’ün Kürtsüz olamayacağı.” Ben bile türk kökenli biri olarak, son 7 yıldır türksüz yaşadım hiç bir eksikliklerini de hissetmedim.
Neden? Kürt Türk olmadan neden olamasın? Türk Kürt olmadan neden olamasın? Birlikte yaşamak başka şey, birbirinin varlık koşulu olmak başka şey. Halkların dostluğu gönüllü birliktelikten doğar; ontolojik mecburiyetten değil. Kürt’ün var olmak için Türk’e, Türk’ün de var olmak için Kürt’e ihtiyacı yok. İhtiyaç duydukları şey birbirlerinin varlığını koşulsuz kabul etmek, eşitliği tanımak ve birlikte yaşayacaklarsa bunu özgür iradeleriyle seçmek.
Kürt sorununu anlamak istiyorsak önce tarih öğreneceğiz. Sonra teori kuracağız. Tersini yaptığınızda ortaya teori çıkmıyor. Cehaletin kavramsallaştırılmış hali yani dolandırıcılık çıkıyor.