Kürtlerin Özgürlüğü Devlete Sığar mı?

20 views
16 mins read
20 views
16 mins read

Demokratik ulus tezinin temel açmazı burada başlıyor. Devleti reddediyor ama mevcut devletleri ne yapacağız, yanıtını vermiyor. Türkiye’nin, İran’ın, Irak’ın ve Suriye’nin Kürdistan üzerindeki egemenliğini eleştiriyor; fakat bu egemenliği ortadan kaldıracak bir Kürt siyasal egemenliği önermiyor. Kürtlere ise devlet yerine özörgütlenmeyi öneriyor. Böylece tuhaf bir asimetri ortaya çıkıyor: Türkün devleti var. Farsın devleti var. Arabın devleti var. Kürde ise devletin ne kadar kötü bir şey olduğu anlatılıyor. Egemen olana devlet, egemenlik altında olana “demokratik ulus.”

Oysa tarihin bize öğrettiği temel bir bilgi var. Hiçbir egemenlik ilişkisi, onu değiştirebilecek karşı bir güç ortaya çıkmadan köklü biçimde değişmez. Buradaki güç yalnız silah değildir. Siyasal örgütlenmedir, ekonomik güçtür, kitlesel mücadeledir, ayaklanmadır, uluslararası güç dengeleridir; tarihsel koşullara göre bunların farklı bileşimleridir. Çünkü egemenlik yalnız bir fikir değildir. Topraktır, mülkiyettir, pazardır, vergidir, doğal kaynaktır, hukuktur ve bütün bunların arkasında duran zor aygıtıdır.

Devlet büyük bir çitlemedir. Bir toprak parçasının, üzerinde yaşayan nüfusun ve o topraktaki kaynakların kimin egemenlik alanında olduğunu belirler. Eski egemen kendi çitini hukukla, ideolojiyle ve gerektiğinde zorla korur. Yeni bir siyasal öznenin ortaya çıkışı ise kaçınılmaz olarak bu egemenlik alanını daraltacaktır. Bu nedenle ulusal kurtuluş mücadelelerinin tarihi aynı zamanda eski egemenlikle yeni siyasal irade arasındaki güç mücadelelerinin tarihidir.

Kürt meselesinde bunun anlamı çok somut. Türkiye Kürdistan üzerindeki egemenliğinden neden vazgeçsin? İran neden vazgeçsin? Irak ve Suriye neden vazgeçsin? Bu egemenlik yalnız milliyetçi gururdan ibaret değil. Toprak var. Su var. Petrol var. Maden var. Enerji var. Vergi var. Pazar var. Emek var. Askerî ve jeostratejik alan var.

Sömürgeci ilişki yalnız siyasal değil; ekonomik, sosyal ve ideolojik bir ilişkidir. Dolayısıyla egemen devletin bu ilişkiden gönüllü biçimde çekileceğini varsaymak, devletin ne olduğunu anlamamak ya da bilerek çarpıtmaktır. Bunlar yeni keşfedilmiş bilgiler de değil. Sömürgeciliğe karşı iki yüzyıllık mücadelenin teorik ve pratik birikimidir. Bir ulusal kurtuluş hareketinin liderinin bilmemesi düşünülemeyecek kadar temel bilgilerdir. Hele yarım yüzyıldır Kürt halkı adına siyaset yapan bir lider için cehalet mazereti hiç olamaz. Bilmiyorsa liderlik iddiası çöker; biliyor ve buna rağmen Kürtlere egemenlik yerine egemen devletlerin sınırları içinde özörgütlenmeyi öneriyorsa, artık yalnız teorik bir yanılgıdan söz edemeyiz. Ortada siyasal ve ahlaki olarak sorgulanması gereken bir işbirliği sorunu vardır. Üstelik bunu yapan, egemen devletin kolluk güçlerince dünyanın öbür ucundan paketlenip getirilen bir “lider” ise, mesele daha da ağırlaşır.

Hadi diyelim ki Kürdistan’ı paylaşan dört devletten birinin iktidarının eşref saati geldi, Kürtlerin kolektif siyasal statüsünü tanımaya razı oldu. Kürdistan tek bir devletin sınırları içinde değil. Dört parçaya bölünmüş durumda. Bu nedenle Kürtlerin statüsü Türkiye’nin, İran’ın, Irak’ın veya Suriye’nin ayrı ayrı “iç meselesi” de değil. Bir parçadaki statü değişikliği diğer parçaları etkiler ve bölgesel güç dengesine dokunur.

Bu statüko yalnız diplomatik baskıyla değil, gerektiğinde zor ve şiddetle korunur. Hele Ortadoğu’nun yeniden şekillendiği bugünkü koşullarda Kürtlerin başkalarının kurduğu oyunun unsuru olmaktan çıkıp kendi adına karar veren bağımsız bir oyun kurucu haline gelmesi, bölgesel ve küresel güç dağılımını değiştirecek bir gelişme olur. Bunun dirençle karşılaşmayacağını düşünmek, cahillik değilse, yine işbirliğine çıkan bir akıldır.

Demokratik ulus tezinin asıl sınavı ise soyut kavramlarda değil, hayatın içinde başlıyor. Kürtlerin devlet olmadan kendi siyasal, kültürel ve ekonomik yaşamlarını özörgütlenmeler aracılığıyla kurabilecekleri söyleniyor. Güzel. Peki nasıl?

Batman’daki petrol hakkında son kararı kim verecek? Kürtlerin demokratik meclisi mi, Ankara mı? Bir Kürt meclisi bölgedeki bir madenin çıkarılmamasına karar verdiğinde Ankara aynı maden için ruhsat verirse hangisinin kararı geçerli olacak? Kürtlerin yerel örgütleri su kaynaklarının kullanımına ilişkin Ankara’nın enerji veya baraj politikasıyla çatışan bir karar aldığında suyun kullanımını kim belirleyecek? Büyük toprak mülkiyetinin toplumsallaştırılmasına karar verilirse tapu hukukunu kim değiştirecek? Toprak sahibi mahkemeye başvurduğunda hangi hukuk geçerli olacak?

Özörgütlenme değerlidir. Ama özörgütlenme bir araçtır, statü değildir. Sendikanın da örgütleri, seçimleri, yöneticileri, bütçesi ve kolektif kararları vardır. Fakat fabrikanın mülkiyeti sendikaya ait değildir. İşverenin mülkiyetini tanıyan siyasal düzen içinde işçilerin kolektif gücünü örgütler. “Demokratik ulus” t meorisi de mevcut devletlerin egemenliğini veri kabul ediyor ve Kürtlere bunun içerisinde daha güçlü bir özörgütlenme öneriyorsa aynı soruyla karşı karşıyadır. Egemenliği değiştirmeden egemenlik altında bulunanların pazarlık gücünü mü örgütlüyoruz? Özörgütlenme ile egemenlik arasındaki sınır tam da burada ortaya çıkar. Son kararı kim veriyor? **Egemenlik bu sorunun cevabıdır. **

Burada “devleti içeriden aşmak” cevabı da sorunu çözmez. Çünkü aşılacağı söylenen devlet, bu süreç boyunca yasayı yapmaya, vergiyi toplamaya, mülkiyet düzenini korumaya ve zor araçlarını elinde tutmaya devam eder. Demokratik ulus bu yetkileri fiilen devralmıyorsa devleti aşmıyor, onun egemenlik alanı içinde örgütleniyor demektir. Devralıyorsa da kaçındığı egemenlik sorununa başka bir adla geri dönmüş olur.

Demokratik ulusun muhayyel meclisleri bütün bu konularda karar alabiliyor ve bu kararları Ankara’ya, Tahran’a, Bağdat’a veya Şam’a rağmen uygulayabiliyorsa artık yalnız “özörgütlenme”den söz etmiyoruz demektir. Ortada fiilen siyasal iktidara sahip bir yapı/statü vardır. Adına devlet demeyebiliriz. İstersek komün, konfederasyon ya da demokratik ulus diyebiliriz. Kavram gerçeği değiştirmez. Bir topluluk, yaşadığı toprak üzerinde bağlayıcı kararlar alıyor ve bunları başka bir siyasal iradenin iznine ihtiyaç duymadan uygulayabiliyorsa, o toprakta egemendir.

Tam burada “Kürt devleti de baskıcı olabilir” itirazı gelecektir. Elbette olabilir. Bir Kürt devleti kadınları ezebilir, azınlıkları baskı altına alabilir, sermaye tarafından işgal edilebilir, otoriterleşebilir. Bağımsızlık sosyalizmin, demokrasinin, kadın özgürlüğünün veya sınıfsal eşitliğin garantisi değildir. Ama bundan Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkının gereksiz olduğu sonucu çıkmaz.

Hindistan’ın bağımsızlığının kast sistemini ortadan kaldırmaması Britanya sömürgeciliğini meşru hale getirmedi. Cezayir’in bağımsızlıktan sonra otoriter bir rejim üretmiş olması Fransız sömürgeciliğini haklı çıkarmaz. Ulusal özgürleşme toplumsal özgürleşmenin kendisi değildir. Ama sömürge koşullarında bu iki meseleyi birbirinin yerine koymak, egemenlik/statü hakkını görünmez hale getirir.

Elbette kendi kaderini tayin hakkı zorunlu olarak bağımsız devlet kurmak anlamına gelmez. Bir halk federasyonu, konfederasyonu, özerkliği ya da başka bir statüyü özgür iradesiyle tercih edebilir. Mesele devletin/statünün biçimi değil, bu tercihi yapacak egemen iradenin kimde olduğudur. Kendi kaderini tayin hakkı, başkasının egemenliği altında hangi ölçüde örgütlenebileceğini seçmek değil; o egemenlik ilişkisinin kendisi hakkında karar verebilmektir.

Dolayısıyla kadın özgürlüğü, ekoloji, çoğulculuk ve demokratik katılım Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkının alternatifi değildir. Bunlar özgürleşmenin nasıl bir toplumsal içerik kazanacağına ilişkin başka ve son derece önemli mücadele alanlarıdır. Önce “egemenlik kimin?” sorusu vardır. Ardından o egemenliğin hangi sınıfın çıkarına, hangi toplumsal ilişkiler içinde ve nasıl kullanılacağı sorusu gelir. İkinci sorunun zorluğu birinci soruyu ortadan kaldırmaz.

“Demokratik ulus” teorisinin belki de en büyük problemi burada ortaya çıkıyor. Güç sorununu çözmeden egemenlik sorununu, egemenlik sorununu çözmeden ekonomik özgürlüğü, ekonomik iktidara dokunmadan toplumsal özgürlüğü vaat ediyor. Böyle olunca siyaset maddi güç ilişkilerinin analizinden uzaklaşıp bir masala dönüşüyor.

Öcalan’ın 1999 sonrasındaki teorik dönüşümünü de belki tam buradan tartışmak gerekiyor. Bunun sosyalizmin tarihsel deneyimlerinden çıkarılmış teorik bir sonuç olduğu söylenebilir. Fakat dönüşümün yönü ve gerçekleştiği tarihsel an başka bir soruyu kaçınılmaz kılıyor: Kürt hareketinin bağımsız devlet hedefinden demokratik cumhuriyete, demokratik konfederalizme ve demokratik ulusa yönelmesi gerçekten devlet ve iktidar sorununa verilmiş daha ileri bir teorik cevap mı; yoksa değişen güç ilişkilerinin ve siyasal geri çekilişin zaman içinde teori haline getirilmesi mi?

Bu sorunun cevabı sloganlarla değil, 1999 öncesi ve sonrası Öcalan’ın kendi metinlerinin tenakuzunda aranmalı. Fakat şimdiden söylenebilecek bir şey var: Bir özgürlük teorisi, egemenlik altında bulunan halka iktidardan vazgeçmesini öğütlerken onun üzerinde iktidar kullanan devletleri yerlerinde bırakıyorsa, orada ciddi bir çelişki vardır.

Bu nedenle asıl soru “Kürtlerin özgürlüğü devlete sığar mı?” değildir.

Asıl soru şudur:

Kürtlerin özgürlüğü sömürgeci devlete nasıl sığacak?