Sosyalizm fikriyatı içinde Bookchin’i konumlandırmak

16 views
19 mins read
16 views
19 mins read

Murray Bookchin’in düşünce hayatımızdaki yerini yalnızca ekoloji ya da komünalizm başlıkları altında aramak eksik kalır. Onun asıl önemi, devrim tarihine bakışımızı değiştiren bir yöntem önermesinde yatıyor. Bu yöntem en olgun halini dört ciltlik Üçüncü Devrim çalışmasında bulur. Bookchin burada yalnız başka bir devrimler tarihi yazmaz. Bu tarihe yeni bir analiz metodu ile yaklaşıp, yeni sorular sorar. Bunu biraz açmaya çalışayım.

Marksist tarih anlatısının temel sorusu uzun süre neydi: Hangi sınıf yükseliyor, hangi sınıf çözülüyor, üretim ilişkileri nasıl değişiyor, iktidarı hangi sınıf ele geçiriyor? Bu sorular elbette çok önemlidir. Bookchin de bunları tümüyle terk etmez. Fakat bunların yetmediğini söyler. Onun sorusu başka bir yerde başlar: Devrim sırasında halk kendi yaşamını yönetmek için hangi kurumları yarattı? Bu kurumlar nasıl ortaya çıktı? Nasıl çalıştı? Kimlerle çatıştı? Ve en önemlisi, devrim başarıya ulaştığında bu kurumlara ne oldu? Yani temsiliyet meselesine klasik tarihten farklı bir yerden yaklaşır.

Sorular değişince tarih de değişir. Fransız Devrimi artık yalnız burjuvazinin feodal düzene karşı yükselişinin tarihi değildir. Paris seksiyonlarının da tarihidir. Rus Devrimi yalnız Bolşeviklerin iktidarı ele geçirmesinin tarihi değildir. Sovyetlerin, fabrika komitelerinin, mahalle örgütlerinin ve Kronstadt’ın da tarihidir. Köylü isyanları yalnız eski dünyanın yeni dünya karşısındaki son direnişleri değildir. Başka bir toplumsal örgütlenme ihtimalinin hafızasını taşırlar. Bookchin bu nedenle büyük devrimlerin yalnız sınıflar arasındaki ekonomik çatışmalarla açıklanamayacağını, aynı zamanda merkezileşme ile yerel demokrasi, devlet ile özyönetim, bürokrasi ile halk meclisleri arasındaki çatışmalar olarak da okunması gerektiğini söyler.

Ben Bookchin’in yaptığı şeyi üç boyutlu bir tarih resmi kurmak olarak görüyorum. Geleneksel tarih çoğu zaman iki boyutlu bir yüzey üzerinde ilerler. Bir tarafta ekonomik yapı vardır, diğer tarafta siyasal iktidar. Sınıflar hareket eder, devlet biçimleri değişir, partiler mücadele eder. Bookchin bu resme üçüncü bir boyut ekler: halkın kendi kendini örgütleme kapasitesi. Mahalle, köy, komün, seksiyon, konsey, sovyet, fabrika komitesi, geri çağrılabilir temsilci, yerel birlik… Bunları tarihin kenarında duran ayrıntılar olarak değil, devrimin içindeki başka bir iktidar biçiminin işaretleri olarak ele alır.

Bu üçüncü boyutu eklediğimizde devrimin içinde daha önce göremediğimiz başka bir mücadele ortaya çıkar. Çünkü devrim yalnız eski rejim ile onu devirmek isteyen güçlerin çatışmasından ibaret değildir. Eski rejim yıkıldıktan sonra mücadele bitmez. Gerçekten bir Devrimden söz ediyorsak, Devrim sırasında halk kendi kurumlarını yaratmıştır. Bu ilginç ve tipik bir toplumsal reflekstir. Meclisler, konseyler, seksiyonlar, sovyetler yalnız protesto araçları değildir; halkın kendi kendini yönetme girişimleridir. Ancak, yeni iktidar merkezileştikçe iktidarla bu yerel kurumlar arasındaki gerilim büyür. Bookchin’in baktığı yer tam burasıdır. Büyük liderlerin ve partilerin ne yaptığı kadar, sıradan insanların kendi yaşamlarını yönetmek için ne yarattığını da görmek ister.

Bu yüzden Bookchin için eski rejimin devrilmiş olması, halkın kazandığı anlamına gelmez. Monarşi yıkılabilir, cumhuriyet kurulabilir, kendisini devrimci ilan eden bir parti iktidara gelebilir. Ama devrim sırasında halkın kurduğu meclisler ve konseyler etkisizleştiriliyor, karar verme gücü yeniden merkezde toplanıyorsa siyasal iktidar el değiştirmiş, fakat halk kendi kazandığı gücü kaybetmiş olabilir. Bookchin’in önemli ayrımlarından biri budur. İktidarın ele geçirilmesi ile halkın özgürleşmesini aynı şey saymaz.

Onun yöntemi bu yüzden yenilenlerin tarihine de bakar. Ama yenilenleri romantikleştirmek için değil. Yenilmiş hareketlerin içinde gerçekleşmemiş ihtimalleri arar. Tarihin kenara ittiği olasılıkları yeniden görünür hale getirir. Bir halk meclisinin, bir komünün ya da bir sovyetin önemini yalnız ne kadar yaşadığıyla ölçmez. Hangi siyasal ilişkiyi ve hangi yönetme biçimini temsil ettiğine bakar. Çünkü kısa ömürlü bir kurum bile – tıpkı Paris Komününde olduğu gibi- başka türlü bir toplumun mümkün olduğuna dair tarihsel bir iz bırakabilir.

Bookchin’in tarih okumasında ikinci önemli nokta, her tarihsel dönemi kendi içindeki gerçek olasılıklarla birlikte ele almasıdır. Tarih yaşanırken sonuç henüz belli değildir. Fransız Devrimi sırasında Paris seksiyonları gerçek bir siyasal seçenektir. Rus Devrimi sırasında sovyetler başka bir iktidar biçiminin gerçek kurumlarıdır. Köy komünleri, halk meclisleri ve yerel birlikler de kendi dönemlerinde başka toplumsal yolların maddi dayanaklarını oluştururlar. Bookchin geçmişe, sonradan kazanan düzenin gözünden değil, o gün mücadele eden insanların önündeki seçeneklerden bakar. Marx’la ayrıldığı önemli noktalardan biri de burada ortaya çıkar. Kapitalizmin tarihsel zaferini geçmişin zorunlu sonucu olarak okumak, yenilmiş toplumsal seçenekleri görünmez hale getirir. Bookchin bu seçenekleri yeniden tarihin içine yerleştirir. Onun için tarih, gerçekleşmiş olan kadar gerçekleşme imkânı taşıdığı halde yenilmiş olanın da tarihidir.

Üçüncü Devrim adı da bu tarih okumasının içinden çıkar. Bookchin giriş bölümünde iki ayrı devrimin sonuçlarına bakar: Fransız Devrimi ve Rus Devrimi. Aralarında yaklaşık yüz yirmi yıl vardır. Toplumları, koşulları, insanları birbirinden çok farklıdır. Ama Bookchin’i şaşırtan bir şey vardır. Paris’teki sans-culotte’lar ile Petrograd işçileri ve Kronstadt denizcileri sonunda aynı şeyi istemektedir: Siyasal gücün merkezi devletin ya da devrim adına iktidarı elinde tutan partinin değil, halkın kendi kurduğu doğrudan demokratik kurumların elinde olması.

Fransa’da bu talebin kökü 1789’da başlayan devrim sürecindedir. Eski monarşi yıkılır. Bookchin bunu birinci devrim olarak ele alır. Rusya’da da Şubat 1917’de Çarlık devrilir ve daha ılımlı bir yönetim ortaya çıkar. Fakat devrim burada durmaz. Aynı yılın Ekim ayında Bolşevikler Geçici Hükümeti devirir. Bu, Bookchin’in ikinci devrim dediği hareketin Rusya’daki açık örneğidir. Daha radikal güçler iktidarı ele geçirmiştir.

Fakat Bookchin’in asıl ilgilendiği soru bundan sonra başlar. Devrimi yapan halkın kendi yarattığı kurumlara ne olacaktır? Rusya’da sovyetler başlangıçta işçilerin, askerlerin ve halkın doğrudan siyasal örgütlenmeleridir. Fakat Bolşevik devlet güçlendikçe sovyetlerin bağımsız siyasal gücü daralır. 1921’de Kronstadt denizcileri ve Petrograd işçileri buna karşı çıkar. İstedikleri Çarlığın geri gelmesi değildir. Devrimin başında doğmuş sovyetlerin yeniden gerçek iktidar organları haline gelmesini isterler. Bookchin’in “üçüncü devrim” dediği şey en açık biçimiyle burada görünür.

Dolayısıyla üçüncü devrim, sıradan bir iktidar değişikliği değildir. Birinci devrim eski rejime karşıdır. İkinci devrim, ilk devrimin ortaya çıkardığı daha ılımlı yönetime karşı daha radikal güçlerin yükselişidir. Üçüncü devrim ise halkın, devrim sırasında yarattığı kendi kurumlarını yeni merkezi iktidara karşı savunma girişimidir. Bookchin’in Paris seksiyonlarıyla Kronstadt arasında kurduğu bağ tam olarak budur. Aralarında yüz yılı aşkın süre bulunan iki farklı devrimde aynı talep ortaya çıkmıştır: Halk yalnız iktidarın kimde olduğunu değil, iktidarın nasıl örgütlendiğini de değiştirmek istemektedir.

Burada Bookchin’in tarih okumasının asıl farkı belirginleşir. Tarihin temel çatışması yalnız sömürenlerle sömürülenler arasında değildir. Bir başka çatışma daha vardır: merkezi iktidar ile halkın kendi kendini yönetme girişimleri arasında. Devlet ile özyönetim arasında. Bürokrasi ile halk meclisleri arasında. Parti iktidarı ile devrim sırasında aşağıdan doğan kurumlar arasında.

Bu nedenle Bookchin’in parti eleştirisi yalnız Bolşeviklere yönelik bir eleştiri değildir. Daha genel bir soruya dayanır: İktidarı ele geçirmek amacıyla örgütlenen bir yapı, iktidarı aldıktan sonra neden halkın kendi siyasal kurumlarını kendisine rakip görmeye başlar? Bookchin bu sorunun cevabını yalnız liderlerin kişisel özelliklerinde ya da yanlış kararlarında aramaz. Sorunun örgütlenme biçiminde olduğunu düşünür. Merkezi iktidarı ele geçirmek için kurulmuş parti zamanla merkezileşir, hiyerarşikleşir ve ele geçirmek istediği devletin bazı özelliklerini kendi içinde yeniden üretir.

Bu nokta önemlidir. Çünkü sorun artık yalnız Lenin’in, Robespierre’in ya da başka bir devrimci liderin doğru veya yanlış kararları değildir. Bookchin kişilerin arkasındaki yapıya bakar. Devrimci parti ile halkın doğrudan demokratik kurumları neden tekrar tekrar karşı karşıya geliyor? Bu karşılaşma yalnız tarihsel tesadüflerden mi kaynaklanıyor, yoksa iki farklı siyasal mantığın çatışması mı söz konusu? Bookchin’in araştırdığı asıl meselelerden biri budur.

Belki de onun özgünlüğü tam burada yatıyor. O bize yeni cevaplardan önce yeni sorular öneriyor. “Devrimi kim yaptı?” sorusunun yanına “Devrim sırasında hangi kurumlar doğdu?” sorusunu koyuyor. “İktidarı kim aldı?” sorusunun yanına “Halkın yarattığı kurumlara ne oldu?” sorusunu ekliyor. “Hangi sınıf kazandı?” sorusunun yanında “Hangi toplumsal ihtimal kaybedildi?” diye soruyor. Ve en önemlisi, “Devlet kimin elinde?” sorusuyla yetinmeyip “İktidar nasıl örgütleniyor?” diye soruyor.

Bu açıdan Üçüncü Devrim, Bookchin’in başka kitaplarında geliştirdiği fikirleri geçmişe uyguladığı sıradan bir tarih çalışması değildir. Tersine, bu fikirlerin hangi tarih okumasından beslendiğini gösteren en önemli eseridir. Bookchin komün, halk meclisi, konfederasyon ya da doğrudan demokrasi fikrini soyut biçimde ortaya koyup sonra tarihte bunlara örnek aramaz. Devrimlerin içinde tekrar tekrar ortaya çıkan bu kurumları izler, ortak özelliklerini araştırır ve neden yenildiklerini anlamaya çalışır. Önerdiği teoriyi bu somutluk üzerine yerleştirir.

Bu yüzden dört ciltlik Üçüncü Devrim, Bookchin’in tarih ve devrim anlayışının en olgun halidir. Yüzyıllara yayılan devrimleri yan yana getirirken yalnız olayları sıralamaz. Aynı yapısal gerilimin farklı zamanlarda hangi biçimlerde ortaya çıktığını araştırır. Alman köylülerinden İngiliz Devrimi’ne, Amerikan Devrimi’nden Fransız Devrimi’ne, Paris Komünü’nden Rusya ve İspanya’ya kadar izlediği şey yalnız sınıf mücadeleleri değildir. Halkın kendi kendini yönetmek için yarattığı kurumların tarihidir aynı zamanda.

Bu nedenle onun tarih yöntemini üç boyutlu bir resmetme tarzı olarak düşünebiliriz. Birinci boyutta ekonomik yapı ve sınıfsal çatışmalar vardır. İkinci boyutta devlet, parti ve siyasal iktidar mücadelesi bulunur. Üçüncü boyutta ise aşağıdan doğan halk kurumları ve onların taşıdığı başka bir siyasal düzen ihtimali vardır. Bu üçüncü boyut eklenmeden devrimin yalnızca kimin iktidara geldiğini görürüz. Eklendiğinde ise başka bir tarih görünmeye başlar: İktidarı ele geçirenlerin tarihi yanında, kendi kendini yönetmeye çalışanların tarihi.

Bookchin’in değiştirdiği temel soru belki de budur. Devrime yalnız “Kim iktidarı aldı?” diye bakmak yerine, “Devrim sırasında halk hangi iktidar biçimini yarattı ve bu iktidara daha sonra ne oldu?” diye sorar.

Bence siyasal bir başyapıt olan dört ciltlik Üçüncü Devrim, bu sorunun tarih boyunca izini sürer.