Bütün mümkünlerin kıyısı

43 views
33 mins read
43 views
33 mins read

Söyleşi: Elvan Kıvılcım 


2021’e yeni kurulmuş bir parti olarak giren, Demokrasi Konferansı’nın bileşenlerinden Toplumsal Özgürlük Partisi’nin Sözcüler Kurulu üyesi Perihan Koca’nın gözüyle geride bıraktığımız yılın anahatları ve 2022’nin önümüze koyduğu imkânlar, ihtimaller… Express’in kış sayısından naklen…

Fotoğraf: Pınar Öğünç

Toplumsal Özgürlük Partisi 2021’e yeni kurulmuş bir parti olarak girdi. Kuruluş metninde TÖP’ün egemen güçlere karşı mücadele içinde politikleşen halk güçlerinden oluştuğunu söylüyorsunuz. 2021’de halk güçleri ve egemenler arasında ne gibi mücadeleler yaşandı?

Perihan Koca: TÖP geçtiğimiz yıl resmen partileşti, ama 1996’da başlayan bir platform ve arayışa dayanıyor. Bu bakımdan kökü eskilere dayanan genç bir parti.

Perihan Koca

Bugün Türkiye’de iki kutuplu bir kamplaşma ve gerilimin hâkim olduğu bir siyasal sahne söz konusu. Aslında egemen güçler arasında bir çatışma bu. Bunun bir tarafında Cumhur İttifakı, diğer tarafında devleti restore etmeye talip olan Millet İttifakı var. Fakat hem iktidar blokunda hem restorasyoncu blokta gedikler açan direnç noktaları var. Bunlara halk güçleri diyoruz. Bu ifadenin bizde cisimleşen paradigmasında, halkçı seçenek veya üçüncü seçenek dediğimizde, başta işçilerin, emekçilerin olduğu, etrafında bütün toplumsal ve anti-kapitalist dinamiklerin bulunduğu bir özneleşme hareketi.

İçinde bulunduğumuz olasılıklara baktığımızda, evet, ciddi bir gerilim ve çatışma ekseni var, ama bu arkaik ve gerici unsurlara, faşist kurumsallaşmaya olduğu kadar, sıçramalı bir kurucu döneme de gebe. Saflaşma, çatışma, gerilim ve arayışlar sadece egemen güçler arasında olmuyor, burada esas belirleyici unsur halk güçleri. 2021’in muhasebesine ve 2022’nin olasılıklarına halk güçleri açısından baktığımızda, biriken enerjinin, öfkenin, arayışın güçleneceği ve potansiyel enerjiyi kinetik enerjiye dönüştürebilecek bir kuvveden fiile geçme döneminde olduğumuzu söyleyebiliriz.

Halk güçleri kimler, biraz açabilir misiniz?

İşçiler, emekçiler, kadınlar, gençler, LGBTİ+’lar, farklı halklar, inançlar oluşturuyor halk güçlerini.  Ama aynı zamanda bir ulusal ve uluslararası sorun yumağına dönüşmüş olan mülteciler ve göçmenleri, ekolojistleri, doğa ve yaşam savunucularını da bu güçler arasında saymak gerek. Bu güçlerin çoğu anti-kapitalist bir bakış taşıyor, o yüzden halklar ve inançlar derken sadece Alevileri, Kürtleri, Arapları, Çerkesleri dahil etmek yetmez, AKP’den ve egemen güçlerden kopmaya başlayan, İslâm’ı daha farklı yorumlama tahayyülü içinde olan ve ciddi bir öfkenin, huzursuzluğun ana noktalarından birini oluşturan yoksul dindarları da halk güçlerine eklemek gerekiyor.

Kadın hareketi hem nicel hem nitel anlamda yarattığı hareketlilik biçimiyle tüm toplumsal dinamiklere, tüm halk güçlerine önemli bir model sunuyor.

Temmuz 2021’de İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması kadınları ve kadınların örgütlü güçlerini nasıl etkiledi? 2022’de kadınları neler bekliyor?

İktidar bloku rejimini tahkim edebilmek için faşizmi kurumsallaştırmaya çalışıyor, hamlelerini hızlandırmış durumda. Ellerinde yalnızca sermaye değil, başka birçok güç var. “O halde niçin faşizmi kurumsallaştıramıyorlar?” derseniz, faşizme dalgakıran olan direnç odakları var ve onların en kitleseli ve giderek daha da kitleselleşeni kadın hareketi. Kadınlar açısından uzun zamandır, sadece Türkiye’de değil, dünya ölçeğinde domino etkisi yapan bir isyanlar çağı açılmış durumda. 2011-2012’den itibaren Türkiye’de kadın hareketinin bir kımıldanıştan uyanışa ve uyandırışa geçtiğini görüyoruz. 2012’de kürtaj eylemleriyle başladı bu uyanış ve 2013’te Gezi isyanıyla kadınların meclis, forum ve komünlerde belirleyen, nitel sıçramaları yaptıran özne olması bu hareketlenmeyi bir kaldıraca dönüştürdü.

İstanbul Sözleşmesi’nden çıkmak iktidarın atması gereken bir adımdı aslında. Faşizmi kurumsallaştırmak için en diri, en canlı, en kitlesel odağı karşısına alması gerekiyordu. Bunu uzun zaman yapmaya çalıştı, ama gerçekleştiremedi. OHAL, bekçi yasası, müftülük nikâhı gibi birçok hamle yaptılar. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkmak da iktidarın devamlı masasında tuttuğu bir hamleydi. Sürekli oradan bir gerilim hattı açmaya çalışıyordu. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkışla kadınlar açısından yeni bir dönem açıldı. Hemen hemen tüm illerde, ilçelerde yayılmaya başlayan bir kadın direngenliği, kadın örgütlülüğü toplumun tüm kılcal damarlarına yayılmaya başladı.

Kadın hareketi bu süreci birkaç yıl evvel Kadınlar Birlikte Güçlühareketinde edindiği deneyimin üzerine bina ederek, İstanbul Sözleşmesi’nden Vazgeçmiyoruz kampanya grubu olarak cisimleştirdi. Bu, yeni dönem açısından önemli bir modelin öne çıkarılmasıdır. Kadın hareketi hem nicel hem nitel anlamda yarattığı hareketlilik biçimiyle tüm toplumsal dinamiklere, tüm halk güçlerine, yeniden kurulacak bir memleketin programatiğini oluşturmak, hangi ilkelerle yan yana gelinebileceğini düşünmek açısından önemli bir model sunuyor. Kadınlar birbirinden müthiş güç alarak İstanbul Sözleşmesi meselesini toplumun en ücra köşelerine kadar konuşulduğu bir düzleme getiriyor. Bu çok büyük bir toplumsal meşruiyet.

Bu anlamda 1 Temmuz önemli bir kırılma eşiği. İktidar 1 Temmuz’da İstanbul Sözleşmesi’nden çıkışı tescil etmiş olsa da, kadınların orada verdiği fotoğraf çok önemliydi. Karşımızdaki iktidar güçlerinin ellerinde kalan tek olguyu, yani devlet şiddetini ellerinden alacak bir sıçrama yaşandı. O kalkanların elden ele dolaşması, bunun bedelinin ödenmesi yenilgi değildir, müthiş bir kazanımdır. Bir toplumsal meşruiyet kazanımıdır. Kadın hareketinin içinde de “İstanbul Sözleşmesi’nde yenildik mi?” diye konuşuluyor. İstanbul Sözleşmesi’nde yenilmedik, kazanan taraf olduk ve bugün herhangi bir egemen söylemin hamlelerine cevap veriş biçiminde ve kadın hareketinin eylemselliğinde o kazanımı görmek mümkün.

2021 Türkiye’de müsilaj, orman yangınları, sel baskınları gibi ekolojik felâketlerin yılıydı. Türkiye toplumu sorunun kaynağını doğru tespit edip öfkeyi doğru yere yöneltebildi mi?

Ekolojik kriz ve ekolojik krizle mücadelede 2021 olası bir kırılma zemini açığa çıkardı. 2021’de yaşadığımız felaketler ve pandemi ekolojik krizin ürünü olarak karşımızda duruyor. Yaşadıklarımız bir distopya filmi değildi, bir kriz yaşanıyor ve yapısal bir krize dönüşüyor. Bu anlamda bu yaz toplumsal açıdan eko-sisteme bakışta bir kırılma yaşandı. Bunun köylü direnişlerine ve taleplerine yansımasına baktığımızda, müthiş bir sıçrama var. Ekolojik bakış, doğayı savunma bakışı toplumsallaşıyor. Yangınlar ve sellerle ilgili eylemliliklere baktığımızda bunu görebiliyoruz. İlk defa emek ve demokrasi güçleri bunun için yan yana geldi, toplantılar düzenlemeye başladı. Bu mahalleler düzeyinde savunma alanlarının yaratılması olarak yaşanmaya başladı. Mesela yangınlar döneminde, güneyde pıtrak gibi mahalle komiteleri, mahalle konseyleri, dayanışma ağları ve yeni bir yurtseverlik bilinci ortaya çıktı. Bir tarafta artık işgalci konumuna düşen bir iktidar ve egemen güçler bloku, bir tarafta da Validebağ’da molozları elden ele taşıyan, ağacını savunan, Datça’da orman yangınları için kendi helikopterini tutan, elden ele hayvanları kurtaran, Diyarbakır’da da bunu yapan, batıyla Kürdistan’ın bağını bu anlamıyla kurmaya çalışan, esas muhatabı arayan, öfkesini yöneltmeye çalışan bir düzlem açılıyor.

Önümüzdeki yıl sendikaların, emekçilerin gündemine ekolojik talepler girebilir mi?

Fabrikalardaki işçiler, çeşitli işyerlerindeki emekçiler bir fanusun içinde yaşamıyor ki. İşsizlik, güvencesizlik gibi, ekolojik kriz de soyut değil. Her sabah akşam işe gidip gelen emekçiler o sisin içinden, o müsilajın yanından geçiyor, yangınları izliyor, tüm bunlar işçilerin de gündemine giriyor. Ama bu sendikalara nasıl sirayet eder, nasıl tartışılır, o biraz sendikal krizin aşılmasıyla ilgili. Ama çeşitli palyatif çözümleri toplu sözleşmelere katma bakımından bir ilerleme var.

2021’de irili ufaklı birçok işçi-emekçi direnişi yaşandı. Bu açıdan bir muhasebe yaptığınızda öne çıkan olgular neler? 

Sermaye ve iktidar güçleri açısından özellikle pandeminin fırsata çevrilmeye, yeni emek rejiminin inşa edilmeye çalışıldığı bir süreçteyiz. İşçiler ve emekçiler nezdinde kitlesel anlamda direnme ve huzursuzluk halinin, böyle gitmez hissinin yaşandığı ve ciddi bir politikleşmenin oluştuğu görülüyor. Aktif direnişler açısından da sürekli genişleyen bir düzlem var. Ama direnişin karakteri biraz değişti. On yıldır devam eden bir süreç olsa da, 2021’de bu eğilim pik yaptı.

Genel itibarıyla, fabrikalarda, işyerlerinde, atölyelerde lokal direnişler yaşanıyor. Ama öbür taraftan bireysel direnişlerin, işten atılan bir işçinin işyerinin önünde direndiği ya da sendikalaştığı için işten atılan beş işçinin, on işçinin çadır kurduğu, gündelik olarak direnişlerini sürdürdüğü bir süreç de var. Ama bunlar kitlesel bir direniş sürecine dönüşmüyor. Bu da aslında sadece işçiler, emekçilerle alâkalı bir şey değil. Muhalefetteki krizle, siyasal özne eksikliğiyle ve sendikal krizle bağlantılı olarak düşünmek gerekiyor bunu.

Sol, sosyalist güçler olarak yaptıklarımız kadar yapmadıklarımızın da süreci şekillendireceği bir andayız. Üçüncü seçeneğin, halkçı bir seçeneğin inşasına ve öncülüğüne soyunmak gerekiyor.

24 Ekim’deki işçi-emekçi mitingi çok önemliydi. Alba’dan Cargill’e, Sinbo’dan SML’ye, Carrefour’a, son bir yılın bakiyesi denebilecek bütün direnişlerin bir forumla yan yana gelmesi ve bu forumda bütün sola, emek güçlerine, demokrasi güçlerine çağrı yapılmasıyla bir parantez açılmış oldu. Ev emekçileri, market ve depo işçileri, göçmen işçiler, KHK direnişçileri, sistemin baskı kurduğu tüm kesimler yan yana geldi, İstanbul’daki bütün direnenlerin kürsüde sözünü söylediği, taleplerini ortaklaştırdığı bir buluşma oldu.

Şimdi böyle işçi-emekçi mitingleri başka illere, bölgelere yayılmaya çalışılıyor. Bunun öncesi de var. Bu yıl ilk defa 1 Mayıs’ta solun ve sendikaların yanısıra direniş eylemliliği gösteren işçilerin, emekçilerin yan yana gelişi yaşandı. 1 Mayıs’a daha çok “Kod 29 kaldırılsın” ve “İşten atmalar yasaklansın”ın öne çıktığı ortak taleplerle gidildi. 1 Mayıs’tan 15-16 Haziran eylemlerine uzanan ve sokaklarda, fabrika önlerinde olunan bir süreç yaşandı. 15-16 Haziran’dan 24 Ekim’e giden bu yeni süreç işçiler ve emekçiler açısından taktiksel yan yana gelişler olarak değerlendirilebilir. 24 Ekim’de direnen işçilerin, emekçilerin sol parti ve örgütlerle yan yana olması, taleplerin toplumsallaştırılmaya çalışılması önemliydi. Elbette bir kırılma, müthiş bir nitel sıçrama yaratmadı. Ama oraya giden yolda önemli bir aşamaydı.

Kasım ve aralık aylarında bütçe, asgari ücret konuşulur. Takvimsel bir durum gibi algılanır, ama öyle bir feyz momentinin içindeyiz ki, bütçe ve asgari ücret tartışmaları yaşamsal bir yerde duruyor. İktidarın iktidarda kalma süresini en az bir yıl uzatacak manevralara ihtiyacı olduğunu görüyoruz. TÜSİAD 19 Ekim’de “Geleceği İnşa Etmek” başlığıyla bir 50. yıl toplantısı yaptı ve bol demokrasi vurgusuyla beraber, yoksulluk ve sefalet gibi müsebbibi olduğu sorunların çözümü için öncülük yapmaya talip oldu. İşçilerin, emekçilerin, ezilenlerin de bir siyasal öznenin müdahalesiyle beraber bu sürecin öncülüğünü yapmaya ve geleceği inşa etmeye talip olması gerekiyor.

2021 sonu itibarıyla, sol-sosyalist partilerin ve demokrat güçlerin gündemi Üçüncü İttifak, Üçüncü Yol, Üçüncü Cephe gibi isimlerle anılan seçenek. Bu seçeneğe nasıl bakıyorsunuz?

Kritik bir süreçteyiz. Özellikle sol, sosyalist güçler olarak yaptıklarımız kadar, yapmadıklarımızın da süreci şekillendireceği, önemli olanakların açığa çıktığı bir andayız. Üçüncü seçeneği yaratmak bu anlamıyla kritik. Dolayısıyla, öncelikle bu sürecin sorumluluğunu almak, halkçı bir seçeceğin inşasına ve öncülüğüne soyunmak gerekiyor.

Üçüncü seçenek, herkesin izlediği üzere, sol-sosyalist güçlerin gündeminde. Ve bu konuda belli arayışlar ve partimizin de içinde olduğu çeşitli görüşmeler var. Ama üçüncü seçeneği görme, yorumlama ve müdahale etme biçimlerimiz bakımından ortaklaştığımızı şu an için söylemek mümkün değil. Bu söylem henüz kendisini arıyor.

Aynı zamanda bir erken seçim olasılığı gündemde. Seçimleri önemsediğimizi, ama seçim-sandık aritmetiğiyle sınırlı bir bakış ve yönelimde olmadığımızı belirtmeliyim. Seçimler halkçı bir seçeneğin inşasında bir manivela olarak değerlendirilebilir, ancak esas nokta, ortak bir asgari program, ilkelerle ve hedefle yola çıkmak. Halkçı güçler kendi çıkışlarını arıyor ve bunu gerçekleştirebilmek için bir siyasal odağa, sol sosyalist bir odağın inşasına ihtiyaç var.

Bu ortak, asgari programın esası demokratik cumhuriyet ve demokratik anayasa olmalı. Bugün halk güçlerinin sosyalist öznelerden, sosyalist güçlerden bir adım önde olduğu ve giderek makasın açıldığı bir süreç de yaşanıyor. Halk elinden geleni yapıyor, bulduğu her çatlaktan sızarak kendisini ifade ediyor. Bu açıdan sosyalistlerin de üzerine düşeni yapması ve tarihsel âna müdahalesi kritik önemde. Sosyalist sol güçler kendilerini büyütmekle sınırlı, kendilerini merkez alan bir siyaset biçiminin ötesine geçecek bir perspektifle halkla kaynaşma, halkın içinde halkla beraber olma halini yeniden ana odağına almalıdır.

Yumuşak bir geçiş olmayacak. Seçime savaşa gider gibi hazırlanan bir iktidarla karşı karşıyayız. Ama 7 Haziran-1 Kasım sürecinin tekrar yaşanması zor, o dönemki asabiyyeleri, bütünlükleri yok. Gene de savaş politikalarına sımsıkı sarılmaktan vazgeçmeyeceklerdir. Bütün mümkünlerin kıyısındayız.

TÖP’ün bileşenlerinden olduğu Demokrasi Konferansı’nın 24 Haziran’daki çağrı metninde, Türkiye’nin dört bir yanındaki direnişlerle yakılan çoban ateşlerini birleştirme hedefi ortaya konmuştu. Bu hedef yönünde nasıl bir yol alındı?

2021’in önemli bakiyelerinden biri Demokrasi Konferansı’dır. Türkiye’nin siyasal iklimi açısından önemli bir siyasal müdahaleydi. Bu gidişata hayır diyenlerin, toplumsal güçlerin yan yana geleceği, hak temelli bir düzlem açıldı. Toplumun tüm önceliklerini içinde barındıran, omurgasında toplumsal dinamiklerin, halk güçlerinin olduğu bir programatiğin zeminini açtı ve özneleşme-özneleştirme hareketi olarak adımlarını yerelde atmaya başladı. 2022 Demokrasi Konferansı’nın Ege ve Güney bölgesi konferanslarını örgütleme süreciyle başlayacak. Bu sürecin sonuçları olacaktır. Çeşitli taleplerle ortak bir seçeneğin, ortak bir inşanın yaratılabilmesi için bir program zemini yaratan Demokrasi Konferansı’nın kendisini dayandırdığı 21 alan direnen, talep eden çeşitli öznelerin yan yana gelişi.

Halkın çıkarlarının galip geleceği bir demokratik halk iktidarının hücrelerinin açılacağı talepleri toplumsallaştırmak, bunları o taleplerle yan yana gelecek bir programa dönüştürmek, o programın etrafında yan yana gelmek gerekiyor. Restorasyoncuların masa başında kendi aralarında yaptıkları bir anayasa değil, tabandan gelecek bir anayasa hareketi, yani halkın kendi anayasasını yapması gerekli. Halkın taleplerinin ve haklarının garanti altına alınacağı bir düzlem yaratılabilir. Onurlu bir yaşam için gelir güvencesini, servet yaptırımlarını, dolaylı vergilerin kaldırılmasını talep etmek gerek. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin ortadan kaldırılabileceği, cinsiyetlere ve inançlara kör bir anayasa olabilmesi pekâlâ mümkün, böyle bir anayasa yapmanın koşulları var. Demokrasi Konferansı bunun için bir fırsat ve önemli bir zemin.

2022 için öngörüleriniz neler?

Müthiş akışkan, ilerici ve gerici sıçramalara, kırılmalara gebe bir zaman dilimindeyiz. Bu açıdan 2022’ye baktığımızda, sosyalistler olarak nasıl bir kurucu müdahalede bulunacağız, önümüzdeki soru bu. 

İktidarın devlet şiddetini kullanma biçimlerine, grevlere, kadınların protestolarına saldırılara, yeni yasalar üzerinden yapılan hamlelerle bakınca, yumuşak geçiş yapılabileceği tartışmalarının anlamsızlığı görülüyor. Yumuşak bir geçiş olmayacak. Seçime giderken bile savaşa gidermiş gibi hazırlanan bir iktidarla karşı karşıyayız. Ellerindeki bütün araçları kullanmaya çalışacak, savaş politikalarını yönetecekler.

Aslında muazzam bir savaşın içindeyiz. Kadın cinayetlerinin, işçi cinayetlerinin sayısı, HDP’nin 10 binden fazla üyesinin tutuklu olması nasıl bir savaş sürecinde olduğumuzu gösteriyor. Faşizmin kurumsallaşmasının önündeki en önemli, en büyük, en diri iki direnç odağına, Kürtlere ve kadınlara karşı büyük bir savaş başlattı iktidar. Bir yanda HDP kapatma davası, öbür yanda İstanbul Sözleşmesi’nden çıkış. Ama şunu da ifade etmek lâzım: 7 Haziran – 1 Kasım sürecinin tekrar yaşanması zor, çünkü o dönemki iktidar gücü ve iktidar bloku ile karşı karşıya değiliz. Köprülerin altından gerçekten çok sular aktı ve o dönemdeki asabiyyeleri, bütünlükleri yok. İçten içe müthiş bir fraksiyon çatışması, müthiş bir tepişme ve sürekli bir kan kaybı var. Gemiyi önce kimler terkedecek tartışmasını görebiliyoruz.

Büyükelçiler krizine, Kemal Kılıçdaroğlu’nun bürokratlara yaptığı çağrıyla yaşanan krize, sonrasında Irak ve Suriye teskeresine CHP’nin “hayır” oyu vermesiyle yaşanan krize bakarsak, iktidar blokunun gardının giderek düştüğünü görüyoruz. Gene de savaş politikalarına sımsıkı sarılmaktan vazgeçmeyeceklerdir. Ta ki, halkın kendi müdahalesi gelene kadar. Aslında iktidarın gardının düşmesi, bütünlüklü olmaması da zaten toplumsal dinamiklerin o direnç noktalarından, halkçı dinamiklerin karşı çıkış biçimlerinden kaynaklanıyor. Bu direnç kuvvetleniyor, daha da kuvvetlenecek. Bu bakımdan gerçekten her şey mümkün. Bütün mümkünlerin kıyısındayız diyorum hep. Ama aslolan siyasal öznenin müdahalesi. Siyasal öznenin müdahalesini sosyalistler olarak bizim becermemiz gerekiyor. Halkın arayışının, halkçı dinamiklerin taleplerinin politikleştiği, giderek sermayeye karşı, sisteme karşı yönünü çevirmeye başladığı bir düzlemdeyiz. Tabii ki faşist blok da, koalisyon da, sermaye güçleri de kendi hamlelerini yapacak. Ama esas mesele halk güçlerinin bir siyasal özneyle buluşamaması. Bu buluşma olmazsa halkta biriken öfke bir özyıkıma da dönüşebilir. Tarihsel anlarda, ânında müdahale çok önemlidir, her zaman o tarihsel an, o toplumsal bilinç kırılmaları açığa çıkmaz. Şimdi onun eşiğindeyiz, ama bu eşikte siyasal öznenin, devrimci öznenin bu tarihsel âna müdahalesi nasıl olacak? Esas mesele bu.

1+1 Express, sayı 178, Kış 2021-22