Murray Bookchin’in Kürt Siyasal Hareketi Üzerindeki Etkisi

75 views
60 mins read
75 views
60 mins read

Bookchin Temmuz 2006’da öldüğünde PKK kurultayı, “20. yüzyılın en büyük sosyal bilimcilerinden birini” selamladı. “Bizi toplumsal ekoloji düşüncesiyle tanıştırdı” ve “sosyalist teorinin daha sağlam bir temelde ilerlemesi için geliştirilmesine yardımcı oldu.” Yeni bir demokratik sistemin nasıl gerçeğe dönüştürüleceğini bize gösterdi. “Yaratıcı ve gerçekleştirilebilir olduğuna inandığımız bir model olan konfederalizm kavramını önerdi.” Kurultay şöyle devam etti: “Bookchin’in devlet, iktidar ve hiyerarşi karşıtı tezleri bizim mücadelemiz aracılığıyla hayata geçirilmeye çalışılmaktadır. Ona sözümüz olsun ki, somut bir demokratik konfederalizmi kuran ilk toplum olarak onun fikirlerini hayata geçireceğiz.” Hiçbir hediye veya övgü Bookchin’i bu kararlı sözlerden ve yaratılan Rojava devriminden daha mutlu edemezdi sanırım. Duysaydı şayet belki o da onları Sümerler’den gelen, özgürlük için kaydedilen ilk sözcükle selamlardı: “Amargi!”

Ramazan Kaya

Belirgin bir toplumsal projesi olan tek liberter düşünür Murray Bookchin’dir diyebiliriz. Bookchin gerçek anlamda özgür bir toplumun ne menem bir şey olabileceğine ilişkin bir vizyon, bizi o ideale götürebilecek bir yol haritası sunuyor. Onun fikirleri çağdaş toplumsal hareketleri etkilemeye ve şekillendirmeye devam etmektedir. Mississippi’deki (ABD) Jackson kooperatif ağından, Fransa’daki Sarı Yelekliler tarafından kurulan meclisler meclisine ve Rojava’daki demokratik konfederasyona kadar insanlar, devlet yönetiminin ötesine geçen ve devleti sınırlayan toplumsal kurumlar inşa etmeyi sürdürüyorlar. Bu özyönetim kurumları; doğrudan demokrasiye, katılıma, dayanışmaya, eşitliğe ve cinsiyet özgürlüğüne geniş bir alan yaratmaktadır. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana düşünce ve eylemde kendisini en çok yenileyen anti-otoriter düşünürdür. En büyük başarısı, bir toplumsal ekoloji oluşturmak için geleneksel anarşist içgörüleri modern ekolojik düşünceyle birleştirmiş olmasıdır. Hayatını toplumsal hareketlere adayan bir aktivist, tarihçi ve sosyal teorisyen olarak 1960’lardan bu yana sol ekolojik akımlara önemli düşünsel ve pratik katkılarda bulundu. Doğal dünyanın yok edilmesini tarihsel bir zorunluluk olarak gören determinist bakışları her zaman reddetti, bu doğal yıkımın, hiyerarşilere ve tahakküme dayalı toplumsal örgütlenmenin bir sonucu olduğunu kanıtladı. Ona göre, insanın insanla uyumu sağlanmadıkça doğayla uyumu da sağlanamaz. Kanada’nın Quebec eyaletine bağlı Montreal kentinde 1960’lardan bu yana onun fikirlerinden hareketle oluşturulmuş çok çeşitli yurttaş komiteleri bulunmaktadır. Ağırlıklı olarak yoksul ve işçi sınıfı bölgeleri kenti zamanla adeta bir sosyal ekoloji laboratuvarı haline getirdi.[1]

Bookchin 2000’lerin başında anarşizmden koptu. “Komünalist Karar Anı” adlı makalesinde bu ayrılığını gerekçelendirir ve kendisini komünalist olarak tanımlar. Bu politik terimi ilk olarak Paris komünarı Gustave Lefrançais kullanmıştı, kendisinin “anarşist değil, komünalisť” olduğunu bildirmişti. Bookchin bu tarihten itibaren her türlü bireyci, karşı-kültürcü, teknoloji ve uygarlık karşıtı ve mistik ekolojistler olarak tanımladığı anarşizm anlayışlarıyla arasına belirgin bir mesafe koydu. Onun tabiriyle bu yaşam tarzı anarşistlerine sert eleştiriler yöneltti: “Kendini anarşist olarak tanımlayan binlerce insan, anarşist fikirlerin toplumsal özünü yavaş yavaş, bu yozlaşmış, burjuvalaşmış dönemi belirleyen yaygın Yuppie ve New Age kişiselciliğine teslim etmişlerdir. Onlar, artık gerçek anlamda sosyalist-komün yönelimli özgürlükçü toplum yanlısı değildirler ve var olan düzenle, örgütlü, program olarak tutarlı bir toplumsal mücadeleye bağlanmaktan kaçınmaktalar. Kendini anarşist olarak tanımlayan bu kişilerin, anarko-sendikalistler ve devrimci özgürlükçü komünistler gibi daha önceki anarşistlerin de temel olarak faaliyette bulundukları toplumsal alandan çekilerek, herhangi bir örgütsel bağlılıktan ve entelektüel tutarlılıktan kaçınan dönemsel maceralara ve daha da rahatsız edicisi, günümüz burjuva toplumunun kültürel yozlaşmışlığından beslenen kaba bir benlikçiliğe sığınmışlardır”[2]. Murray Bookchin “özgürlüğü kurumsallaştırmak” gerektiğine inanıyordu ve gereklilik doğrultusunda “ülke çapında bir kentler ve kasabalar konfederasyonu” olan komünalizm projesini geliştirdi. Komünalizm kavramında ısrar etmesinin bir sebebi de otoriter Marksist geleneklerin tarihsel mirasına uzak durmasından kaynaklanmaktadır: “Bir ideoloji olarak Komünalizm bireyselcilikle ve anarşizmin çoğun açık surette kendini gösteren usçuluk karşıtlığıyla kirlenmemiştir; Marksizmin, Bolşevizm’de cisimleştiği haliyle, otoriteryanizminin yarattığı o tarihsel yükü de taşımamaktadır. Komünalizm temel toplumsal arena olarak fabrikaya ya da başlıca tarihsel özne olarak sanayi proletaryasına odaklanmaz; geleceğin özgür toplumunu hayal ürünü bir ortaçağ köyüne indirgemez.”[3]

“Komünalizm” terimi, özgür komünlerden oluşan bir konfederasyon olarak örgütlenmiş bir komünal toplumu hayata geçirmek amacıyla hem kapitalist piyasa hem de modern ulus-devlet tarafından yönetilen tahakküm biçimlerinin ortadan kaldırılmasına yönelik devrimci bir projedir. Bookchin başlangıçta sosyal ekolojinin bu siyasi programını “özgürlükçü belediyecilik” olarak adlandırdı, ancak daha sonra tarihsel “komünalizm” terimini daha fazla vurgulamaya başladı. Ona göre: “Komünalist temelde demokratikleştikten sonra konfederasyon çatısı altında beledî birlikler oluşturacak ve ulus-devletin rolüne meydan okuyacak, halk meclisleri ve konfederal konseyler marifetiyle de iktisadi ve politik yaşam üzerinde denetim kurmaya çalışacaktır.”[4] Komünalizmin somut politik tezahürü de liberter belediyecilik’dir elbette. Komünalizm, liberter belediyeci programında, büyük bir kararlılıkla devletçi beledi yapıları bertaraf etmeyi ve onların yerine liberter politika uygulayan kurumları geçirmeyi öngörür. Kent yönetimiyle ilgili kurumları mahallelere, kasabalara ve köylere dayalı demokratik halk meclislerine dönüştürecek şekilde yeniden yapılandırmayı amaçlar.

Onun nazarında politika devlet yönetiminin zıt anlamlısıdır; bürokrasi ve siyasetin profesyonelleşmesi özgürlük alanlarını ortadan kaldırır ve ele geçirir. Bookchin’in felsefesinde, devrim, iktidarı ele geçirmeyi değil, onu dağıtmayı amaçlar. Devrimci süreç, topluluğun bütün üyelerini kapsayan ve onların bireyler olarak davranabilmelerini sağlayan halk meclislerinin ve toplulukların oluşmasını hedeflemelidir. Karar almanın yüz yüze yapılması gerektiği onun için de açıktır, ama özellikle birbirini tanımayan milyonlarca insandan oluşan kentlerde konsensüs arayışı büyük bir ihtimalle demokratik süreci tıkayacaktır. Dolayısıyla çoğunluk oyu, politik karar alma mekanizmasının ana süreci olmak zorundadır. Birçok anarşistin demokrasiyi bir “yönetme” ve hatta “tahakküm” biçimi olarak görmesine hiçbir şekilde katılmaz. Bir toplumun kamusal meselelerle ilgili dinamik kolektif kararlar alabilmesi için çoğunluk hayati öneme sahiptir. Ayrıca ona göre çoğunluk oyu, çok sayıda insanın karar vermesinin tek adil yoludur. Doğrudan demokrasi koşullarında, azınlıkların çoğunluğun kararlarına karşı olduklarını ifade etme ve çoğunluğu etkileme hakları her zaman baki kalacaktır, ancak yine de çoğunluğun aldığı kararlara uymaları gerekmektedir. Bookchin için doğrudan demokrasinin çağımızda uygulanabileceği yer, belediyeler, yani daha geniş tanımıyla yerel yönetimlerdir. Bu da haliyle günümüzdeki büyük şehrin desantralize olmasını gerektirmektedir, yani küçük birimler halinde yönetilmesi zorunluluk haline gelmiştir.

Kentin Doğuşu ve Desantralize Edilme Zorunluluğu

Toplumsal ekolojinin kurucusu Murray Bookchin göre, polisin (kentin) ortaya çıkışı tarihsel evrimde bir dönüm noktasını temsil ediyor. Şehirde birey nihayet kan bağlarına, etnik bir kökene ya da küçük bir cemaate dayanmayan siyasi ilişkiler kurabileceği bir alan buldu. Antik Yunan, Bookchin’in özyönetim projesini geliştirmesine yardımcı olan önemli bir tarihi referanstı. Antik Yunan’da vücut bulan temel eşitsizliklerin elbette farkındaydı: Ataerkillik, kölelik, vatandaşlığın Atina doğumlu olduğu varsayılan erkeklerle sınırlandırılması vb. Ancak bu tarihi gerçekler onu Antik Yunan’ı tamamen bir kenara atmasına yol açmadı. Bookchin bu döneme dair bir şeyin farkına vardı. İnsanlık tarihi açısından en büyük öneme sahip olan şey, gerçek doğrudan demokrasinin ortaya çıkışıydı. Bu, bugün bildiğimiz sözde demokratik parlamenter rejimle hiçbir ilgisi olmayan siyasi bir projeydi, polis kavramına dayanıyordu: yani politikanın yerleşik vatandaşlar tarafından formüle edildiği ve idarenin yetkilendirilmiş kişi ve konseyler tarafından yürütüldüğü yüz yüze toplantılarda kararların alındığı, tüm şehir sakinlerinin doğrudan katıldığı bir doğrudan demokrasi. Her şeyden önce Bookchin, Atina polisinde toplumun halk meclisleri, kuraya göre seçim, görev rotasyonu, delegelerin geri çağırılabilmesi ve tüm yurttaş topluluğu tarafından sahiplenilmesi gibi gerçekten demokratik yapılar aracılığıyla yüzyıllar boyunca rasyonel bir şekilde işleyebileceğinin kanıtlarını keşfetti. Daha da önemlisi, insanlığın otoriter imparatorluklar, savaşlar, ataerkillik ve baskıcı din ve geleneklerin hakimiyeti altında inlediği bir dönemde, Antik Atinalıların tamamen farklı bir toplum yönetimi tarzını hayal etmiş ve uygulamaya koymayı başarmış olmaları onu büyülemişti. Tabii ki Antik Atina, Bookchin için tek tarihi referans noktası değildi. Ortaçağ’ın Binyılcı Hıristiyan mezhepleri, İngiliz Devrimi’ndeki Kazıcılar kolonisi, Amerikan Devrimi’nden sonra New England’daki şehir meclisleri, Fransız Devrimi ve Paris Komünü sırasında Paris’te kurulan özgürlükçü seksiyonlar, Rus Devrimi’nin başlangıcında Sovyetlerde uygulanan doğrudan demokrasi deneyimi ve İspanyol Devrimi’nin anarşist komün ve konseyleri onun için geleceğin özgürlük formlarının önemli modelleriydi.

İnsanlığın geleceği şehirde yatıyor; buna hiç şüphe yok. Ancak günümüzde bizi nasıl bir şehir hayatının beklediği tam anlamıyla belirsizliğini koruyor. Gelişmiş kabul edilen ülkelerdeki kentsel yerleşimler atık üretiminin ve aşırı enerji tüketiminin merkezleri haline gelmiş durumda ve ekosistem üzerinde asalak bir konuma sahiptirler. Dahası, yoksulluk artık kentsel alanlarda kırsal alanlara göre daha hızlı artıyor. Bugün bir milyardan fazla insan, aşırı kalabalık ve aşırı derecede kirli olan megapollerde temiz sudan yoksun bir şekilde gecekondu mahallelerinde yaşıyor. “Canavar şehirler”deki gettolar, vatandaşların şiddete ve baskıya karşı ilgisizliğinin artmasıyla birlikte görünmezleşiyor. Gürültü, aşırı kalabalık, trafik sorunları, sürekli özel hayatı baskılayan standartlaştırılmış konutlar, gözü esir alan özelliksiz ve renksiz mimari, şehri kişiliksiz bir beton yığını veya kapitalist bir depo haline getiriyor.

Üretim ve verimliliği esas alan kapitalist ekonominin yıkıcı ekolojik sonuçları, günümüzün megakentlerinde doruğa ulaşmış gibi görünüyor. 1900 yılında sadece 12 şehrin nüfusu 1 milyondan fazla iken, 1950 yılında bu sayı 83’e çıkmıştır. Bugün 400’den fazla şehrin sayısı 1 milyonun üzerindedir ve bunların 19’unda 10 milyon bulunmaktadır. Bu mega şehirler başlı başına birer ekolojik felaket gibi görünüyor; muazzam miktarda asfalt, cam, metal ve betonla doğayı bir çöplüğe dönüştürmüş durumdalar. Bu açgözlü büyüme, mega kentleri kırsal kesimle, hatta doğal dünyayla karşı karşıya getiriyor. Tüketim kalıpları, ağırlıklı olarak fosil yakıtlara dayalı endüstri ve kontrolsüz büyüme modeli bir tümör gibi kent sakinlerini ve doğayı tehdit etmektedir.

Şehirlerimiz üzerindeki kontrolü yeniden kazanmak için ortak alanlarımızı geri almamız gerekiyor. Kapitalizmin yükselişi, kamu mülkiyetini ve ortak kaynaklar ve mallar üzerindeki kontrolü sürekli olarak aşındırdı. Ekolojik bir gelecek sağlamak için ters yöne gitmemiz gerekiyor. Kamusal alan ve hizmetlerin özelleştirilmesine karşı, bunlar üzerinde doğrudan halk kontrolünü savunmalıyız. Sadece meydanlar, sokaklar, ormanlar ve parklar değil, önemli kamu hizmetleri ve üretim araçları da ortak bir miras ve sorumluluk olarak görülmelidir. Bu, ne devlet mülkiyetini ne de millileştirmeyi içeriyor; daha ziyade doğrudan demokrasiyi ve belediyeleştirmeyi içeriyor. “Tarlaları, fabrikaları, atölyeleri” kamu denetimi altına almamız gerekiyor. Şehirlerimiz hızla “taşıma kapasitesini” aştıkça, bu asırlık özgürlükçü sol ideal yeni bir ekolojik aciliyet kazanıyor. Aslına bakılırsa, yeni doğrudan demokratik toplumsal yapılar, açgözlü piyasayı ve onun anti-ekolojik saldırılarını başarılı bir şekilde dizginleyebilmemizin tek yolu gibi gözüküyor.

Modern kent topluluklarının işleyebilmesi için küçük, özerk ve doğrudan demokrasiye dayalı olması icap etmektedir. Bu yapı, vatandaşların barınma, beslenme, eğitim, iletişim, su ve enerji ağları, hareketlilik, kamusal alan vb. gibi güncel konuları kendi başlarına yönetmeleri için gerekli koşulları sağlayacaktır. Ekonomik ve politik gücün büyük ölçüde merkezileştiği, oldukça kentleşmiş bir toplumda yaşadığımız için büyük şehirler toplumumuzun yönetim modeli haline geldi. Bu nedenle şehirlerin toplumun temel dönüşümünde oynadığı jeopolitik önemi kabul eden toplumsal örgütlenme stratejileri geliştirmek bir zorunluluk haline gelmiştir.

Tutarlı bir şekilde anti-kapitalist olan Bookchin, şehrin reformunun kapitalizmi ortadan kaldırmak hareketine paralel bir mücadele olduğunu iddia eder. Bookchin’e göre kapitalizmin lağvedilmesi durumunda, homo ekonomikus’un yerini homo kolektivus’un alacaktır. 1960’lar ve 1970’lerdeki Amerikan karşı kültür hareketinde, kapitalist kültürden kökten farklı bir kültürün yaratılmasını sağlayan özgürlükçü komünizmin deneyimleri bize birlikte üretimi, karşılıklı yardımlaşmayı ve topluluğu teşvik edecek esnek bir kültürün nasıl oluşturulacağının mükemmel örneklerini sundu. Bookchin, doğayla denge içinde konumlanan homo kolektivicus’un uyumlu dünyası ile tehlikeli bir şekilde doğal sınırlarına ulaşan homo ekonomikus’un eşitsiz ve parçalanmış ulusal ve ulusötesi dünyası arasında bir seçim yapmak zorunda olduğumuzu ısrarla vurgular. Temel toplumsal çelişkiler veya siyasi öncelikler öncelikler şeklindeki yapay ideolojik şablonlarla ilgilenmez. Çünkü ona göre; doğa ile insanlık arasındaki çatışma, toplum ile kapitalist uygarlık arasındaki çatışmayla açıkça bağlantılıdır. Bookchin’in durduğu yer, komünalizmin ve ekolojinin eşit şartlarda buluşabileceği ve kapitalizm eleştirisini yeniden başlatabileceği tek zemindir.

Bookchin iyimserdir, krizdeki insanların “anarşist-komünist idealleri desteklemek için harekete geçirilebileceğine inanıyor, çünkü kendi hayatlarını kontrol etme güçlerinin merkezi devlet ve şirketlerin gücü karşısında azaldığını hissettiklerine” emindir. Vatandaşlar bir kez olsun kendi kendini yönetme yeteneğine sahip olduklarını keşfettiklerinde, özgür ve eğitimli vatandaşlar olarak halk meclislerinde, mahalle konseylerinde yerlerini aldıklarında devlet hem kurumsal hem de fikirsel olarak tasfiye edilebilir. İtalyan anarşist Malatesta’nın belirttiği gibi: “Her şey insanların ne isteyebileceğine bağlıdır.”

Seçimler, Yurttaş Kültürü ve Özgür Belediyecilik

Bookchin’in özgürlükçü belediyecilik yoluyla toplumun sosyal ve ekolojik olarak yeniden düzenlenmesine ilişkin projesi güçlü bir anti-otoriter toplumsal alternatiftir. Liberter belediyecilik, toplumun kendisinin kökten yeniden yapılanmasına yönelik bir çıkıştır, insan ihtiyaçlarını karşılamaya, ekolojik zorunluluklara yanıt vermeye, paylaşım ve işbirliğine dayalı yeni bir etik geliştirmeye yönelik komünal bir toplum tasavvurudur. Kısacası özgürlükçü belediyecilik projesinde ifade edilen, tabandan demokratik kurumların yaratılması ihtiyacıdır. Bookchin, rasyonel olarak oluşturulmuş hiçbir toplumun kurumlar olmadan var olamayacağını ve ve zamanla çözüleceğini savunur. Dolayısıyla demokratik ve ekolojik bir topluma giden yol, vatandaşları güçlendirecek ve devlet idaresi ile kapitalist ilişkilerin tahakkümüne meydan okuyacak yeni karar alma organlarının katılımcı oluşumundan geçmektedir. Bookchin için: “Liberter belediyecilik, politikayı etik bir karaktere kavuşturmada ve taban örgütlenmesini hayata geçirmede ciddi, tarihsel ve esaslı bir projeyi temsil etmektedir. Diğer taban girişimlerinden, salt retorik bakımından değil, aynı zamanda yapısal ve ahlaki bakımdan da farklıdır. Parlamentarizmin o kasvetli döngüsünden ve onun kamusal temsilin bir vasıtası olarak gizemselleştirdiği “parti” mekanizmasından kopmayı, ama bu arada sahici yurttaşlığın icrasını mümkün kılan bir kamusal alanı geri kazanma arayışındadır.”[5] Konfederal liberter belediyecilik, anarşistlerin geçen iki yüzyıl boyunca uğruna savaştıkları “komünler Komünü”dür bir anlam da. Tek bir belediyenin sınırlarını aşan problemleri ve meseleleri çözmek için de demokratikleştirilmiş belediyeler geniş bir konfederasyon çatısı altında bir araya gelmelidir. Yani özgür belediyelerden oluşan geniş konfederasyon ağı hem belediyelerin dayanışmasını ve birlikte hareket etmesini koordine eder hem de bir kenti aşan daha makro meselelere dair ortak karar almayı esas alır.

Bookchin’in belediye seçimleriyle ilgili görüşleri günümüzde de tartışılmaya devam etmektedir. Pek çok kişi, onun için yerel seçim süreçlerine katılımın ana strateji olduğunu ve diğer her şeyin daha sonra takip edilmesi gerektiğini söylüyor. Ancak Bookchin, vatandaşlık için tek gerçek okulun taban meclisleri ve hareketleri olduğu konusunda nettir. Kamu işlerinin yönetimini ciddiye alan kişilerin yetişmesini sağlayacak canlı ve yaratıcı siyasal alanın yaratılmasına büyük önem verir. “Bookchin, oy verenler (birkaç yılda bir temsilcilere oy verenler) ile kamu işlerinin yönetimine aktif olarak katılan vatandaşlar arasında net bir ayrım yapıyor. Dolayısıyla onun önerisi, odağı sadece ulusal seçimlerden belediye seçimlerine kaydırmak değil, aynı zamanda daha bütünsel bir öneridir; bu, katılımın, işbirliğinin ve toplumsal tutumun gündelik hayata dahil edileceği gerçek bir kamusal alanın yaratılmasını ima eder. Bu alanı, gerçek anlamda halkın katılımının olmadığı mevcut kapitalist metalaşma, rekabet ve egoizm durumuna doğrudan karşıt olarak konumlandırıyor.”[6] Bookchin’in stratejisi, doğrudan sivil katılımı teşvik edecek farklı siyasi mekanların kurulmasını içeriyor. Bu, toplumsal hareketlerin kendi mücadelelerini ve dolayısıyla kendi topluluklarını halk meclisleri gibi tabandan karar alma organları temelinde örgütlemeleri için bir araya getirilmesi ve daha sonra belediye seçimlerine katılmaları için geri çağrılabilir delegeler gönderilmesi anlamına gelir. Benzer bir durumun Fransa’daki Sarı Yelekliler hareketinde de yaşandığını görüyoruz; bu hareket halk ayaklanması olarak başladı, ancak yavaş yavaş yerel meclisler oluştu ve daha sonra birbirleriyle konfederasyon girişimleri başladı. Bookchin, bu tür özgürleşmiş demokratik toplulukların belediye meclislerini bu seviyeden itibaren geri almaları gerektiğini öne sürüyor. Çağdaş seçim süreçlerine olan güvensizliği, siyasi partileri devlet yönetimi mekanizmasının bir tür taklidi olarak görmesinden açıkça anlaşılıyor. Bookchin, siyasi partilerin yukarıdan aşağıya yapılandırılmış bir “minyatür devlet” gibi olduğunu belirtiyor.

Bookchin klasik anarşistler gibi her türlü liderliği bir çırpıda yok saymıyor, doğal liderlerin varlığını önemsiyor. Çünkü liderlik toplumda her zaman vardır; İspanya örneğinde (Durutti) olduğu gibi “nüfuzlu militanlar” aynı zamanda düpedüz birer doğal liderdi; bu kişilerin görüşlerine, tecrübelerine diğerlerininkinden daha fazla önem veriliyordu çünkü onların görüşleri daha fazla deneyime, bilgiye ve bilgeliğe dayanıyordu, topluma belli konularda rehberlik edecek gerekli karizmaya, ikna yeteneğine ve psikolojik üstünlüğe sahiptiler. Onun tabiriyle: “Hiçbir isyan kendiliğinden gelişmez, öncü bir militan dalga gerektirir. İsyanlardan çok azı, bilgili bir liderliğin rehberliği olmaksızın salt bir kalkışma olmanın ötesine geçer. Salt kendiliğinden devrimin bir efsane olduğu, geçmiş başkaldırılar dikkatli bir şekilde incelenirse rahatlıkla görülebilir. Özbilinçli liberter örgütlerde bile liderlik “nüfuzlu militanlar” biçiminde hep var oldu: kararlı ve enerjik kadınlarla erkeklerin oluşturduğu bir çekirdeğin etrafında yer alan kalabalıklar sokak protestolarını doğrudan birer kalkışmaya dönüştürdüler. Anarşist efsanelerin aksine 1917’de Rusya’da, 1918’de Almanya’da ve 1936’da İspanya’da ortaya çıkan sovyetlerin, konseylerin ve komitelerin hiçbiri kendi kendine oluşmamıştır. Bu örneklerde gördüğümüz şey hep şudur: Spesifik militanlar inisiyatifi ele alarak bu örgütlenmeleri gerçekleştirmiş, deneyimsiz kitlelere radikal bir eylem doğrultusunda harekete geçmede rehberlik etmişlerdir.”[7]

Ayrıca sınıf mevzusuna da Marksizmin klasik ekonomik kategorileriyle yaklaşmaz. Sınıfsal kategorilerin günümüzde ırka, toplumsal cinsiyete, cinsel yönelime ve elbette ulusal ve bölgesel farklılıklara dayanan hiyerarşik kategorilerle iç içe geçmiş gerçekliğini çok iyi kavramıştır. Sömürgeciliğin, ırkçılığın ve cinsiyetçiliğin yarattığı hiyerarşi ve eşitsizlikler sınıfsal farklılıklarla kesişiyor ve her yere daha bir nüfuz eden küresel bir kapitalist hegemonya meydana getirmektedir. Böyle bir dünyada etnik ve ulusal farklılıklarla toplumsal cinsiyet farklılıkları belli coğrafyalarda veya kentlerde sınıfsal farklılıkların önüne geçen çatışma ve direniş alanları haline gelebiliyor. Bookchin’in öznellik tanımı, üretimin ve dolayısıyla ekonominin kontrolünü üstlenmesi gereken toplumsal aktörler olan proleter veya işçi gibi ekonomik kategorilerin ötesine geçiyor. Bookchin, özgürlükçü belediyecilik vizyonuyla tüm kaynakların eşit kullanımının sağlanması, eğitim ve katılım yoluyla vatandaşların insiyatif kullanan politik aktörlere dönüşmesi ve özerk örgütlenme alanlarının yaratılması sonucunda  “sınıf, cinsiyet, etnik köken ve statü” kavramlarının yarattığı eşitsizliklerin azaltılabileceğine hatta yok edilebileceğine inanan aydınlanmacı bir militandır. Tüm eşitsizliklerin politika içinde ve belli kurumsal koordinasyonlar neticesinde çözülmesi gerektiğini öngörmektedir.

Bookchin’in Öcalan Üzerindeki Etkisi ve PKK’nın Evrimi

Kürt siyasi hareketi 2000’li yılların ortasından itibaren radikal bir paradigma değişikliğine gitti. Bu değişimin dünyadaki yeni toplumsal hareketlerin örgütlenme formlarıyla, sol siyaset teorisi ve felsefesindeki yenilenmeye bağlı bir dönüşüm olduğu da rahatlıkla iddia edilebilir. Bu dönüşüm diğer bir ifadeyle ortodoks sol düşünceden daha heterodoks özgürlükçü bir düşünceye geçiş olarak da okunabilir elbette. Bu bağlamda Murray Bookchin’in fikirlerinin 2000’li yılların ortasından itibaren Kürt Özgürlük Hareketi’nin siyasi arayışları üzerindeki etkisi her açıdan incelenmeye değer çok çarpıcı bir konudur, çünkü, solun mücadeleler tarihinde ilk kez anti-otoriter komünalist bir siyasal düşünürün fikriyatı bir ulusal kurtuluş hareketini, devasa bir siyasal organizasyonu etkilemeyi, şekillendirmeyi başardı. Şüphesiz Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, İmralı’daki siyasal tutsaklık koşullarından önce de reel sosyalizmin başarısızlıklarını, otoriter tahayyülünü ve sınırlamalarını sorgulayan bir siyasal liderdi. Ancak İmralı dönemi, düşüncelerini daha sistematik bir şekilde formüle etme ve kaleme alma imkanı yarattı. Öcalan, hapishane yazışmaları ve yazılarında Bookchin, Wallerstein, Foucault, Braudel ve Bakunin gibi farklı özgürlükçü ve anti-otoriter düşünürlere gönderme yapmaya başlamıştı ancak Bookchin bu değişim sırasında birincil ilham kaynağıydı. Daha sonra avukatları aracılığıyla Kuzey Kürdistan’daki tüm belediye başkanlarına Kentsiz Kentleşme‘yi ve tüm militanlara Özgürlük Ekolojisi‘ni tavsiye etmeye başladı. Bookchin’in eseriyle karşılaştığında kendi deyimiyle “Ortadoğu’nun ve Kürtlerin içinde bulunduğu krizden pratik çıkış yolları arayan biriydi” artık. “Bookchin’in çalışmalarına duyulan derin saygının bir göstergesi olarak Öcalan, kendisini filozofun “öğrencisi” olarak adlandırdı. Bu nedenle hiçbir Batılı siyasi düşünür, Kürt kurtuluş hareketi üzerinde sanırım Bookchin kadar etkili olmamıştır”[8]. Abdullah Öcalan, Murray Bookchin’nin “Toplumsal Ekoloji” teorisinden hareketle Demokratik Konfederalizm projesini geliştirdi ve Kürtlerin kendi ulusal devletlerini kurma çabalarının kurtuluşlarının nihai çözümü olmayacağı sonucuna vardı. Bunun doğal sonucu olarak da Kürt Özgürlük Hareketi zamanla Marksist-Leninist çizgisini ve devlet temelli kurtuluş ideallerini dönüştürdü ve son yüzyılın en dikkate değer devrimlerinden (Rojava) biriyle sonuçlanan yeni bir özgürlük paradigmasını benimsedi. Öcalan’ın uygarlık tarihini; devlet, hiyerarşi ve cinsiyetçilik ekseninde yeniden okuduğu ve yorumladığı “Sümer Rahip Devleti’nden Halk Cumhuriyetine” kitap dizisi, farklı bir özgürlük paradigmasının da temellerini  attı. Ayrıca Öcalan, Bookchin’in fikriyatında pek de yakıcı meseleler olmayan güvenlik, savunma, kadınların öz örgütlenmesi, demokratik ulusun nasıl oluşturulacağı  konularında Ortadoğu bağlamını dikkate alan yaratıcı düşünsel katkılar yaptı.

Öcalan, 2005 yılında Kürdistan’da Demokratik Konfederalizm Bildirgesi‘ni yayınlayarak politikada artık köklü bir değişiklik yapılması çağrısında bulundu. Bildirgede, Kürdistan’da doğal toplumun demokratik komünal yapısına dayanan… taban demokrasisi” çağrısında bulundu. “Köy, kasaba ve şehir meclisleri kurulacak ve onların delegelerine gerçek karar verme yetkisi verilecek, bu da aslında halkın ve topluluğun karar vereceği anlamına geliyor”du. Öcalan’ın demokratik konfederalizmi, Kürtlerin kurtuluşunu insanlığın kurtuluşuna bağlama yönünde bir politik hamleydi. Dini, etnik ve sınıfsal farklılıklara bakılmaksızın herkesin bireysel haklarını ve ifade özgürlüğünü onaylıyordu bildirge. Aynı zamanda “ekolojik bir toplum modelini teşvik ediyor” ve kadınların özgürlüğünü temel meselelerden biri olarak görüyordu. Bu program aracılığıyla halkına şöyle sesleniyordu: “Başta kadınlar ve gençler olmak üzere toplumun tüm kesimlerini kendi demokratik örgütlerini kurmaya ve kendi kendilerini yönetmeye çağırıyorum.” Demokratik konfederalizm üç temel ilkeye dayanıyordu: Taban demokrasisi, cinsiyet özgürlüğü ve ekolojik sürdürülebilirlik. Kürdistan Topluluklar Birliği (KCK) 2007 yılında kuruldu ve Öcalan’ın ürettiği toplumsal projenin hayata geçirilmesine öncülük etti. Bu yeni proje, hiyerarşi karşıtı, çok kültürlü ve uzlaşma odaklı bir politikayı teşvik ediyordu, devletçilik karşıtı bir bakış açısıyla somutlaştırılmıştı. Bu ideoloji doğrultusunda KCK, Kürtleri birleştirmek için devletsiz demokratik konfederal sisteme genel bağlılık ilan etti. Rojava, 2012 yılında bu modeli kantonlarında geniş çapta uygulamaya başlayan siyasal laboratuvar oldu. Bu süreç aynı zamanda komünlerin, kooperatiflerin, meclislerin ve sivil toplum yapılarının inşa edilmesini öngörmekteydi. “2010’lu yıllarda Kürt hareketindeki bu dönüşümler, “demokratik özerklik”, “demokratik konfederalizm” veya “demokratik modernite” terimleriyle çerçevelenen bir dizi fikir ve projeyle ifade edilmeye başlandı”[9]. Bu proje, esas itibariyle Kürt meselesine bir Kürt devletinin varlığını gerektirmeyecek şekilde bir çözüm bulmayı amaçlıyordu. 

Bu proje yalnızca Kürt halkına yönelik bir çözüm perspektifi değil, Türkiye’de ayrımcılığa, ırkçılığa ve asimilasyona uğrayan tüm etnik, dinsel, cinsel ve kültürel grupların da kapsanmasını talep ediyordu. Dolayısıyla formüle edilen “demokratik özerklik” projesi bir anlamda Türkiye’ye yeni bir vatandaşlık çerçevesi sunmaktaydı. Bu vatandaşlık, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığının resmi yasal çerçevesine meydan okuyordu. Çünkü mevcut vatandaşlık çerçevesi, dışlamadan asimilasyona kadar uzanan farklı mekanizmalar ve söylemler aracılığıyla nüfusun birçok sosyal, etnik ve kültürel grubunu homojen bir Türk kimliğine dayandırmaktadır. Böylelikle demokratik özerklik, Türk devletinin asimilasyoncu pratik ve söylemlerine meydan okuyan yeni toplumsal hareketlerin ve siyasal öznelliklerin daha görünür olmasını sağladı, kendilerini temsil etmenin imkânlarını çoğalttı diyebiliriz. Bu doğrultuda yerel yönetimlerin ve belediyelerin yetkilerinin güçlendirilmesi için yeni bir anayasa talep edildi. Ancak unutulmaması gereken temel nokta, demokratik özerklik ne bir kimlik siyaseti, ne liberal bir demokratik ideal, ne de sadece hukuki bir itirazdı. Yeni bir toplumsal ve siyasal düzenin yaratılması projesiydi. Bu proje, Türkiye’de radikal bir sosyal, kültürel ve politik dönüşümü öngörüyordu. Bookchin bu radikal projenin ana ilham kaynağıydı. Ekolojik, demokratik ve feminist ilkeler üzerine inşa edilmiş bir siyasi yapı oluşturmayı da amaçlamaktaydı. Bookchin’in kapitalizme ve ataerkilliğe karşı yeni bir sosyal ve politik öznellik önermesi gibi, demokratik konfederalizm de milliyetçilik ve ataerkil baskının simgelediği kapitalist modernitenin ötesine geçen sosyal ve politik sistemin parçası olarak yeni bir vatandaşlık üretmeyi hedefliyordu. Demokratik konfederalist proje, milliyetçilik yoluyla asimile etmeyen, bölmeyen ve eşitsizlik yaratmayan farklı bir modernite arayışıydı. Demokratik konfederalizm, Bookchin gibi alternatif bir modernite arayışında olmasına rağmen, rasyonaliteyi ve bilimi reddetmiyordu elbette. Özetle Kürt hareketinin tüm bileşen ve organları, yerel düzeyde merkezi olmayan ve doğrudan demokratik bir özyönetim modelini öneriyordu. Böyle bir politika doğası gereği radikal biçimde kapsayıcıydı. Öcalan’ın belirttiği gibi, “demokratik konfederalizm diğer siyasi grup ve fraksiyonlara açıktır. Esnektir, çok kültürlüdür, merkezileşme karşıtıdır ve uzlaşma odaklıdır.”

Bookchin’in liberter belediyecilik, konfederalizm, kent, yurttaşlık ve ekoloji üzerine düşünceleri Kürt hareketinin demokratik özerklik mücadelesinin temellerini oluşturuyordu. Dolayısıyla Kürt hareketinin siyasal çizgisi, Kürtlerin ulusal kurtuluşunu da kapsayacak şekilde toplumun radikal bir dönüşümünü gerçekleştirme projesine evrildi diyebiliriz. Bunu gerçekleştirmek için de Türkiye metropollerinde yeni stratejiler ve daha geniş kapsamlı ittifaklar geliştiridi. Sosyalist, anarşist, feminist, ekolojist, LGBTİQ gibi oluşum veya partilerle, insan hakları savaş karşıtı ve demokrasi yanlısı hareketlerle geniş bir siyasal cephe yaratılmaya çalışıldı. Kürdistan’da da belediyeler aracılığıyla kooperatifler, kadın sığınma evleri, yoksullukla mücadele dernekleri, anadil kursları, kültürel ve sanatsal bir dizi kurum veya mekan inşa edildi. Bu gelişmeler, kolektif siyasal deneyim için gerekli doğrudan demokratik mekanizmaları inşa edebilecek bir özyönetim anlayışının filizlenmesine katkıda  bulundu.

Mayıs 2004’te Bookchin, Öcalan’a gönderdiği bir mektubunda şunları yazmıştı: “Umuyorum ki Kürt halkı bir gün, ihtişamının bir kez daha parlamasını sağlayacak olan özgür, rasyonel bir toplumu kuracaktır. Kürt halkı, kendisine önderlik eden Sayın Öcalan’ın becerilerindeki bir lidere sahip olduğu için çok şanslı.” Daha sonra bu mesajın 2004 yazında Kürdistan Halk Kongresi’nin dağlarda yapılan İkinci Genel Kurulunda yüksek sesle okunduğunu öğrendik.

Bookchin Temmuz 2006’da öldüğünde PKK kurultayı, “20. yüzyılın en büyük sosyal bilimcilerinden birini” selamladı. “Bizi toplumsal ekoloji düşüncesiyle tanıştırdı” ve “sosyalist teorinin daha sağlam bir temelde ilerlemesi için geliştirilmesine yardımcı oldu.” Yeni bir demokratik sistemin nasıl gerçeğe dönüştürüleceğini bize gösterdi. “Yaratıcı ve gerçekleştirilebilir olduğuna inandığımız bir model olan konfederalizm kavramını önerdi.” Kurultay şöyle devam etti: “Bookchin’in devlet, iktidar ve hiyerarşi karşıtı tezleri bizim mücadelemiz aracılığıyla hayata geçirilmeye çalışılmaktadır. Ona sözümüz olsun ki, somut bir demokratik konfederalizmi kuran ilk toplum olarak onun fikirlerini hayata geçireceğiz.” Hiçbir hediye veya övgü Bookchin’i bu kararlı sözlerden ve yaratılan Rojava devriminden daha mutlu edemezdi sanırım. Duysaydı şayet belki o da onları Sümerler’den gelen, özgürlük için kaydedilen ilk sözcükle selamlardı: “Amargi!”

Bookchin ve Öcalan’ın ortak özgürlük mirası; bizi sömürgecilik, ataerkillik, ırkçılık ve ekolojik yıkım da dahil olmak üzere içselleştirilmiş ve kurumsallaşmış hiyerarşik düşünce ve yapılardan kurtaracak bir özyönetim projesini geliştirmiş olmalarıdır.

Kürt hareketini bu projeyi hayata geçirmede en çok zorlayan etken, şüphesiz “ikili iktidar” stratejisi oldu. İkili İktidar Olarak Konfederasyon stratejisinin , merkeziyetçi ve sömürgeci Türk devleti’yle şiddetli bir gerilim yaşaması kaçınılmazdı. Kuşaklar boyunca konfederasyonlar ve federasyonlar, ulus-devletlerin merkeziyetçi ve asimile edici politikalarına karşı bazı ulusların ve azınlıkların kendi özerk varlıklarını korumak için geliştirdikleri bir yönetim pratiği olmuştur. Konfederalizm ile devletçilik birbiriyle gerilim içerisinde olan iki yapı olarak süregelmiştir. Kürt hareketinin Kürdistan’da kendi yerel iktidarını oturmak için yarattığı sosyal ve kültürel kurumlar, alternatif mahkemeler, köy komünleri, aşikar olmasa da varlığını hissettiren asayiş ve özsavunma birimleri devletin anti-demokratik yasaları ve şiddet tekeli tarafından yok edilmeye çalışıldı. Kürt hareketi açısından İkili İktidar Olarak Konfederasyon stratejisi , hem Kürdistan’ı dekolonize etmeyi hem de devlet olmadan bir özyönetim yaratmayı hedefliyordu. Ayrıca kabile, aşiret, mirlik formlarının bir üst oluşum sistemi olan konfederalizm aslında Kürdistan’ın toplumsal ve tarihsel geleneklerine de uygun bir yönetim formuydu. Daha fazla toplum ve daha az devlet olarak ete kemiğe büründürülmeye çalışılan böylesi bir “yapı içerisinde her topluluk, etnisite, kültür, dini cemaat, entelektüel hareket, ekonomik birim vb. birer politik birim olarak kendilerini özerk bir şekilde yapılandırıp ifade edebilir” (A.Öcalan). Devletle yürütülen müzakereler ve görece demokratik siyaset iklimi 7 Haziran 2015 genel seçimleri sonrasında tamamen değişti. HDP’nin parlamentoya üçüncü parti olarak girip yüzde 10 barajını aşması ve AKP’nin tek başına iktidara gelmesinin engellenmesi, Erdoğan yönetimini çok öfkelendirdi. Ardından Urfa’nın Suruç ilçesinde IŞID tarafından bir gençlik merkezine düzenlenen bombalı intihar saldırısında Rojava’nın Kobani kentine yardım götürmek üzere otuz üç (33) genç hayatını kaybetti. Bu olay sonrasında PKK ile Türk devleti arasındaki çatışmalar yeniden alevlendi. Böylece 2009’dan bu yana sabırla yürütülen barış süreci ve müzakereler bir anda sona erdi. Akabinde Yurtsever Devrimci Gençlik Hareketi’nin (PKK’ye bağlı yarı özerk kentsel gençlik örgütü YDG-H) Kürdistan’ın bazı kentlerinde demokratik özerkliği ilan etmesi ve kitlesel bir halk ayaklanması başlatmasıyla bu durum daha da kötüleşti. Kürdistan şehirlerindeki sokak barikatları, Türk ordusu tarafından şiddetle bastırıldı. Çok sayıda sivil ve militan kadro hayatını kaybetti. Bu olaylar aynı zamanda olayların yaşandığı kentlerde Kürtlerin kitlesel göçüne neden oldu. Devletin savaş politikalarına geri dönüp yarattığı korku kültürü, olağanüstü hal yasaları Kürt hareketinin sokak mobilizasyonunu ciddi anlamda engelledi, Kürt siyasetinde siyasal ve duygusal derin kırılmalara yol açtı. Kürdistan’da faaliyet gösteren birçok muhalif derneğin, kreşin, yayınevlerinin ve diğer kurumların kitlesel olarak yasaklanması, kapatılması, aktivistlerin, gazetecilerin ve hatta aralarında HDP eşbaşkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın da bulunduğu milletvekillerinin tutuklanmasıyla devlet baskısı ayyuka çıktı. Sonuç olarak Kürt hareketinin demokratik özerkliğin inşasıyla ilgili çalışmaları, yüzlerce parti kadrosunun tutuklanması ve belediyelere kayyum atanması gibi ağır bedelleriyle sonuçlandı ve bu da haliyle tüm siyasal, ekonomik ve ekolojik projenin belediyeler aracılığıyla hayata geçirilmesini akamete uğrattı.

Mart 2024 Yerel Seçimleri’nde Kürdistan kentlerinde genel itibariyle zaferle çıkan Kürt siyasetinin bu yerel iktidar döneminde Demokratik Özerklik projesini tekrar gündemine alıp almayacağı veya alırsa devletle nasıl bir siyasal denge veya gerilim politikası yürüteceği sorusu tüm belirsizliğini koruyor.


[1] Dimitrios Roussoppoulos, Montreal and Murray Bookchin syf.149 (Enlightenment and Ecology: The Legacy of Murray Bookchin in the 21st Century)

[2] Murray Bookchin, Toplumsal Anarşizm mi Yaşamtarzı Anarşizm mi?, syf.11-12, Kaos Yayınları

[3] Geleceğin Devrimi, syf.45

[4] Murray Bookchin, Geleceğin Devrimi – Halk Meclisleri ve Doğrudan Demokrasi, syf.56, Dipnot Yayınları

[5] Geleceğin Devrimi, syf.131

[6] Yavor Tarinski, Bookchin and the Legacy of Direct Democracy, syf, 13 (Enlightenment and Ecology: The Legacy of Murray Bookchin in the 21st Century)

[7] Geleceğin Devrimi, syf.68

[8]Hawzhin Azeez, Bookchin’s Influence on Öcalan and the PKK’s Evolution, syf.116

[9] Recep Akgün, Bookchin and the Kurdish Movement in Turkey, suf,129

Kaynak : https://menkibedergi.com/