Komünalizmin Siyonizm Gölgesindeki Yolculuğu.

125 views
20 mins read
125 views
20 mins read
Yukarıdaki başlık bana ait. 
Sevgili Tanıl'ın attığı başlığın günümüzde ne kadar bilinir ve çağırıcı olacağını kestiremediğim için, "kendi çöplüğümde" yazıyı iktibas ederken böyle bir "katkıyı" gerekli gördüm. Hoşgöreceğinden eminim.
Tanıl, her zamanki gibi çok aydınlatıcı bir bilgiyi tam zamanında paylaşıyor. 
Kibbutz gerçeğini benim kuşağım ve öncüllerimiz, -Türk sol hareketinin "cahiliye döneminin" son evresinde (60-80 devrimci romantizmi)- ne gördük, ne de bildik. Duyduğumuzda da hakim bakış açımıza içkin anti semitizmin sonucu merak bile etmedik. 
Şimdi yeni bir çağda, bir yandan 21. yüzyıl sosyalizmini inşa etmek; öte yandan İsrail, Türkiye, İran gibi dinci/ırkçı devletlerin yükselen bölgesel yayılmacılıklarıyla mücadele etmek zorundayız. 
Atalarımızın neolitikle birlikte icat ettiği devletçi zihniyetlerle yüzleşmek zamanı geldi de geçti bile. Tanrının yerine devleti ve parayı koyan bu bakış binlerce yılımızı belirledi. 
Bu vesileyle Kibbutzlara yeniden dikkatimizi çeken bu yazı için sevgili Tanıl Bora'ya teşekkürle sizlere iyi okumalar diliyorum.
A. Halûk Ünal


Kibbutz

Tanıl Bora

18 Ekim 2023 Çarşamba

7 Ekim’de Hamas’ın İsrail’e düzenlediği saldırıda bir müzik-eğlence festivalini ve Be’eri kibbutz-köyünü de hedef alması, ‘Olay’ın dünya kamuoyunda en fazla tepkiyi uyandıran yanı oldu. Gaddarlık…  Sivillerin katlinden öte, sivil hayatın katli – hayatın katli… İnsaniyet fikrinin katli. Hiç şüphe yok.

Dünya kamuoyu dediğimiz mercilerin, bu korkunç vakaya sıkı sıkı yapışıp, İsrail devlet aklının öççü gaddarlığını mazur görmesinde de, gaddarlık yok mu? Resmî ağızlardan dökülen şu “insansı hayvan” lâfı, başlı başına insaniyetin katli değil midir? O kamuoyunun, Filistin ülkesinde yaşayan insanların yıllardır gün be gün süren ölümünü unutmak bile diyemiyoruz, görmez-bilmez oluşu, serinkanlı bir gaddarlık değil midir? Zaten şu günlerin öççü ablukası olmadan da, yıllardır bir süreğen abluka rejimi altında can çekişen Gazze’ye yapılanı tarife, gaddarlık kavramı yeter mi? İsrail devleti, kıyıcı güvenlik devleti ve istisna rejimi operasyonlarıyla, “21. yüzyıl faşizmi” diye bir şey varsa, onun ideolojik ve teknik know-how’ının öncülerinden olmuyor mu?

Sinizm deyince, bunun ansiklopedik karşılıklarından biri, “Batı”nın diyeceğim, Filistin-İsrail meselesine bakışı olmalı. Black lives matter/Siyahların canı da candır hareketinin ilhamıyla, Palestinian lives matter/Filistinlilerin canı da candır şiârı, çok şükür ki işitilmiyor değil, fakat cılızdır.

***

Korkunç, iç karartıcı büyük resim böyle… Biz bir küçük resme bakalım mı? Şu yok edilen kibbutz yerleşimi Be’eri vesilesiyle, kibbutz olgusu üstüne düşünelim, biraz. ‘Oralarda’ yiten bir şeyleri yeniden düşünmek için de, vesiledir.

***

İbranice “topluluk” veya “birlikte” anlamına gelen Kibbutzlar, çoğunlukla kırsal nitelikli komünal-kolektif topluluklar. İsrail’in toprağa yerleşmesinde ve toprağı yeşertmesinde, tarihî bir rol oynadılar. Siyonist projenin öncü-yerleşimci ruhunun romantik temsilcileri ve tutkulu icracılarıydılar. 1967-1982 arasında Golan tepelerinde, Ürdün vadisinde ve Gazze şeridinin güneyinde kurulan 24 kibbutz, işgal edilen toprakların iskânında ön aldı. Filistin kurtuluş hareketinin, kibbutzları öncelikle ve esasen işgal, iskân ve (özellikle ilk dönemlerde) askerî/para-militer örgütlenmedeki rolüyle görmesi büsbütün sebepsiz değildir.[1]

***

Türkiye’de kibbutz, bu hareketin en parlak zamanları olan 1960’lar ilâ ’70’lerin başlarında, anti-komünist söylemin bir temasıydı. 19 Haziran 1972 Devlet Bakanı İlhan Öztrak, TBMM’de hazırlanan toprak reformu yasa tasarısının özel mülkiyete saygılı olduğunu anlatırken, meramını “[tasarının] bir sosyalist düzen olan kibbutz’u getirmediğini” temin ederek özetlemiş sözgelimi. Şöyle izah etmiş bakan: “Kibbutz’da mülkiyet ve üretim araçları kooperatifindir… Burada hiç kimse kendi malına sahip değildir. Herkes sadece bir işçi olarak çalışır. Kibbutz herkese ne takdir ediyorsa, ihtiyacı ne ise onu verir; okuması gerekiyorsa okutur, tatile göndermek istiyorsa tatile gönderir… Bu, en ileri sosyalist düzendir.” Evet, o vakitler Türk anti-komünizminin dilinde kibbutz, katıksız komünizm öcüsünün imgelerinden biriydi.

Gerçekten, kibbutz hareketi,[2] sosyalizmin-komünizmin düşünce ve deneyim mirasının bir parçasıdır. İçinde, eşitlik ütopyasıyla ilgili bir dava vardır. Bu deneyimin bir parçası olarak yeterince tartışılmamış olması, belki yerel-ulusal niteliğiyle ilgili (gerçi, kolhozlar-sovhozlar da yerel-ulusal değil miydi?!), ayrıca kuşkusuz anti-semitist kalıplarla da ilgili.

***

Kibbutz fikri, siyonizmin sol kanadı içinde ortaya çıktı. Düşünsel kaynakları arasında, Marx’ın “özgür üreticilerin birliği” kavramının ütopik sosyalistlere uzatılabilecek bir yorumuyla, kooperatif temelli tabandan yukarı sosyalizmi inşa etme fikri vardı. Varoluşçu din felsefecisi Martin Buber’in ilhamı da vardı. Komünistlerle sosyal demokratların arasında duran, kısa ömürlü Sosyalist İşçi Partisi çizgisindeki Menachem Gerson’un 1934’teki konuşması, kibbutz felsefesinin epik bir özetidir. Gerson, kapitalist toplumda “hayat duygusunun ve insanın bütünlüğünü kaybettiğini” söyler; emeller sürekli ertelenerek hayat bir araca, “Sonra’nın gübresine” dönüşüyordur – yerleşik-kurumsal sosyalist hareketin de zaafı budur ona göre. Siyasal amaçlar kendi başına değere dönüşerek içeriği sorgulanmaz hale geliyor, hayata doğrudan hitap etmekten uzaklaşıyordur. Oysa, kibbutz düşünürüne göre, “İnsan gün be gün karşılaştığı dünyaya, kendi Ben’iyle karşılaşan Sen’lere muhtaçtır… İçimizdeki, insanî bir Sen’e duyduğumuz derin özlem.” (Burada arkadan Buber’in sesini işitiyoruz.) Stalinizmin hüküm sürdüğü o zamanda, “amaçlananla, hedefle aynı özden olan bir yolu yürümek” düsturunu koyar Gerson: “Elle tutulur bir hedef gösteremeyiz kimseye, yalnızca bir yol gösterebiliriz.” Topluluk içinde eşit ve özgür olma ülküsünü koyar: “İhtiyacımız ‘kendinde’ bir cemaat değil, kişilerin oluşturduğu bir cemaat… Bir şeylerden vazgeçmeye karar vermiş kişiler olabilirler, fakat karar vermekten vazgeçmiş kişiler olmamalıdırlar.”

Kibbutz hareketi, özetle, sosyalizm-komünizm içerisindeki, alternatif toplumsal ilişkileri devrim sonrasına ertelemeyen, onları bugünden kurmayı hedefleyen (kâh anarşist, kâh ütopist, kâh radikal- veya ‘devrimci’-reformist diyebileceğimiz) geleneğin bir halkasıdır.

***

İsrail’de kibbutzlar 1909’da kurulmaya başladı. 1920’lerde, Rusya –ve Bolşevik– kökenli Emek Lejyonu, harekete yeni bir ivme verdi. Ziraî gelişmede emsali zor görünür başarılar sağladılar fakat kırsal ünlerinin aksine, sanayiye de yöneldiler. Sefalette eşitlik meyline karşı, sosyalizmi ortak refahı artırmak olarak görüyorlardı. Hareketin kendi içinde, komünistten liberale, kanatlar oluştu. Mikro ölçekte bir sosyalist üretim modelinin ne kadar yaşayabileceği üzerine, “alternatif ekonomi” veya “paralel ekonomi” modelleri üzerine yıllarca tartıştılar. Sanayileşme tecrübesine adım atarken, emek gücü kıtlığı nedeniyle, dışarıdan sınırlı ücretli emek istihdamını kabul etmeleri yine uzun tartışmalardan sonra gerçekleşti (“Sömürücü durumuna düşmeyelim!”)

Ancak neoliberal dönüşüm kibbutzları da vurdu, gitgide piyasalaştılar. Hâlâ sosyalist ilkelerde ısrar edenler var, fakat Tayland’dan ucuz göçmen işçi getiren gayet müteşebbis kibbutzlar da çıkıyor. Ziraî üretimdeki payları hâlâ önemli, fakat toplamda etkileri azaldı, nüfustaki payı % 6’dan % 4’e geriledi.

İsrail’de sol siyasetin önemli şahsiyetleri, en önemlisi barış hareketinin kurucu kadroları kibbutz hareketinden çıktı. Günümüzdeki kibbutz hareketi üyeleri, genellikle, Filistin Arap devletinin varolma hakkını savunurlar. Genellikle, Arap komşularıyla iyi ilişkiyi önemserler; İsrail’in ilk Yahudi-Arap müşterek okulu, bir kibbutz bünyesinden çıktı. Kibbutz hareketinin zayıflaması, -bu arada hâkim eğilim olmamakla birlikte tabanında bir sağa kaymanın da gözlenmesi-, hiç şüphe yok, İsrail’de sağcılaşmanın, ırkçılığın güçlenmesinin âmillerinden biri.

***

Kibbutz hareketini sosyalizm-komünizm mirası bakımından değerlendirirken, asıl onların ‘iç siyasetine’ bakalım.

Fundamental bir Marksist ülkü olarak, kafa-kol emeği ayrımını kaldırmak, kibbutzun temel ilkelerindendi; herkes her işi yapmalıydı. “Herkesin ihtiyacına göre” ve “insanın kendini gerçekleştirmesi” ilkeleri doğrultusunda, gelir eşitliği yanında fırsatların da eşitliğini önemsediler. Tüketim olanaklarını düzenleyen bir “kişisel bütçeye” göre, her üye belirli kalemlerde belirli miktarlarda mal ve hizmet edinme olanağına sahipti, tüketim kalemleri arasında kaydırma yapamıyordu. (Yine uzun tartışmalara konu olan “kapsayıcı bütçe” konsepti, kaydırma serbestisini tanıyordu.)

Doğrudan demokrasi esastı. Her cumartesi bütün erişkinleri kapsayan genel kurul toplanır, günlük ve kişisel hayattaki her meseleyi tartışırdı. Yönetim görevleri, ulusal federasyonlara gidecek temsilciler dahil, mutlak rotasyona tabiydi. Yöneticilerin yemek yedikleri yerler, konutları falan ayrı olamazdı.

Çocuklar, “çocuk evlerinde,” ailelerinden ayrı, kolektifin ortak çocukları olarak yetiştirildiler. Amos Oz, “Küçük bir oğlan” adlı hikâyesinde, anne babanın gece yatarken çocuklarının bir süre yanında durabilip bir masal okuyabilişini anlatır – sonra öpüp ayrılırlar. “Komonizm” öcüsünün kusursuz bir manzarası!

Herkesin herkesten sorumlu olmasının sarıp sarmalayıcılığının verdiği güven ile, sarıp sarmalanmanın insanı boğabilen kıskacı arasındaki ezelî gerilim, sosyalist-komünist ütopyanın da bir ezelî ikilemi olarak, kendini belki en bariz kibbutz tecrübesinde gösterir.

Dünyanın en meşhur kibbuzimlerinden (kibbutz üyesi) biri olan yazar Amos Oz, kibbutz hayatında insanın sürekli kendi doğasıyla, huylarıyla mücadele etmek zorunda olmasının cehdini mükemmel anlatır: “Bir nehir akıntısının çakıl taşlarını sürekli cilâlaması gibi, sürekli birbirimizi cilâlardık.”[3] Oz’un yazar olma hikâyesi, yine “komonizm” öcüsüne de iyi uyan, tipik bir kibbutz tecrübesidir. Yirmi iki yaşındayken ilk hikâyesi yayımlanınca, haftalık toplantıda bunu ‘delil’ gösterip yazı yazmak için birkaç “serbest saat” alma talebinde bulunur. Saatlerce tartışmadan sonra (“Herkes yazı yazacağım, sanat yapacağım diye tutturursa inekleri kim sağacak?”), diğer günlerde fazla mesai yapması karşılığında, haftada bir “yazı günü” verilir. Anca otuz altı yaşında, küçük bir çalışma odası tahsis edilecektir kendisine. Ömrünün son deminde, “o anarşiklik ve doğrudanlığı, o küstahlık ve tartışma zevkini, hiçbir hiyerarşinin olmamasını” hâlâ özlediğini söyleyecektir.[4]

Amos Oz, 2018 Aralık’ında 79 yaşında aldığı son nefesine kadar, bağımsız Filistin devletinin kurulmasının kaçınılmaz ve hak olduğunu savunmuş, İsraillileri bunu kabullenmeye çağırmıştı.

***

Büyük resim siyah beyazdan kapkaraya dönerken, ince ayrımları ve bütün çelişkileri ile küçük resimlere bakmakta ısrar, bir medeniyet ısrarı gibi geliyor bana.


[1] Al Karamah dergisinin Ağustos 1988 sayısında Mahmoud Sayed bunu uzun uzun anlatmış (Almancası: “Zur militärischen Funktion des Kibbuz.”)

[2] Meraklısı için sadece Almanca kaynaklar verebiliyorum. Gunnar Heinsohn (der.), Das Kibbutz-Modell. Suhrkamp, Frankfurt a. M. 2015 (2. Baskı); Christiane Busch-Lüty, Leben und Arbeiten im Kibbuz, Bund-Verlag, Köln 1989, S. 31-48; Daniel Demalach, “Die politische Ökonomie der Kibbuz-Bewegung,” Rosa Luxemburg Vakfı, Aralık 2018; Rudolf Stumberger, “Israel: Das Erbe der sozialistischen Kibbutzim,” 5.6.2023, ND aktuell.

[3] Onun kibbutz deneyimini hikâyelerle anlattığı kitabının adı, ‘nesnesine’ uygundur: Arkadaşlar Arasında. Amos Oz, Unter Freunden. Suhrkamp, Berlin 2013.

[4] Shira Hadad, Amos Oz’la söyleşi, Was ist ein Apfel? Suhrkamp, Berlin 2019, s. 91 vd., 102.