Cehennemden çıkış: Araf – II-

158 views
10 mins read
158 views
10 mins read

A. Halûk Ünal

Yazının birinci bölümünde içine düştüğümüz cehennemden çıkış için iki soruya net yanıtlar verilmesi gerektiğini ifade etmiştim.

“Türkiye sömürgeci kapitalizminin dinamikleri nasıl, hangi nitelikte bir restorasyona ihtiyaç duyuyor? Bununla birlikte maddi koşullar nasıl bir restorasyona izin verebilir? Bu soruya açık, net bir yanıt vermeksizin, kapitalizm içi muhalefetin hamlelerini ve olası sonuçlarını öngörmek bence imkansız. 

İkinci çok önemli soru ise, her düzeyde neo faşist bir tekçilikle, Kemalist devletin kurumlarının yıkılıp, yerine (Kemalist/İslamcı) neo faşist kurumsallaşmanın geçtiği bir “teşkilat-ı esasiyenin” restorasyonu nasıl mümkün olur? Ya da sermaye ve eski rejim kalıntıları bir “geçiş sürecini” nasıl öngörüyorlar?”

Küresel kapitalizmin içinden geçtiği kriz ve ülkenin sürüklendiği uçurum kıyısındaki veriler, kapitalist akıl ve mantıkla düşünenlerin, bir sosyal demokratın bile demokrasiden anladığı tarzda bir “geçiş süreci” istemelerini mümkün kılmıyor. 

Dikkatinizi çekmiştir, şu anda bütün sermaye partilerinin sözcüleri, liderleri “sistem ve rejim” kavramlarını dillerinden düşürmüyor. İkisinin de değişmesi gereğini yüksek sesle tekrar edip duruyorlar.

Elbette buna aldırış etmiyoruz. Umalım sermaye partilerini kendi vaatleriyle kuşatmanın da çok önemli bir taktik olduğunu görürüz. Yani, “üçüncü kutup” sürecin lokomotifi olamadığı koşullarda, krizi aşmak için bol keseden vaatler veren sermaye fraksiyonunu kuşatmak ve zorlamak için örgütlü bir biçimde baskı gücü olabiliyorsa anlamlıdır.

Öte yandan, söz konusu çırpınışın bir farkındalık sonucu ortaya çıktığını da görmek gerekir. 

Sermaye fraksiyonları, çoklu krizin yangınlarıyla mücadele eden milyonların kulağına hoş gelecek söz ve vaatler ortaya koymak zorunda olduklarının çok farkındalar. 

Toplumlar, her zaman içinde bulundukları durumu bir iktisatçıdan daha iyi kavrar ve görür. Bunu çözmek, aşmak noktasında ise gücü, hafızası, gelenekleri ve bilgi birikimi ile sınırlıdır.  

Bütün kamuoyu araştırmalarında “kararsızlar” denilen kesimin olağanüstü yüksek çıkmasının kaynağı da bu farkındalık.

Milyonlarca mülksüz, milyonlarca yoksul çocuğu, son otuz yılın hafızasıyla henüz hiç bir parti ya da odağın, nasıl bir gelecek inşa etmek istediğini anlatmadığını, anlatamadığını görüyor.

Araf

Sermaye ve onun devletinin çok tecrübeli olduğu konulardan biri de, kriz dönemlerinden geçişte sunduğu ya da sunmak zorunda kaldığı serbestiyetlerin (demokrasi değil) uzlaşmayı değil, çatışmayı derinleştirdiği gerçeğidir. 

Hem halk sınıfları hem de egemen sınıf fraksiyonları böyle dönemlerde çıkarları yönünde en güçlü baskıyı, itirazı oluşturur, mobilize olurlar.

Son otuz yılda neo-liberalizmim yarattığı yıkım ve yeniden biçimlenmeler, son beş yılda saray bloğunun müesses nizamda yarattığı yıkımdan sonra, gerek ekonominin, gerekse devletin yeniden inşası, büyük bir toplumsal uyum gerektirirken, tarihimizin en parçalı, en çatışmalı toplumsal profiline ulaştık. 

Üstelik, egemeniyle ezileniyle müzakere geleneğinden son derece uzak, bütün sorunlarını kaba kuvvet, tehdit, şantaj vb. çözme alışkanlığında bu kadar erkek bir toplum; böylesine bilinmeyen sayısı belirsiz bir denklemi müzakereyle çözemez.

Bunun anlamı da cehennemden şu ya da bu biçimde çıksak bile geçeceğimiz yerin yalnızca Araf olacağı. Yerel ve küresel sınıf ve katmanlar arası denge/çatışma dinamikleri “cennete” geçişi uzaklara taşıyor.

Bu noktada yeniden birinci bölümün son paragrafındaki tespite dönmüş oluyoruz.

“HDP’yi yine tenzih ederek yazalım, diğer bütün parlemento partileri, bu sinik “armudu olgunlaştırma” taktiğini seçiyorsa bunun tek bir sebebi olabilir; büyük sermayenin ve “devlet aklı”nın  bir geçiş modeli üzerinde kuliste sağlayacağı müzakere ve mutabakat sürecini baltalamamak. Yeni Kapı ruhu ne demek hatırlayalım; “önce, Türk devletinin ve ülkesinin bölünmez bütünlüğü ve bekası.” 

Yoksa CHP ve İYİP kurtları, bırakın toplu istifayı, toplu olarak erken seçim kampanyası başlatsalar, muhalefetin baskın seçim zeminin oluşacağını bilmezler mi? Çok iyi bilirler!

Her iki tarafın da baskın bir seçimden uzak durmasının nedeni, siyasetin kilitlenmiş olması ve zamana yayılan mücadele ve müzakereye zemin bırakılması ihtiyacı.

Geçiş süreci

Araf, her zaman puslu ve alacakaranlıktır. Alacakaranlık kuşağını da en çok komplo ustaları sever. Bu nedenle sermaye Arafa geçiş sürecini kontrollü bir tarzda yaşamak isteyecektir. 

Kontrol ihtiyacı devleti devlet, türklüğü türklük yapan beka sorunları had safhadayken, dağılmamak içindir.

Dağılma, kontrolü kaybetme, ezilenlerin kontrolünün güçlenmesine neden olur. 

Burada unutulmamalıdır; son yirmi yıldır T.C. iktidarının bir kulpunu Kürt Siyasi Hareketi tutuyor ve onunla birlikte Türkiye solunun yarattığı “radikal demokrasi” kutbu her geçen gün gelişiyor ve güçleniyor, her geçen gün kurucu bir irade olmaya yaklaşıyor.

Bu parametre, içinde yaşadığımız tarihi geçmişten çok farklı kılıyor ve kontrolsüz bir geçişin yaratacağı dağınıklık, kaos, sürükleniş, sermayeyi hiç bir zaman olmadığı kadar ürkütüyor.

Saray, önce Öcalan’ı mutlak tecritle kapattı, şimdi bütün gücüyle HDP’yi kapatmak istiyor, bir yandan da Kandil’i kapatmak istiyor.

Sermaye partilerinin böyle büyük bir iktisadi krizde ellerindeki en güçlü argüman olmasına rağmen “Önce Türkiye” komşularla barış, silaha değil, halka bütçe vs. diyemeyişleri, bütün sınır ötesi teskerelere hazır ola geçişleri de bu konudaki mutabakatlarından.