Birike birike yükselen öfkenin taşması

63 views
68 mins read
63 views
68 mins read
Gitgide derinleşen ekonomik kriz ve katlanarak tırmanan enflasyonla birlikte açlık sınırına doğru inen ücretlere önce hangi sektörden işçiler isyan eder diye beklerken, direniş dalgası kimsenin beklemediği bir yerden, “dijital ekonomi" ya da “gig ekonomisi” olarak adlandırılan yeni bir sektörün hemen hiç örgütlü olmayan çalışanlarından geldi. Trendyol’un “esnaf kurye”leriyle başlayan eylemler Yemeksepeti, Hepsijet, Yurtiçi Kargo, Scotty gibi dijital platform şirketlerinin kuryeleri ve kargo işçileriyle devam etti ve gündeme damgasını vurdu. 
Dijital platform şirketleri sabit ücretli, tam zamanlı, sosyal güvencesi ve ek faydaları olan işçiler çalıştırmak yerine, kısa süreli ve taban ücreti, iş güvencesi olmayan, parça başı iş yapan “esnaf kuryeler”le çalışmayı tercih ediyor. Peki, “gig ekonomisi” denen yeni iş modelinde çalışan bu “esnaf kuryeler” nasıl bir araya gelip böyle bir grev ve direnişi başlattı? Gig ekonomisinde kalıcı bir örgütlenme mümkün mü? Nasıl bir öncülüğe ihtiyaç var? Trendyol ve Yemeksepeti-Banabi grev ve direnişlerinin örgütlenmesine katkıda bulunan Nakliyat-İş Sendikası’nın örgütlenme sorumlusu Erdal Kopal’a bağlanıyoruz. 

Söyleşi: Elvan Kıvılcım 1+1 Org.

“Esnaf kurye”lik modeli Türkiye’de ne zaman ve nasıl ortaya çıktı? 

Erdal Kopal: Taşımacılık, dağıtım, motorlu kurye, kargo işkolunda yetkili ve mücadeleci bir sendika anlayışını hayata geçirmeye çalışan Nakliyat-İş sendikası, 1993-1994’te Aras ve Yurtiçi Kargo’da örgütlenme çalışması yapmış, direniş ve iş yeri işgallerine öncülük etmişti. Hatta 12 Eylül sonrasında Türkiye’deki ilk işçi işgallerinin ve direnişlerinin yaşandığı dönemdi o. İşte aslında 90’lı yıllardaki bu mücadelelere karşı işverenler, yani kargo patronları önce acentelik, taşeronluk sistemini getirip bu iş kolundaki örgütlenmeyi kırmak istediler. Her çalışana bir şirket kurdurup “Artık sen benim çalışanım değil, acentemsin, ayrı bir vergi mükellefi, işverensin, ama benim markam ve sözleşmemle bana bağlı çalışacaksın” dediler ve o yıllarda bu şekilde sendikalaşmayı engellemeye çalıştılar. 

Önce Yurtiçi ve Aras Kargo, daha sonra da MNG ve Sürat Kargo çalışanlarının yüzde 90’ı bu taşeronluk/acentelik sistemine geçti. Zaten insanların çok dağınık çalıştığı, birbirleriyle iletişimlerinin yok denecek kadar az olduğu bir iş kolundayız; yani kolektif, insanların fabrika gibi bir mekânda yan yana çalışırken sürekli etkileşim içinde olduğu bir üretim söz konusu değil. Zaten üretimde değil, hizmet sektöründeyiz. 

Erdal Kopal

Öte yandan, stratejik de bir işkolu. Mesela bir fabrikada işçiler greve gittiğinde patron stokları kullanarak belli bir direnç gösterebilir. Ama bizim işkolumuzda stok yapma, herhangi bir siparişi bekletme şansı yok. Kuryeler durduğunda hayat durur. Patronlar ya tası tarağı toplayıp kapatıp gidecek ve bu paradan ve servetten vazgeçecek ya da oturup anlaşacak. Zaman içinde insanları acenteliğe teşvik edip taşeronlaştırarak güvencesizleştirmeyi olağanüstü hızla yaygınlaştırdılar. Yani işçi ve sendikalı olmak, kolektif ve ücretli çalışmak yerine bireysel çıkarların öne çıktığı bir sistemi ve her çalışanın kendi patronu olduğu algısını sanki çok matah bir şeymiş, çok para kazandıracakmış gibi yarattılar ve yerleştirdiler. Bu da tabii zaten dağınık olan örgütlenmeyi ciddi anlamda engelleyen bir problem oldu. 

Ama yine de o dönemde de bu taşeronlaştırmaya karşı defalarca farklı örgütlenme girişimleri, İstanbul başta olmak üzere, Kocaeli, Ankara, Konya’da uzun süren direnişler ve mücadeleler oldu, hatta önemli kazanımlar da elde edildi. Kargo şirketlerinde mesai mefhumu yokken, fazla mesai ücreti ödenmezken, işçiler saat 8’lere, 9’lara kadar çalıştırılıp kargo almaya zorlanırken, müdürler ve acenteler bu insanları şubelerde rehin almış gibi çalıştırırken, mücadele ve direnişler sayesinde ücretler belli bir noktaya geldi. Fazla mesaileri ödemek, şubelerin mesai saatini sınırlandırmak zorunda kaldılar. 

Yemeksepeti evrakta sahtecilikle iş kolunu değiştirdi, eğitim ve güzel sanatlar iş koluna geçti. Ve bu şekilde iki bin çalışanın sendika üyeliğini düşürdü. Bu da yetmeyince, “Kendi patronun olacaksın, ne kadar çok paket atarsan o kadar çok kazanacaksın” diyerek “esnaf kuryelik” sistemini dayatmaya başladı. 

Bu Nakliyat-İş olarak verdiğimiz sendikal mücadelenin kazanımlarıydı. Ayrıca, yasaya göre, işveren asıl işini başka bir taşerona veremez aslında. Taşeronlaştırmanın iş kanununa aykırı olması nedeniyle açtığımız davaları da kazandık, fakat bu sistem, bu sömürü düzeni devam etti. Sonrasında gelişen teknolojiyle birlikte birçok sektörde olduğu gibi bizim sektörde de yeni şirketler ortaya çıktı, işler farklı biçimde yürütülmeye başladı. 

Önce Boğaziçi Üniversitesi’nden aydın, demokrat, solcu geçinen bir işveren olan Nevzat Aydın Yemeksepeti’ni kurdu. Sağda solda demokratik söylemler yapması, uygulamalarla ilgili itirazlarını dile getirmesi iyiydi, hoştu, ama iş kendi çalışanına, işçisine gelip de hak aramaya dönüştüğünde, demokratlığın, aydın kimliğinin nasıl bir işçi ve sendika düşmanlığına dönüştüğünü Yemeksepeti’nde somut şekilde gördük. Tabii, işverenliğin doğasında var bu. 

Kuryeler olağanüstü fedakârlıklarla çalışıyor, kar, kış, yağmur demeden iki teker üstünde zamanla yarışan bu arkadaşların konuşmaya bile zamanı yok. Biz sendikalaşma hakkında bilgilendirmeye çalışırken bunu birebir gördük. Bu koşullarda bile, o dönem altı bin çalışanı olan Yemeksepeti’nde iki binin üzerinde çalışanı bütün baskılara, engellemelere, tehditlere, suç duyurularına, gözaltılara rağmen üye yapmayı başardık. Basın açıklamalarıyla işverenin anayasal hakları ve yasaları tanımaz tavrını teşhir eden suç duyurularında bulunduk. İş yeri depoları ve genel müdürlük önünde basın açıklamaları, eylemler yaptık. 

Sonrasında, Yemeksepeti yasayı ihlâl ederek bir gecede taşıma, dağıtım, motorlu kurye olan işkolunu evrakta sahtecilik yaparak değiştirdi, şirketi eğitim ve güzel sanatlar iş koluna geçirdi. Ve bu şekilde iki bin çalışanın sendika üyeliğini düşürdü. 

Biz de Çalışma Bakanlığı önünde, Yemeksepeti’nin evrakta sahteciliğini, hile hurdalarını ifşa ettik. Bakanlık müfettişinin yaptığı incelemede lehimize bir karar verildi, ama bakanlığın bizim gibi mücadeleci sendikalara karşı olumsuz tavrı nedeniyle bu süreç de uzuyor. 

Sonunda tüm bu yaptıkları da yetmeyince, “Kendi patronun olacaksın, ne kadar çok paket atarsan o kadar çok para kazanacaksın” diyerek “esnaf kuryelik” sistemi dayatılmaya başladı. 

Pandemi sürecinde olağanüstü talepten ötürü Yemeksepeti, Getir, Trendyol gibi işletmeler kârlarını yüzde 100’ün üzerinde artırdı. İnternet alışverişine talep bu kadar artınca motorlu kuryeye talep de arttı ve işsiz kalanlar bir motor alıp “esnaf kurye” adı altında bu işi yapmaya başladı.

Özellikle pandemi sürecinde birçok esnaf işini kaybetti. Çok farklı meslek gruplarından işsiz kalıp gittikçe yoksullaşan, artık geçimini devam ettiremeyen birçok insan –lokantası, marketi olan esnaflar dahil– işyerlerini kapattı ve iş bulamadı. Yine pandemi sürecinde, evden çalışma ve eve kapanma da artınca, internet ve mobil uygulamalardan sıcak yemek talepleri, market alışverişleri arttı. 

Olağanüstü talepten ötürü Yemeksepeti, Getir, Trendyol, Hepsijet gibi işletmeler pandemide kârlarını yüzde 100’ün üzerinde artırdı, olağanüstü kârlı hale geldiler. İnternet alışverişine talep bu kadar artınca motorlu kuryeye talep de arttı ve işsiz kalanlar bir motor alıp “esnaf kurye” adı altında bu işi yapmaya başladı.

“Esnaf kurye”lik insanları gerçekten kendi işinin sahibi yapıyor mu? 

Çalışanlara “Kendi işinizin patronu olun” ve “Bizimle iş ortağı olarak çalışın” diyerek bu sistemi teşvik etmeye ve hâkim kılmaya çalışıyorlar. İnsanların haklarını aramak ve daha insanca koşullarda çalışma arayışını engellemek için böyle bir saldırıyla karşı karşıyayız. Çalışanların yüzde 5-10 arasında bir bölümü şu anda esnaf kurye olarak çalışıyordur, ama herkesi hızla bu modele yönlendirmeye çalışıyorlar. 

Arkadaşlarımız direniyor, bu modele geçmek istemiyor, çünkü bunun aslında bir güvencesizleştirme ve kölece çalışma koşullarına zorlama sistemi olduğunu, esnaf kuryelikte masrafların, gittikçe artan yakıt maliyetlerinin, motosiklet arızalarının, değişen parçaların maliyetlerinin hep onların sırtına yükleneceğini anlatıyoruz. 

4 Şubat’ta, Yemeksepeti’ni boykot çağrısı yaptık. Siparişlerin yüzde 70’i iptal edilmiş, şirket ciddi anlamda sıkıntı yaşıyor. Tüm aydınları, sanatçıları, demokratik kitle örgütlerini, sendikaları, tüm halkımızı tüketimden gelen güçlerini kullanmaya çağırıyoruz.

İlk başlarda bu şirketler çalışanları teşvik etmek için tatmin edici oranlarda paralar verdi, ama sistem oturup kurye sayısı artarken ekonomik krize ve artan enflasyona rağmen şirketler kuryelere ödedikleri paket ücretlerini artırmayınca ücretleri gittikçe düşmeye başladı ve çalışanlar sürekli gelir kaybına uğradı. 

Yani aslında onlar da çalışan, işçi ve onlara sefalet ücreti dayatılıyor. Öyle bir hale getirildiler ki, gelirleri şu anki asgari ücreti dahi bulmuyor. Mesela Trendyol Express’te çalışanların tamamı esnaf kurye, motorlu kurye değil, o arkadaşlarımız bundan dolayı isyan etti. Bütün maliyetleri, sigorta ve vergi çıkarınca ellerine geçen para 3.500-4.000 TL’yi ancak buluyordu. Zaten güvencesiz çalışıyorlar, hasta olma hakları bile yok. Grip, zatürre geçirirken takviye alarak çalışmak zorunda bırakılan çok arkadaşımız var, çünkü çalışmadıkları, paket atmadıkları her gün gelir kaybına uğruyorlar. Bu yüzden hasta olup rapor almak ve işe gelmemek gibi bir lüksleri yok.  

Ya da diyelim motoru arızalandı, çalışamıyor, hem bütün masrafları kendi karşılamak zorunda hem de o sürede para kazanamıyor. Herhangi bir sigortası, özel güvencesi yok bu çalışanların. Motorlarını, montlarını, eldivenlerini bile kendileri almak zorundalar. İşverenin neredeyse sıfır maliyeti var yani. Kullanıcı uygulamadan sipariş veriyor, bu platform şirketleri de esnafla ve kuryeyle anlaşma yapıyor ve komisyon alıyor. Düşünebiliyor musunuz, bu uygulamalar müşterilerin karttan kuryelere verdiği bahşişleri dahi kesiyor. Bahşişin kesildiği nerede görülmüş? 

Ayrıca, patronların rencide edici söylemleri de dayanılır gibi değil. Çalışanlarını insan yerine koymuyor, hiç değer vermiyorlar. “İşine gelmiyorsa kapı orada, defolup gidebilirsin, evine yakın iş varsa git orada çalış,” gibi şeyler söylüyorlar. Düşünün, iki teker üstünde yağmurda çalışmak bile çok riskliyken, bu kuryeler karda kışta dahi çalıştılar, çalışmaya zorlandılar. Yaşamını yitiren arkadaşlar oldu o dönem. Depoların çalışma saatleri gece 12 ile sınırlandırılmışken şirketler bu saat sınırına uymadı, gece 1, 2, 3’e kadar sipariş atmaya zorladılar çalışanları. 

Fotoğraf: Sedat Suna

Vahşi kapitalizm şartlarını tarif ediyorsunuz, neredeyse bir saadet zincirini de andırıyor anlattıklarınız. Önce insanları bu “esnaf kurye” sistemi içine çekmek için cazip ücretler teklif ediyorlar, “kendi işinin patronu olacaksın” diyorlar, ama sonra ücretler düşüyor, tüm masraflar çalışanların sırtına yıkıldığı için para kaybediyorlar ve acımasızca sömürülüyorlar.

Aynen öyle. Bu sistemi özendirmek için ona göre reklam ve propaganda yapıyor, ücretleri de başta yüksek tutarak bu sistemi çekici hale getiriyorlar. Sisteme bağlanıp mahkûm olduktan sonra çalışanlar bir bakıyor ki, sağlıklarını, yaşamlarını kaybetmeye başlamışlar. Ama zamanlarından, sağlıklarından yaptıkları tüm fedakârlıklara rağmen, mesai saati olmadan tüm enerjilerini kullanarak sürekli nasıl daha fazla sipariş atarım, nasıl daha fazla performans gösterebilirim diyerek çalışmalarına rağmen, gelirlerinde bir artış olmadığı gibi, ay sonunda ellerine doğru dürüst para da geçmiyor artık. 

Yani bırakın kendi işinin patronu olmayı, elde var sıfır, çoluk çocuklarını, ailelerini geçindiremez haldeler. Evet, Türkiye’de vahşi kapitalizm var şu anda. Finans kapital ve onun yedek gücü, hâlâ varlığını sürdüren o tefeci-bezirgân sisteminin “ev sahibi, araba sahibi olacaksınız” diye insanlara ballandıra ballandıra anlatıp sonra nasıl sömürdüklerine, insanları nasıl mağdur ve perişan ettiklerine, ellerindeki üç- beş kuruşu da kaybettirip nasıl intiharın eşiğine getirdiklerine, ailelerin dağılmasına sebep olduklarına tanık olduk. 

Bu tefeci-bezirgân sermaye ile finans kapital ittifakı insanları inim inim inletti ve gelinen nokta artık büyük bir öfkenin, isyanın birike birike yükselip taştığı yer. 

Kapitalizmin “neoliberal makbul özne”leştirdiği birçok insan kendisini işçi konumunda görmekten hoşlanmıyor, emekçi olduğunu kabul etmek istemiyor ve her şeye rağmen kendi işinin sahibi ya da patron olduğuna inanmayı tercih edebiliyor. Bilinçteki bu bariyeri nasıl aşıyorsunuz? 

Belki ilk başlarda bu algı daha güçlüydü, kendini işveren, kendi işinin sahibi gibi görüyordu, görmek istiyordu insanlar. Ama şartların ağırlığını yaşadıkça, gün be gün uğradığı kayıpları gördükçe, aslında ücretli çalışan işçiden hiçbir farkı olmadığını, hatta daha da yoksullaştığını anladı insanlar. 

İş ortağı gibi güzellemelerin aslında büyük bir yalan olduğunu, gerçekte o işletmeye ortak olmadıklarını, gerçek işverenin dayattığı kölelik koşullarında çalışmak zorunda kalan emekçiler olduklarını anlıyorlar. O sözleşmeye, teminata ve senede imza atmak zorunda kalan ve itiraz hakkı dahi olmayan çalışanlar olduklarının farkına varıyorlar. 

Sendikaya aşina olan, sendikal mücadele geleneği olan bir işkolu değil. Çalışanların ezici çoğunluğu milliyetçi-muhafazakâr. Tabii bunun da zorluğunu yaşıyoruz. İktidarın ve milliyetçi-muhafazakâr zihniyetin özellikle mücadeleci sendikalarla ilgili negatif propagandası var.

Üstelik vergi mükellefi oldukları için sendikaya üye de olamıyorlar. Bu gerçeği anlatmak için onlarla konuşuyoruz, aslında işçi-emekçi olduklarını, maddi yaşam koşullarının diğer çalışanlardan daha iyi olmadığını paylaşıyoruz. Onların da bir örgütlenmeye ihtiyacı olduğunu, sendikal örgütlenmeye paralel bir dernek olabilir, başka bir form olabilir, örgütlenmenin bu şekilde devam ettirilmesi gerektiğini anlatıyoruz. 

Sendikal mücadele deneyimi, örgütlülüğü olmayan ve şehirlerin dört bir yanına dağılmış halde, nefes bile almadan çalışan güvencesiz “esnaf kuryeler” nasıl bir araya gelip bu grev ve direnişleri örgütleyebildi?

Belki böylesi bir isyanın en son yaşanacağı işkolu bizim işkolumuzdu. Hiç beklenmeyen bir direnişti bu, çünkü birbiriyle fiziksel etkileşimi olmayan, çok dağınık bir işkolu. Daha çok motor üzerinde bireysel çalışan, tek başına sipariş alan, tek başına siparişe giden gelen arkadaşlar. 

Bu işkolunun getirdiği çeşitli zorluklar var. Siparişleri otuz saniye içinde kabul etmek, belli sürede yetiştirmek, geciktirmemek zorundalar. Trafiğe takılırsa ya da bizi dinlemek için durursa iş ve para kaybı yaşıyor. Bizim onlara sendikalaşmayla ilgili bir şeyler anlatmak için dakikalar değil, saniyelerimiz oluyordu. Zaten sendikaya pek aşina olan, sendikal mücadele geleneği olan bir işkolu da değil. Çoğu sendikadan bihaberdi, sendikanın politik bir şey olduğunu düşünüyor, bize sendikaya bulaşmak, bu işlerle uğraşmak istemediklerini söylüyorlardı. Önce hep bu tür yanıtlarla karşılaştık. 

Türk-İş’i, Hak-İş’i saymıyorum, onlar sarı sendika, ama DİSK yönetimi de bu eylemlerde yok. On binlerce işçinin çalıştığı iş kolunda böyle bir direniş var, bir konfederasyon olarak bu direnişin sahiplenilmesi lâzım, ama tek bir DİSK yöneticisi arayıp ne yapabiliriz diye sormadı.

Öte yandan, motorlu kuryelerin şartlarından ötürü bir araya gelme arayışları da vardı. Bunun için dernek kuruyorlardı mesela. Ama bu derneklerin çoğu başarılı olmuyordu, çünkü bazı çıkar gruplarının menfaatlerine hizmet ediyor ya da yöneticileri emekçileri istismar edip ortadan kayboluyorlardı. 

Aslında işçi sınıfımız örgütlenme konusunda müthiş yaratıcı. Zaten ağır şartlarda çalışan kuryelerin biriken tepkisi ve öfkesi ekonomik kriz ve enflasyonla dayanılmaz hale gelince sosyal medyada, Facebook’ta ve Whatsapp gruplarında birbirleriyle daha fazla iletişim kurmaya, birbirlerinden haber almaya başladılar. Her geçen gün arttı iletişimleri, çünkü böyle bir ihtiyaç doğdu. “Siz ne kadara anlaştınız, ne kadara paket atıyorsunuz, bölgenizdeki durum nedir, ne kadar maliyet oluşuyor, ne kadar zaman harcıyorsunuz?” gibi sorular sorarak farklı uygulamalarla ilgili bilgi alışverişi içine girdiler. Sosyal medyada arı gibi çalıştılar, Telegram uygulamasını da çok kullanmaya başladılar. Bu mecralarda bir araya gelip sohbetler, toplantılar yaptılar. Sosyal ağlardan yararlanarak, birbirlerini olumlu etkileyerek Trendyol’la başlayan bu örgütlenme, kendiliğinden gelişen, büyüyen bir mücadele oldu. Şimdi eylem aşamasında yeni yöntemler geliştirdiler. Bir deponun işçileri motosikletleriyle eyleme gelirken başka bir deponun etrafında dolaşıyor, kornalar çalıyor, onları cesaretlendirip motive ediyor, coşturuyorlar, sonra da toparlayıp getiriyorlar eyleme. Biz de onlardan yeni yöntemler öğreniyoruz.

Direnişlerdeki kuryelerin talepleri neler?

Esnaf kuryeler artan maliyetlerden kaynaklı sefalet ücretlerine ve kölelik koşullarına isyan ediyorlar. Tek taraflı, asıl işverenin dayattığı gittikçe ağırlaşan koşullar var. Senet alıyorlar, borçlandırıyorlar, baskısıyla çalıştırıyorlar. Bu yüzden insanca bir ücret, güvenceli çalışma ortamı ve kendilerine insanca davranılmasını istiyorlar. Tek taraflı sözleşme istemiyorlar. Muhatap alındıkları, beklenti ve isteklerine uygun, kendi taleplerini de içeren maddelerle yapılan bir sözleşme istiyorlar. 

Yemeksepeti ve diğer işletmelerde çalışan işçi arkadaşlar da artık değersiz görüldükleri, en ufak bir müşteri şikâyetinde veya siparişi geç götürdüklerinde, hasta raporu aldıklarında, trafiğe takıldıklarında sürekli paralarının kesildiği, her an hakarete ve tehdide maruz kaldıkları bu güvencesiz ortama “Artık yeter! Biz insanız, bu kadar fedakârlık yapıyoruz, pandemide insanlara ihtiyaçlarını ulaştırıyoruz, bu kadar zenginliği üreten biziz, insan gibi çalışma ve yaşama koşulları, insana yaraşır ücret istiyoruz, sendikalı çalışmak istiyoruz” diyorlar. 

Yemeksepeti’nde 5.500TL net ücret talep ediyorlar. Sendikanın tanınmasını, iş kolunun tekrar kendi iş kollarına değiştirilmesini istiyorlar. Eylemlere katılanların işten atılmamasının güvencesinin verilmesini istiyorlar. Bu talepler karşılanıncaya kadar mücadele edecekler. 

Giderek tekelleşen platform kapitalizmi şirketleri sadece emekçilerini değil kullanıcı/müşterilerini de çeşitli biçimlerde sömürüyor. Grev ve direnişlerinizde kullanıcı/müşterilerden dayanışma görüyor musunuz?

Evet, kullanıcıların emekçilerle dayanışmasını görüyoruz. Sosyal medyada sanatçılardan, yazarlardan, habercilerden destek dayanışma açıklamaları geliyor. Yemeksepeti uygulamasını sildiklerini söylüyor, çalışanların taleplerinin karşılanmasını istiyorlar. Halktan gittikçe artan bir destek var. Twitter’dan, tüm sosyal medyadan, TikTok’tan destek yağıyor. 

Mesela bugün (4 Şubat) farklı TikTok fenomenleri on binlerce, yüzbinlerce insana ulaşan video mesajlar yayınladı. Fenomenler bir grup moto-kuryenin motorlarına binmiş, onlarla beraber yayın yapmışlar ve motokuryelerin seslerini yüzbinlerce kişiye duyurmuşlar. Gittikçe artan bir sahiplenme söz konusu. 

Yemeksepeti’nin mücadelesinin üçüncü gününde, 3 Şubat’ta, Yemeksepeti’ni boykot çağrısı yaptık. Siparişlerin yüzde 70’i iptal edilmiş, şirket ciddi anlamda sıkıntı yaşıyor, hizmet üretemiyor. Tüm aydınları, sanatçıları, meslek ve demokratik kitle örgütlerini, sendikaları, tüm halkımızı tüketimden gelen güçlerini kullanmaya çağırıyoruz. Bu zalimliğe, zorbalığa, kölece çalıştırmaya, sefalet ücretine ortak olmasınlar, kuryelere sahip çıksınlar, kuryelerin güvence talebinin kabul edilmesi için tüketimden gelen güçlerini kullanarak kuryelere destek versinler, Yemeksepeti uygulamasını silsinler, boykot etsinler, bunu istiyoruz.

Fotoğraf: Bülent Kılıç

Uluslararası sendikalardan ve işçi örgütlerinden de destek geliyor mu eylemlerinize?

Türkiye’deki bu yeni esnaf kurye modeli ve kargo işçilerinin güvencesiz çalıştırılmasına, insanların artık yaşamlarıyla bedel ödediği olağanüstü kölece çalışma koşullarına karşı mücadele dünyanın diğer birçok ülkesinde örgütlenme ve kitlesel mücadelelere dönüşmüş durumda. Biz de Dünya Sendikalar Federasyonu aracılığıyla o ülkelerdeki sendikalarla sürekli dayanışma içindeyiz. Nakliyat-İş Genel Başkanı Ali Rıza Küçükosmanoğlu da mücadeleci bir sendikal yapılanma olan Dünya Sendikalar Federasyonu’nun başkanlık kurulu üyesi. Yunanistan, Fransa, İtalya, ABD’de kısa süre önce motorlu kuryeler haftalar, aylar süren kitlesel eylemler yaptılar. Oralarda eylemler sürerken biz burada destek amaçlı basın açıklamaları, o ülkelerin konsoloslukları önünde protesto eylemi, Yunanistan’daki Yemeksepeti işçileriyle dayanışma eylemleri yaptık; Yunanca ve Türkçe “Yunanistan’daki işçi kardeşlerimizin yanındayız” yazılı pankartlar açtık. Şu anda da o ülkelerde bizimle dayanışma eylemleri yapılmaya başladı. Eylemimizin başladığı gün Yunanistan’dan dayanışma mesajı geldi. 

Türkiye’de ilk kez bizim sendikamız tüzüğüne şu maddeyi koydu: Sendika yöneticileri o iş kolunda çalışan işçilerin ortalama ücretinden fazla ücret alamaz. Bu kadar. İşçi gibi yaşayacaklar. Devrimci sınıf sendikacılığını savunan tüm sendikaların tüzüğünde yer alması gereken bir maddedir bu.

Peki grev ve direnişlerin haberleri medyada yeterince yer alıyor mu?

Geçen gün bu konuda sosyal medya üzerinden bir sitemim oldu. Sol kimliği üstlenen görsel ve yazılı medyadan arkadaşlar bu mücadeleye nedense mesafeli duruyor, gerektiği kadar yer vermiyorlar. Bunun nedenini onlara sormak lâzım. Böylesine ivme kazanan, gelişen, büyüyen ve işçilerin kendiliğinden geliştirdiği, bizlerin de önderlik yapmaya çalıştığımız bir tepki var. Zaten burjuva basın görmezden geliyor, Yemeksepeti, Hepsijet, Trendyol vs. reklamlarını kaybetmemek için imtina ediyorlar. Hadi onları anlıyoruz, ne de olsa, hepsi para babası, sermaye sahibi. Hoş, biz onları bile zorluyor, haber yapmak zorunda kalmalarını sağlamaya çalışıyoruz. Ama duyarlı olması gereken muhalif, sol, demokrat gazeteler ve televizyon kanalları neden yeterince ilgi göstermiyor, haber yapmıyor? Ya da haber yaptıklarında sendikadan hiç söz etmiyorlar, sanki işçiler kendi kendilerine eylem yapıyor. Kim burada bu kadar olağanüstü bir emek ve çabayla bu kadar dağınık halde çalışanları daha organize bir eylemlilikte buluşturmaya çalışıyor? Bununla ilgili hiçbir söz yok. Bunu anlamak mümkün değil. Bu yabancılaşma, bu uzaklaşma, bu duyarsızlık nedendir? Bunu onlara sormak lâzım.

Kuryelerin sendikalardan uzak durduğunu söylediniz. Çalışanların genel olarak siyasal eğilimleri nasıl?

Çalışanların ezici çoğunluğu milliyetçi-muhafazakâr. Bu süreçte tabii bunun da zorluğunu yaşıyoruz. İktidarın ve milliyetçi-muhafazakâr zihniyetin özellikle mücadeleci sendikalarla ilgili negatif propagandası var. “Sendikalar terör örgütüdür, solcudur, şöyle provokasyon yaparlar” deyip sendikalar sanki illegalmiş gibi insanları tedirgin ve terörize eden bir söylem kullanıyorlar. Patronlar, işveren temsilcileri, yöneticileri, hatta zaman zaman polis de o iş yerlerindeki örgütlenmeyi kırmak için bu tür söylemlere başvuruyor. Sendikaya mesafe koymaları biraz da bu yüzden, “Acaba politik bir şey mi, problem yaşar mıyız?” diye bize sordukları da oluyor. “Aman ha, böyle bir şeyse biz bu işin içinde olmayız” diyorlar. Hatta oradaki taleplerin önüne geçiyor bazen bu kaygılar. Tabii, bizim gibi sendikalar gösterdiğimiz emek, çaba, fedakârlık ve doğru önderlikle o güveni kazandığında, o insanlar dünya yıkılsa senin yanından ayrılmaz, mücadeleye devam eder.

Eskiden noterden üyelik yapılıyordu, sendikacı işçiye gidiyor, tek tek görüşüyor, öyle üye yapıyordu. Şimdi e-devletten üyelik yapılıyor. Bu üyelik sistemi işçiyle bağı kopardı. Biz bırakın e-devletten üye yapmayı, işçinin kendi eliyle aidatını ödemesini istiyoruz, çünkü işçi verdiği aidatın da hesabını sorabilmeli.

Nakliyat-İş örgütlenme ve eyleme geçiş sürecinde sendikalara bu kadar mesafeli duran emekçilerin güvenini nasıl kazandı?

İlk defa bir sendika bu işkolundaki çalışanlara, motorlu kuryelere ve kargo-kurye firmaları çalışanlarına yönelik bir örgütlenme çalışması yaptı. Nakliyat-İş olarak İstanbul başta olmak üzere, Ankara, İzmir, Bursa, Konya gibi aklınıza gelebilecek her ilde, bütün bölgelerdeki temsilcilerimizle iki yıla yakın bir çalışma yürüttük. Kuryeleri, kargo çalışanlarını sokak sokak, meydan meydan, hangi lokantanın önünde, hangi sokakta yakaladıysak durdurup konuşmaya çalıştık. Zaman o kadar sınırlı ki, oturup konuşma fırsatı bulamıyorduk. Kurye sipariş yetiştirirken bir plazanın, bir apartmanın kapısında ya da trafikte kırmızı ışıkta durduğunda yakalayıp bildiri ve broşürlerimizi ulaştırmaya çalıştık. Ama böylelikle vardiyaları bittiğinde bizi aradılar, müsait olduklarında bize ulaşmaya çalıştılar. Biz de onlara çalıştıkları bölgelerde, depo önlerinde ulaşmaya, sipariş beklerken konuşmaya çalıştık. İlk gidişimizde işçi korkuyor bizimle konuşmaya, göz göze gelmeye bile yanaşmıyor, muhatap almak istemiyor genelde. İkinci gidişimizde gözümüzün içine bakıyor, ama şefine, patronuna da bakıyor, iki arada bir derede kalıyor, yanımıza gelemiyor. 

Ancak üçüncü, belki dördüncü sefer gittiğimizde “Ya arkadaş, kaç seferdir geliyorsunuz, yüzüm tutmuyor artık, size selam vermezsem ben rahatsız olacağım. Hoş geldiniz!” demek zorunda kalıyor ve yöneticisine tavır almak pahasına da olsa bir çay ikram ediyor. 

Yani ısrarcı olmamız, işçinin ayağına, mahallesine, kahvesine, çalıştığı bölgeye gitmemiz, insanlarla temas kurmamız lâzım. O dağınık yapıyı toparlamak için olağanüstü bir seferberlik ilan ettik ve bizimle beraber bu mücadeleyi sahiplenen Umut-Sen gibi dostlarımızla beraber mücadeleye önderlik yapmaya başladık. Bu şekilde ortak, merkezi, güçlü eylemler yapmalarını sağladığımız anda başarı kazandılar. 

Nakliyat-İş Genel Başkanı Ali Rıza Küçükosmanoğlu Yemeksepeti genel merkezi önünde basın açıklaması yapıyor, 3 Şubat 2022. Fotoğraf: Anıl Olcan

Emekçilerin sendikalara mesafeli durmasında ve güvenmemesinde iktidar ve sermayeyle işbirliği yapan sarı sendikalar nasıl bir rol oynuyor? 

Ne yazık ki, Yemeksepeti ve Trendyol grev ve direnişlerinde de görüyoruz, sarı sendikalar işçileri bölmeye çalışıyor. Bazıları “Aman eylem yapmayın, işinizden olursunuz, zarar görürsünüz” diyerek kendi yönlendirdikleri kişisel hesaplardan mesajlar atıyorlar.

Hangileri mesela?

Tümtis mesela. Trendyol’da da yaptı bunu, Yemepsepeti’nde de yapıyor, deyim yerindeyse bu mücadeleye ihanet eder duruma geliyorlar. Basın açıklaması yapmak için direniş alanına geliyor, açıklamadan sonra işçilere hadi dağılıyoruz diyorlar. Bakın, işçi kendiliğinden eylem koymuş ortaya, ben hakkımı alana kadar devam edeceğim diyor, ama sarı sendikalar mücadeleyi engellemek için çırpınıyor. UPS’te, DHL’de yaptıklarını burada da yapmaya çalışıyorlar. 

Sendika ve işçi sınıfı örgütleri birlikte hareket etmeli, dayanışma içinde olmalı. Ama ne yazık ki, sendikaların neredeyse tamamı mücadele eden, olumlu örnekler ortaya koyan az sayıdaki sendikanın varlığından bile rahatsız oluyor. Bunu da farklı biçimlerde engel olmaya çalışarak gösteriyorlar. İşçi sınıfı bunları mutlaka not ediyor, gereken tepkiyi, tavrı gösteriyor. Biz devrimci sınıf sendikacılığını savunan bir sendika olarak ısrarla patronlara, para babalarına karşı mücadele ederken bir de bu sarı sendikaların engelleme çabalarına karşı mücadele etmek zorunda kalıyoruz. 

Bir söz var ya, “Ya bir yol bulacağız ya bir yol açacağız” diye, işçiler davalarına inandıklarında ve birlikte kazandıklarını gördüklerinde müthiş yaratıcı oluyorlar ve o yolu çok güzel açıyorlar.

Sarı sendikalar işçi sınıfının elini ayağını bağlamış durumda. Nakliyat-İş gibi bu konuda mücadele etmeye çalışan birkaç sendika daha var, ama bu gediği büyütmeli, bu konuda ısrarcı olmalıyız. Bugün sol hareket hâlâ bazı sendikaları eleştirme konusunda çok çekimser kalıyor, yanlış tavırları, davranışları eleştirmekten imtina ediyor. 

Sendikaların yanlışlarını eleştirmeli, onları mahcup etmeliyiz ki olumlu anlamda gelişmelerine katkıda bulunabilelim. Biz içinde bulunduğumuz konfederasyonu da eleştiriyoruz; daha çok işçi sınıfı içinde olması, tabanla bağını koparmaması gerektiğini söylüyoruz. Hadi Türk-İş’i, Hak-İş’i saymıyorum, onların sarı sendikacılığını her yerde teşhir ediyoruz zaten, ama bakıyorsunuz işçi sınıfı mücadelesi yanında olduğunu iddia eden DİSK yönetimi de bu eylemlerde yok. Trendyol’da mücadele var, on binlerce işçinin çalıştığı iş kolunda böyle bir direniş var, bir konfederasyon olarak da bu direnişin sahiplenilmesi lâzım, ama bugüne kadar tek bir DİSK yöneticisi arayıp ne yapabiliriz diye sormadı. Bu yanlış bir tutum değil mi? Bunu eleştirmemek mümkün mü? İşçinin adını, tarihini, mücadele geleneğini sahiplenip devam ettiren Nakliyat-İş gibi bir sendika var, bunun konfederasyonca da sahiplenilmesi gerekmez mi? Ama ne yazık ki, bazı önyargılar, korkular, sınıftan uzak anlayışlar bu dayanışmanın önüne geçiyor.

Nakliyat-İş’in eleştirdiğiniz sendikalardan farkı nedir ve bunu işçilere nasıl anlatıyorsunuz?

Öncelikle, sendikamızın sendikacılığa bakış açısını, sendika yöneticilerinin, başkan dahil, aldıkları ücreti ve bizlerin de işçi gibi yaşadığımızı anlatıyoruz. Türkiye’de ilk kez bizim sendikamız genel başkanımızın önerisiyle tüzüğüne şu maddeyi koydu: Sendika yöneticileri o iş kolunda çalışan işçilerin ortalama ücretinden fazla ücret alamaz. Bu kadar. İşçi gibi yaşayacaklar. Eğer ayrıcalıklara sahip olur, sınıftan uzaklaşır ve koparlarsa mücadeleye de yabancılaşırlar. Devrimci sınıf sendikacılığını savunan tüm sendikaların tüzüğünde yer alması gereken bir maddedir bu. İnsanın yaşamını belirleyen şey maddi koşullarıdır. Oysa sendika yöneticilerimiz artık işçi sınıfı gibi yaşamıyor. Çok büyük ayrıcalıklara sahipler, on binlerce lira maaş alıyorlar. 

İşçilikten gelip bu kadar büyük maaş alan ve böyle ayrıcalıklı hayat yaşayanlar, kusura bakmasınlar ama bırakın işçileri, babalarını bile satarlar. İşçi sınıfını da gözünün yaşına bile bakmadan satıyorlar. Bugün sendikaların çürümüşlüğü, yozlaşmışlığı, sınıftan uzaklaşmasının asıl sebebi budur. İşçiler bunu görünce tüm sendikalara güvenlerini yitiriyor. 

Biz çalışan arkadaşlara, “Biz işçi gibi yaşıyoruz, evimizde pişen yemek işçilerin evinde pişen yemektir, yaşadığımız mahalleler işçi mahallelerdir” diyoruz. İkincisi, pratik mücadelede sendikacı işçiden daha özverili çalışmalı. Mevcut sendikalar, ki çoğu sarı sendika, işçileri ayaklarına çağırıyor. “Siz iş yerinde örgütlenin, çoğunluğu bulun, gelin biz ondan sonra gereken prosedürü yürütürüz” diyorlar. Biz ise işçileri örgütlemek için sokak sokak ayaklarına gidiyoruz. 

Eskiden noterden üyelik yapılıyordu, sendikacı da işçiye gidiyor, tek tek görüşüp ikna edip öyle üye yapıyordu. Şimdi e-devletten üyelik yapılıyor, tabandan, işçiden iyice koptu yöneticiler. İşçi Diyarbakır’dan, İzmir’den, Ankara’dan üye oluyor, kim olduğunu bilmiyorsun. 

Bir Yemeksepeti işçisi gürültü eyleminde. Yemeksepeti genel merkezi, 3 Şubat 2022. Fotoğraf: Anıl Olcan

Bu üyelik sistemi de işçiyle bağı kopardı. Biz bırakın e-devletten üye yapmayı, üyelik aidatının dahi işçinin ücretinden kesilip bankaya yatmasını doğru bulmuyoruz. İşçinin kendi eliyle aidatını ödemesini istiyoruz, çünkü işçi verdiği aidatın da hesabını sorabilmeli. Birebir işçiyle iletişim kurarak, görüşerek, anlatarak, hesap vererek, o ilişkinin yüz yüze yapılması gerektiğini savunuyoruz. Mücadele ve direniş alanlarında da onlardan daha önde yer alınması, fedakârlık yapılması, işçilere sahip çıkılması ve doğru önderlikle kazanımlar sağlanması lâzım. 

İşçiler nasıl bir sendika olduğunuzu etraflarına sorduğunda, “Nakliyat-İş mücadeleci bir sendikadır, tuttuğunu koparır, gidin üye olun” deniyor. İşçi bunu duyduğunda, bizi de pratik mücadele içinde gördüğünde, o güven daha da pekişmiş oluyor. Hiçbir şey aynı dava uğruna mücadele edenler kadar insanları birbirine yaklaştırmaz denir ya, çok doğru.

“Esnaf kuryeler” işçi olmadıkları için sendikalı olamıyorlar. Mücadelelerini nasıl ve ne gibi kalıcı bir örgütlenme modeline dönüştürebilirler?

Önümüzdeki süreçte esnaf kuryelerle ilgili farklı bir yapılanma arayışındayız. Birlikte mücadele edebilecekleri yasal bir zemine kavuşmaları gerekiyor. Önce sendikal anlamda, mevcut yasal çerçevede şartları nasıl zorlayabilir ve fiili örgütlenmelerini nasıl bir yasallığa kavuşturabiliriz, bunun arayışındayız. Halen sıcak mücadele içindeyiz o yüzden öncü kurye arkadaşlarımızla henüz bunu tüm ayrıntılarıyla tartışmış değiliz, ama bu ihtiyaç gündemimizde. 

Bu mücadelelerin kazanımla sonuçlanmasından sonra hemen sıcağı sıcağına bir sendikayı nasıl zorlayabiliriz, bunu düşünüyoruz. Dernek seçeneği de olabilir. Çalışanları, esnaf kuryeleri bir araya getirecek bir dernek. Ama dernek işi çok dejenere olmuş, çıkar amaçlı kullanılmış, hal böyle olduğu için de esnaf kuryelere biz sendika olarak önderlik yapıyoruz. Sendika daha örgütlü ve daha deneyimli ve böyle bir önderliğe ihtiyaç var. 

Her bölgeden temsilcilerin ve çalışanların içinde yer alacağı bir sendikayla birlikte mücadele yürüterek böyle bir yapıya dönüştürmek istiyoruz. Mevzuatı da zorlayarak buradaki fiili örgütlülüğü kalıcı hale dönüştürecek, çalışanların işin içinde olacağı, sorumluluk alacağı, bütün bölgelerde bu sorumluluğu dağıtabileceğimiz, demokratik, katılımcı bir yapıyı hedefliyoruz. 

Bütün tartışmalar, öneriler, fikirler tabana yayılmazsa, çalışanlarca sahiplenilmezse zaten başarılı olma şansı yok. Klasik dernek ve sendika yönetimlerinin yöntemiyle olacak iş değil bu. İnsanların içselleştireceği, öneri ve taleplerinin orada hayat bulacağı demokratik merkezi bir yapıyı kurarak örgütlülüğü oluşturmamız lâzım. 

Devrimci, sosyalist anlayışı benimseyen insanlar mutlaka sınıfın içinde olmalı, proleterleşmeli. Sınıfla birlikte o cehennemi yaşaması ve o şekilde örgütlenmesi gerekiyor.

Sendika ve dernek birbirine alternatif değil, birlikte ortak çıkarlar uğruna mücadele eden yapılar olmalı. Gerek bordrolu çalışan gerekse esnaf kurye olsun, sendikalaşma mücadelesi için somut ve büyük bir kazanım, birçok iş kolu için de örnek bir model olabilir bu. Çünkü çok büyük bir iş kolundan söz ediyoruz, on binlerin çalıştığı büyük işletmeler var. Aynı zamanda yabancı sermayenin yatırım yaptığı, satın aldığı, kârlılık oranının yüksek olduğu bir iş kolu. Herkesi kapsayacak bir model bulmalıyız. 

Belirli sayıda yöneticinin belirleyici olduğu değil, tabandan kapsayıcı bir yapı gerekiyor, yoksa etkili olamaz. Bu arada iş kolumuzda bu mücadele süreci içinde doğal işçi önderleri, temsilcileri ortaya çıkıyor. Onlarla beraber yaratıcı ve üretken yeni yöntemler ve yollar bulacağımızı düşünüyoruz, birlikte mücadele ettiğimiz her gün yeni fikirler, güzel yöntemler üretiyorlar. 

Hani bir söz var ya, “Ya bir yol bulacağız ya bir yol açacağız” diye, işçiler davalarına inandıklarında ve birlikte kazandıklarını gördüklerinde müthiş yaratıcı oluyorlar ve o yolu çok güzel açıyorlar.

Son zamanlarda sol-sosyalist basında öncülük meselesi hem bir ihtiyaç hem de bir sorun olarak sıklıkla tartışılıyor. Sizce işçi ve emekçilerin nasıl bir öncülüğe ihtiyacı var?

İşçilikten gelen, yıllarca bu iş kolunda kargo işçiliği, kuryelik yapmış, ayrıca metalde, tekstilde çalışmış biri olarak şunu söyleyebilirim: Türkiye’de ne yazık ki kendine devrimci, sol, sosyalist dediğimiz hareketler tabanla, işçi sınıfıyla bağını koparmış durumda. Sınıf içinde, sınıfı örgütleme konusunda bir bağ ve çaba içinde değiller. 

Gerçekten devrimci-sosyalist anlayışı benimseyen insanlar mutlaka sınıfın içinde olmalı, proleterleşmeli. Sınıfla birlikte, Hikmet Kıvılcımlı’nın dediği gibi, o cehennemi yaşaması ve o şekilde örgütlenmesi gerekiyor.

Biz bu anlayışla işçi sınıfı içinde ona önderlik yapmaya çalışıyoruz. Sınıftan, fabrikalardan uzaklaşmadığımız, sınıfla bağımız güçlü olduğu, onunla birlikte örgütlendiğimiz için mücadeleye önderlik yapabiliyoruz. 

İşçi sınıfı mücadelesi olağanüstü fedakârlık, sabır, emek isteyen, zor bir örgütlenme çalışması. Uzun soluklu, doğru önderlik yapmak için sabırla emek vermek gerek. Ancak bu şekilde işçi sınıfına güven verebilir ve kitlesel mücadelelere önderlik edebiliriz. 

İşçi sınıfı kendisine yabancılaşmış söylem ve davranışların, kuru ajitasyonların peşinden gitmez. Bazen kısa süreli etkili olabilir belki bu ajitasyonlar, ama sonuç olarak o mücadelenin uzun soluklu başarısı için işçi sınıfının diliyle konuşmamız, onunla beraber yaşamamız, her türlü zorluğa beraber göğüs germemiz, birlikte mücadele edip birlikte bedel ödeyip birlikte kazanımlar elde etmemiz lâzım. 

Önümüz 1 Mayıs, kuryeleri 1 Mayıs’ta meydanlarda görecek miyiz?

Umudumuz o. Bu süreç her açıdan kazanım getirecek işçilere. Artık bu iş kolunda bu maya tutacak. Sendikal mücadele, direniş, iş bırakma, kontak kapatma gibi bu sektörde çalışanların bugüne kadar bırakın yapmayı, üzerinde konuşmaya bile cesaret edemediği eylemleri açıktan, işverenlere meydan okuyarak, yaygın bir şekilde yapıyorlar. Bu nedenle, kuryeler ve kargo işçileri bugün eylemlerde nasıl “motorları maviliklere süreceğiz” diye şarkı söylüyorlarsa, 1 Mayıs günü de motorları meydanlara, 1 Mayıs coşkusuna sürecekler.