Her Ağacın Kurdu, HDK/HDP – 6

134 views
20 mins read
134 views
20 mins read
Tartışma serimizin bu yazısı, seçim sürecinde hem restorasyoncu muhalefetin (Mİ) hem de sosyalist muhalefetin (EÖİ) ortak, çarpıcı bir yanılgısıyla ilgili.
Her iki kesimde de iktisatçıların büyük çoğunluğu yanıldı, küçük bir kesinmine ise kulak vermediğimiz ortaya çıktı. Yanılgılı ön görü ve analizler son derece yanlış bir stratejiye bütün muhalefetin sarılmasına neden oldu: boş tencere iktidar götürür!
Ümit Akçay, akıntıya karşı yüzen sayılı iktisatçılardan. Bu konuda yaptığı uyarıları, partilerin bürokrasilerinin parçası haline gelmiş iktisatçılar ya duymadı ya da ciddiye almadı. 
İyi okumalar

A. Halûk Ünal

Hani boş tencerenin götüremeyeceği iktidar yoktu?

Ümit Akçay

Uzun bir aradan sonra merhaba! Yaklaşık iki buçuk yıl sonra yeniden Duvar’daki yazılarıma başlıyorum. Yeniden başlamaktaki temel motivasyonum, ülkede olan biteni anlamaya çalışmak ve bunu tek başına değil kamusal bir tartışmanın parçası olarak yapmak. Özellikle de, zaten epey daralmış kamusal tartışma alanında dahi kendine yer bulamayan eleştirel yaklaşımları biraz daha görünür kılmayı ve gündeme taşıyabilmeyi önemsiyorum. Zira önümüzdeki dönemde buna çok daha fazla ihtiyacımız olacak.

Başlarken, 23 Şubat 2021’de yayımlanan Duvar’daki son yazıma yeniden baktım. Tesadüf bu ya, yaklaşık beş ay süren Naci Ağbal’ın merkez başkanlığı döneminin son ayında yazılmış yazının başlığı şuymuş: ‘İktidarın Piyasa Disiplini İle İmtihanı’. 28 Mayıs 2023 seçimleri sonrasında Mehmet Şimşek’in beş yıl aradan sonra geri dönmesiyle, iktidar açısından benzer bir sınav yeniden başlıyor. Önümüzdeki dönemde temel ekonomi-politik gündem bu olacak, o nedenle bu yazıya geçen hafta daha yoğun olarak yapılan bir tartışmayla başlayacağım.

Seçim sonuçlarına dair yapılan tartışmalara ve özellikle muhalefetin seçim yenilgisinde ekonominin rolüne değinmek istiyorum. Yaygın olarak tartışıldığı şekliyle ‘boş tencerenin götüremeyeceği iktidar yoktur’ önermesi doğruysa muhalefet neden seçim kaybetti sorusuyla ya da akademide tartışıldığı şekliyle ‘ekonomik oy verme davranışı’ ne kadar etkili oldu sorusuyla başlayacağım.

MUHALEFETİN KAYBETTİREN KOLAYCILIĞI

Altılı Masa’nın temel stratejisi, ‘ekonomik sorunlar iktidarı götürecek’ önermesine dayanıyordu. Gerçekten de 2018’deki döviz krizinden sonra 2019’daki yerel seçimlerde iktidar, başta İstanbul ve Ankara olmak üzere pek çok büyükşehri muhalefete kaptırmıştı. Dolayısıyla, ‘boş tencere’ gerçekten iktidarı götürüyordu. Bir kere temel hareket noktası bu olunca, sizin siyasetçi olarak çok üstün bir performans göstermenize pek gerek kalmıyor, zira iktidar ekonomi nedeniyle nasıl olsa kaybediyor.

Bu kanının yaygınlaşmasında, sosyal medyadaki popüler finans yorumcularının da etkisi oldu. Zira 2018’deki döviz krizinden sonra hemen hemen iki ya da üç haftada bir yeni bir kriz geleceğini yazdılar. Bu kriz kehanetini çeşitli muhalif parti milletvekilleri de dillendirdi. Yazdıklarının daha çok etkileşim almasını isteyen yorumcu çoğu zaman yaşanan durumun vahametini anlatmak için daha güçlü sıfatlar kullanmaya girişti. Muhalif medyanın büyük kısmı, süreci olduğu gibi yansıtmak yerine en çok etkileşim alan yorumları öne çıkardı. Ve kendini besleyen bir yankı odası itinayla inşa edildi. Dolayısıyla, özellikle seçimlere doğru muhalif seçmenin gözünde iktidarın kaybedeceği ve bunun ekonomik nedenlerle olacağı neredeyse kesindi.

Oysa muhalefetin bu temel stratejisi, başından beri iktidarın ekonomideki hareket alanını küçümsüyordu ve hatalıydı. Bu şimdi mi söylenir demeyin, 2022’de, hatta 2021’de de söylemiştim. Hadi ben neyse, ama Prof. Dr. Korkut Boratav başta olmak üzere pek çok eleştirel kalem bunları dile getirdi.

‘Ekonomik sorunlar iktidarı götürecek’ varsayımı üzerine kurulan Altılı Masa, siyaset kanallarını açmaya çalışmadı. Tam tersi, ekonomik sorunlara karşı oluşan toplumsal tepkileri soğurarak sönümlendirdi. Siyaseti ‘profesyonel bir uğraş’ olarak sundu, vatandaşı siyaset eliti arasındaki kavgayı izlemeye ve seçim günü sandığa davet etti. Düşünün; Türkiye tarihinin en büyük bölüşüm şokunun yaşandığı, emeğin milli gelirden aldığı payın hızlıca gerilediği bir dönemde Altılı’lar yeri göğü sarsacak mitingler yapmak yerine, herkesi ilgilendiren asgari ücret gibi bir konuyu bile tweet atarak geçiştirdi. Tıpkı siyaset gibi ekonomi de toplumsal içeriğinden arındırılmış teknik sorunlara/çözümlere indirgendi, neoliberal kurtarıcılara havale edildi. Yani siyaset yapmadan Türkiye’nin geleceğini kurmak gibi fantastik bir projenin yenilgisiyle karşı karşıyayız. Altılı’lıların kolaycılığı tutmadı. Bu durumda tekrar hatanın nerede yapıldığını konuşmak gerekiyor.

AKP’NİN 2019’DAN ALDIĞI DERS

2018’deki döviz krizi ile muhalefetin 2019’daki yerel seçimler arasında bir bağ kuracaksak, bu bağı oluşturan mekanizmayı da açıklamalıyız. 2018 Ağustos’undaki döviz krizi sonrasında TL’deki erimenin önlenmesi amacıyla faizler 17,75’ten yüzde 24’e çıkarılmıştı. Bu sert faiz artışı, borçlanma maliyetini artırdığı için bir süre sonra kredilerin azalmasına ve nihayetinde firma iflaslarına neden oldu. 2018’in son çeyreği ve 2019’un ilk çeyreğini kapsayan bir ekonomik daralma dönemi yani kriz gerçekleşti. Bu ortamda işsizlik patladı. Öyle ki, istihdam kayıpları pandemi döneminde yaşanan kayıpların dahi üzerindeydi.

İktidarın bundan aldığı ders, seçim öncesinde işsizliğin artırılmasının yenilgiyi hazırlayan en önemli etkenlerden biri olduğuydu. Bu ders aynı zamanda 2023 seçimlerinde iktidarın stratejisini de oluşturdu. Faiz indirimleri sonucunda, 2021-Ç1 ile 2022-Ç1 arasındaki bir yılda 2 milyondan fazla, 2022-Ç1 ile 2023-Ç1 arasında 1,5 milyondan fazla ilave istihdam yaratıldı. Bu anlamıyla iktidarın uyguladığı bu para politikası deneyinin siyaseten başarılı olduğunu söyleyebiliriz.

Özetle, 2018’deki döviz krizine faiz artışı ile yanıt veren iktidar, bunun siyasi maliyetini önemli belediyeleri kaybederek gördü ve 2021’deki döviz krizinde bu sefer faiz artışına gitmedi. Eylül 2021’de başlayan faiz indirimleri sonrasında TL’nin hızla değersizleşmesi sürerken 20 Aralık 2021’e gelindiğinde iktidarın seçenekleri oldukça sınırlanmıştı: Bir yanda insanların döviz almasını sınırlayacak sermaye kontrollerini uygulamak, diğer yanda da tıpkı 2018’deki ve 2020’deki gibi sert faiz artışlarına gitmek. Ancak iktidar bu ikisini de yapmadı ve döviz talebini sınırlamak için geliştirilen kur korumalı mevduat (KKM) mekanizmasını devreye soktu. Kısacası, 2021-2023 arasındaki para politikası deneyi, 2017 ve 2020’deki kredi genişlemesi denemelerinin daha gelişkin bir sürümüydü.

SEÇİM KONJONKTÜRÜ

Geçmişte tencerenin boşaldığı ve iktidarları götürdüğü zamanlarda pahalılık yanında işsizlik de patlıyordu. Bunlar tipik kriz dönemleri. Zira tenceredeki yemeği esas azaltan işsizliktir. Seçim öncesindeki konjonktüre baktığımızdaysa işsizlik azalıyordu. Enflasyon tenceredeki yemeği azaltır ama işsizlik bir ay sonra bomboş bir tencere bırakır. Dolayısıyla enflasyonun patlamasıyla işsizliğin patlamasının siyasi etkileri aynı değildir. Dahası, işsizlik patladığında, sermaye kesimi de zararda demektir. Zira işsizliği artıran çoğu zaman firma kârlarının azalması, küçülmeler ya da firma iflaslarıdır. Oysa enflasyon patladığında, firmalar kâr etmeye devam eder. Zaten son dönemde firma kârlılıklarındaki rekorlar bunu gösteriyor. Bu arada bu anlattıklarım gizli saklı bir şekilde yapılmadı, Nurettin Nebati bizzat kendisi açık açık anlatmıştı:

“Dövizi düşürmek için yüksek faiz artışı yapabilirdik. Ama o zaman üretim bundan olumsuz etkilenirdi. Biz bir yol ayrımına gittik. Enflasyonla birlikte büyümeyi tercih ettik. Yoksa enflasyonu düşürmek için çok sert tedbirler alabilirdik. Yüksek faiz artışı yapardık. O zaman üretim dururdu. Kur korumalı TL’ye geçerek bir yandan doları frenledik. Diğer yandan üretimi ve büyümeyi tercih ettik.  Bu sistemden dar gelirliler hariç üretici firmalar, ihracatçılar kâr ediyorlar. Çarklar dönüyor. Büyümeyi tercih ettiğimiz için büyüme rakamları iyi geliyor, büyüme istihdama da olumlu olarak yansıyor.  Ama biz dar gelirli vatandaşlarımıza yönelik gelirlerini arttırıcı düzenlemeler yapıyoruz. Böylece onları enflasyonun karşısında korumaya çalışıyoruz”.

İkincisi, döviz nispeten istikrarlı tutuldu. Türkiye’de kriz algısı, döviz fiyatıyla ilgilidir. Dolar yükseldi mi ülkede kriz yaşanıyor diye düşünülür. Bunun sebebi aslında şu: Döviz yükselir, bu ithal edilen malları pahalılaştırır ve enflasyona yansır. Yani enflasyon-devalüasyon sarmalı yaşanabilir. İktidarlar bunu önlemek için faiz artışına giderler. Faiz artışı krediyi pahalı hale getirir, yatırımlar durur, işsizlik artar, talep yavaşlar. Yani doların artması, ekonomik durgunluk için bir ön göstergedir. Ancak yukarıda belirttiğim gibi, 2021 sonrasındaki para politikası deneyinde hem TL’nin değersizleşmesi kısmen de olsa durdurulabildi hem de faiz artırılmadı. Bu süreci, döviz-faiz kıskacının bir süreliğine askıya alınması olarak tanımlıyorum. Detaylarını ileriki yazılarda açacağım.

Üçüncüsü, herkesin tenceresi eşit derecede azalmıyor. Kira, gıda ve ulaşım harcamalarının, harcanabilir gelir içindeki payı büyük şehirlerde diğer şehirlerden farklı. Büyük şehirlerde harcanabilir gelir daha çok azalırken diğer şehirlerde kira ve ulaşım harcamaları nispi olarak daha düşük olduğu için enflasyonun farklı şehirlerde yaşayanlara etkileri aynı olmadı.

Dördüncüsü, tıpkı Nebati’nin açıklamalarının son iki cümlesinde belirttiği gibi, seçim konjonktürüne girildiğinde enflasyonun yıkıcı etkileri kısmen telafi edilmeye çalışıldı. Enflasyon, baz etkisi ve dövizin tutulması nedeniyle bir önceki yıla göre yarıya inmişti, hem de asgari ücret artışı, EYT ödemeleri, yeni kamu personel alımı, emekli maaşlarının artırılması ve diğer sosyal harcamalar yoluyla en kötüsü geride kaldı beklentisi oluştu. Bunu tüketici güven endeksinden anlıyoruz. Bu indeks neredeyse tüm kamuoyu araştırmalarından daha istikrarlı bir şekilde iktidarın oy oranıyla uyumlu ilerliyor. Aşağıdaki grafikte görüldüğü gibi, 2021’de başlayan para politikası deneyi sonrası enflasyonun patlamasıyla tüketici güveni hızla geriliyor. Ancak 2022’in ikinci yarısından itibaren başlayan toparlanma 2023’te hızlanıyor ve seçim konjonktüründe, 2018 krizi öncesi seviyelere dönüyor.

BOŞ TENCERE DEĞİL TOPLUMSAL MUHALEFET

Son olarak, genellikle atlanan bir konuyu belirterek kapatayım. Geçmişte, boş tencere bir iktidarı götürdü dendiğinde, o sürecin içinde onlarca miting, eylem, grev, gösteri, bu konuda yapılmış paneller, toplantılar, yazılmış yazılar ve tüm bu birikimi kendi örgütlenmesi için kullanan toplumsal hareketler ve bunların oluşturduğu bir kamuoyunun değiştirici gücünden bahsediyoruz esasında.

Şunu da vurgulamama izin verin: Bu aslında gerçekleşebilirdi. Geçtiğimiz yıl enflasyon patladığında, pek çok sektörde işçi eylemleri başladı. O dönemde muhalefetin stratejisi, aman sokağa çıkmayın, ses çıkarmayın, seçimi bekleyin, oldu. Dolayısıyla kaybeden, herhangi bir toplumsal mücadeleye dayanmayan, siyaseti elitler arası mücadeleye indirgeyen, teknokratik ve apolitik bir siyaset anlayışıdır.


Ümit Akçay Kimdir?
Doç. Dr. Ümit Akçay, 2017 yılından bu yana Berlin Ekonomi ve Hukuk Okulu’nda (Berlin School of Economics and Law) ders vermektedir. Daha önce İstanbul Bilgi Üniversitesi, ODTÜ, Atılım Üniversitesi, New York Üniversitesi ve Ordu Üniversitesi’nde çalışmıştır. Akçay, Finansallaşma, Borç Krizi ve Çöküş: Küresel Kapitalizmin Geleceği (Ankara: Notabene, 2016) kitabının ortak yazarı; Para, Banka, Devlet: Merkez Bankası Bağımsızlaşmasının Ekonomi Politiği (İstanbul: SAV, 2009) ile Kapitalizmi Planlamak: Türkiye’de Planlamanın ve Devlet Planlama Teşkilatının Dönüşümü (İstanbul: SAV, 2007) kitaplarının yazarıdır. Akçay, güncel olarak, yeni otoriterliğin ekonomi politiği, büyüme modellerinin ekonomi politiği, merkez bankacılığı ve finansallaşma konularıyla ilgilenmektedir.