Aile, devlet ve Kürt milletinin özgürlük meselesi

10 views
21 mins read
10 views
21 mins read

A. Halûk Ünal

Engels’in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni kitabını on yıllar sonra yeniden gündemime getiren, Kürtler arasında yürüyen bir tartışma oldu. Solcu Kürtler, bizim kuşağın sosyalistleri gibi, kitabı temel eserlerden biri kabul ediyor ve aileye ilişkin çözümlemesini benimsiyor. Milliyetçi ve muhafazakâr Kürtler ise bu yaklaşımı aileye, dolayısıyla Kürtlerin toplumsal varlığına yönelmiş bir tehdit olarak görebiliyor. Tartışmayı düşünürken daha önce yeterince üzerinde durmadığım bir fark dikkatimi çekti: Aynı kitabı okuyan bir Türk sosyalistiyle bir Kürt, aile ve devlet sözcüklerinin içinde aynı hayatı görmüyor. Bu farkı hesaba katmadan tartıştığımızda, birbirimizin söylediğini anladığımızı sanıyor, aslında farklı sorulara cevap veriyoruz.

Kitabın başlığı, Engels’in neyi araştırdığını açıkça söylüyor. Ailenin, özel mülkiyetin ve devletin hangi tarihsel koşullarda ortaya çıktığını, birbirlerini nasıl biçimlendirdiğini anlamaya çalışıyor. Üretimin gelişmesi, servetin birikmesi, mirasın aktarılması ve toplumun sınıflara bölünmesiyle aile içindeki otoritenin ve siyasal egemenliğin oluşumu arasındaki bağı inceliyor. Biz sosyalistler, karşı çıktığımız mülkiyet ve tahakküm ilişkilerinin kökenlerini bu kitap üzerinden düşünmeyi öğrendik. Bugün doğal, hatta kutsal kabul edilen kurumların bir tarihi olduğunu görmek, onların değişme olanaklarını da düşünmeye açıyor.

Engels’in çözümlemesinde aile, mülkiyetin aktarıldığı, kadının emeğinin ve cinselliğinin denetlendiği, erkek otoritesinin yerleştiği başlıca alanlardan biri. Devlet ise toplumun sınıflara bölünmesiyle doğan, çatışmaları belirli bir düzen içinde tutarken ekonomik bakımdan egemen sınıfın üstünlüğünü koruyan bir güç. Toplumun içinden çıkıyor, zamanla onun üzerinde yer alıyor ve ona yabancılaşıyor. Kitapta bu kurumların tarihsel açıklamasıyla siyasal eleştirisi birlikte ilerliyor. Elbette Engels’in on dokuzuncu yüzyıl araştırmalarından çıkardığı bütün sonuçları bugün değişmez doğrular olarak kabul etmek zorunda değiliz. Temel bir kitabın değeri, sorularını ve açıklamalarını eleştiriye açık tutabildiğimiz ölçüde sürüyor.

Fakat bu kitabı Kürtlerin hayatına taşıdığımızda, çözümlemenin yanına başka bir tarihsel gerçekliği koymamız gerekiyor. Ulusal varlığı, dili ve siyasal kurumları güvence altında olan bir insanla, bunları korumak ve kazanmak için mücadele eden bir insanın ihtiyaçları farklılaşıyor. İlki aileyi ve devleti daha çok aşılması gereken egemenlik ilişkileri üzerinden düşünürken, ikincisi aynı kurumlarda halkının varlığını sürdürmesini sağlayacak korunma olanakları da arayabiliyor. Birinin aşmayı hedeflediği şey, diğerinin hayatında henüz elde edemediği bir güvenceyi temsil edebiliyor.

Kürt ailesini bu farkın içinden düşünelim. Kürtçenin kamusal hayattan dışlandığı, eğitim ve aktarım olanaklarının daraltıldığı koşullarda ev, dilin kuşaktan kuşağa taşındığı bir yer haline gelebiliyor. Aile, geçmişin anlatıldığı, kayıpların hatırlandığı, aidiyetin sürdürüldüğü ve zor zamanlarda insanların birbirine tutunduğu bir dayanışma alanı olabiliyor. Böyle bir hayatın içinden gelen insan, aile eleştirisini duyduğunda yalnızca babanın otoritesini, miras düzenini veya kadının bağımlılığını düşünmeyebilir; halkının varlığını taşıyan bağların da hedef alındığını hissedebilir. Kürt milliyetçisi arkadaşların itirazını anlamak için bu korunma kaygısını ciddiye almak gerekiyor.

Türk sosyalistinin Batı merkezci bakışı tam burada açığa çıkabiliyor. Kendi ulusal varlığını güvenceye alan kurumların içinden konuşurken, bu güvenceleri düşüncesinin arka planına itiyor. Türkçenin eğitimde, hukukta ve kamusal hayatta yer alması, kendi kimliğinin devlet tarafından temsil edilmesi ona hayatın olağan zemini gibi görünüyor. Kürtlerin aynı alanlarda söz ve karar sahibi olma talebini ise milliyetçilik başlığı altında değerlendirebiliyor. “Beyaz” sosyalist diye adlandırdığımız tutumun sorunu, kendi tarihsel konumunu herkes için geçerli bir başlangıç noktası sayması. Kendisinin sahip olduğu olanakların başkasının hayatında bulunmayışını yeterince hesaba katmaması.

Bu nedenle Türk sosyalistinin aile ve devlet eleştirisiyle Kürtlerin bu kurumlara ilişkin arayışı arasında, yalnızca düşünsel bir anlaşmazlık bulunmuyor. Egemen ulusun mensubu olmakla egemenlik altında tutulan bir halkın mensubu olmak arasında bir konum farkı var. Türk sosyalisti kendi devletiyle mücadele ederken, o devletin ulusal varlığına sağladığı güvencelerden yararlanmaya devam edebiliyor. Kürt ise aynı devletle mücadele ederken dilini, toplumsal bağlarını ve kolektif iradesini korumaya çalışıyor. Bu iki deneyimi tek bir evrensel formülün içine yerleştirdiğimizde, egemen ulusun hayatı ölçüye dönüşüyor.

Türk sosyalistinin unuttuğu temel ayrımlardan biri de ezen ulus milliyetçiliğiyle ezilen ulus milliyetçiliği arasındaki büyük fark. Bir devletin egemenliğine yaslanan, başka halkların dilini ve siyasal iradesini bastıran milliyetçilikle, bu baskıdan kurtulmak ve kendi geleceğini belirlemek isteyen bir halkın milliyetçiliğini aynı ölçüyle değerlendiremeyiz. İlki mevcut egemenliği sürdürmeye ve meşrulaştırmaya hizmet ederken, ikincisi kolektif varlığın tanınması ve bağımlılıktan kurtulma talebini taşıyabiliyor. İkisini yalnızca “milliyetçilik” sözcüğü altında eşitlediğimizde, aralarındaki tahakküm ilişkisini görünmez hale getiriyoruz.

Kürtlerin ulusal hak taleplerine hemen milliyetçilik teşhisi koyan Türk sosyalisti, kendi hayatının zeminini oluşturan egemen ulus ayrıcalıklarını aynı dikkatle sorgulamıyorsa, bu eşitleme mevcut düzenin lehine çalışıyor. Türklerin zaten sahip olduğu dilsel ve siyasal güvenceler olağan kabul edilirken, Kürtlerin bunları istemesi aşılması gereken bir ideolojik sapma gibi sunuluyor. Enternasyonalizm, egemen ulusun ayrıcalıklarına karşı çıkmayı ve ezilen halkın kendi kaderini belirleme hakkını savunmayı gerektiriyor.

Bu ayrım, ezilen ulus milliyetçiliğini eleştiriden muaf tutmuyor. Ulusal özgürlük talebini taşıyan bir hareket kendi içinde erkek egemenliğini, sınıfsal eşitsizliği veya başka topluluklara yönelik dışlayıcılığı sürdürebilir. Bunları eleştirmekle halkın özgürlük talebini geçersiz saymak arasında önemli bir fark var. Kürt milliyetçisi arkadaşlarla aileyi tartışırken de bu ayrımı korumalıyız: Kolektif varlığı savunma kaygısını tanımak, aile içindeki tahakkümü tartışabilmemizin zeminini güçlendiriyor.

Daha önce Marksist Gelenekte Halkların Kaderi, Ulusların Serencamı başlıklı yazımda tartıştığım “kimlik körlüğü” de burada anlam kazanıyor. Bu kavramla Marx’ın, Engels’in veya Lenin’in ulusal sorunlardan hiç söz etmediğini kastetmiyorum. İtirazım, halkların dilinin, hafızasının, kültürel devamlılığının ve uğradıkları yıkımın, sınıf mücadelesinin stratejik ihtiyaçları içinde ikincilleştirilmesine yönelik. Bir halkın özgürlüğünü, daha büyük bir devrimci hedefe ne kadar hizmet edeceği üzerinden değerlendirdiğimizde, o halkın kendi hayatını belirleme hakkını başlı başına bir amaç olarak kavramakta zorlanıyoruz. Sömürgeciliğin ekonomik sömürüsü görünür kalırken, bir halkı kendisi olmaktan çıkaran tahribat açıklamanın kenarına itilebiliyor.

Aile tartışmasında bu eksiklik somut bir biçim alıyor. Mülkiyetin aktarılmasını ve erkek egemenliğini gören çözümleme, aynı ailenin sömürgeleştirilmiş bir halk için dil ve hafıza taşıyıcısı olmasını yeterince karşılamayabiliyor. Türk sosyalisti ilk açıklamayı yeterli sayarken, Kürt milliyetçisi kendi hayatının dışarıda kalan bölümüne itiraz ediyor. Bu itirazın tamamını gericilik veya muhafazakârlık olarak adlandırmak kolay; fakat böyle yaptığımızda kendi açıklamamızın sınırlarını araştırma sorumluluğundan da kaçmış oluyoruz.

Devlet meselesinde de benzer bir sorunla karşılaşıyoruz. Kürtlerin siyasal güvence arayışının içinde güvenlik, dil, eğitim, temsil ve kolektif hakların başka bir halkın devletinin iznine bağlı kalmaması isteği var. Bu ihtiyacın hangi kurumlarla karşılanacağı tartışılabilir; bağımsızlık, federasyon veya başka siyasal düzenlemeler üzerine farklı tercihler geliştirilebilir. Ancak tartışmanın öznesi Kürtler olmalı. Ulusların kendi kaderini tayin hakkının anlamı, bir halkın geleceğini belirleme yetkisinin o halkta bulunması. Devleti aşma çağrısı yapan bir sosyalist, Kürtlerin başka bir devletin egemenliği altında nasıl özgürleşeceğine de – ilkesel olarak – cevap vermek zorunda.

Öcalan’a yönelttiğim eleştiri burada düğümleniyor. Benim okumama göre Öcalan, bu teorik körlüğü Türkiye devletiyle ilişkiyi korumaya yönelik bilinçli bir siyasal tercihe dönüştürdü; Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkını bu ilişkinin sınırlarına tâbi kıldı. Bağımsız devlet hedefinden vazgeçmek, tek başına bu haktan vazgeçmek anlamına gelmez. Bir halk farklı bir siyasal düzeni özgürce seçebilir. Ancak liderin tercihi halkın seçme hakkının yerine geçtiğinde, bağımsızlık dahil seçenekler halkın iradesinden önce elendiğinde, kendi kaderini tayin ilkesi içeriğini kaybetmeye başlıyor. Devletin kabul edeceği çözümün sınırları, halkın talep edebileceği hakların sınırına dönüşüyor.

Burada sorulması gereken soru, önerilen düzene hangi adın verildiğinden daha önemli: Kürtlerin kolektif haklarının kapsamına ve siyasal geleceğine kim karar verecek? Kürtler kendi hayatları üzerinde bağlayıcı kararlar alabilecek mi, yoksa bu kararların geçerliliği Türkiye devletinin onayına mı bağlı kalacak? Kendi kaderini tayin hakkını değerlendireceğimiz yer burası. Bir liderin devletle kurduğu ilişkinin sürmesi, halkın siyasal iradesinin yerine geçemez; hiçbir liderin temsiliyeti, halkın gelecekteki tercihlerini peşinen ortadan kaldıracak bir yetki sağlamaz.

Kürt milliyetçisi arkadaşların korunma kaygısını anlamak ise aile içindeki bütün ilişkileri onaylamamızı gerektirmiyor. Dilini ve hafızasını taşıyan aile, aynı zamanda kadının kararlarını sınırlayabilir, gençlerin hayatına hükmedebilir, farklı tercihlerde bulunan üyelerini baskı altına alabilir. Bu işlevler aynı kurumda birlikte bulunabilir. Ailenin Kürtlerin varlığını sürdürmesine katkısını kabul ederken, onun içindeki insanların özgürlüklerini de savunabiliriz. Halkın korunması adına kadınların ve gençlerin itaatini talep ettiğimizde, kolektif özgürlüğün kapsamını daraltmış oluruz.

Kurulacak siyasal kurumlar için de aynı sorumluluk geçerli. Bir Türk olarak Kürtlerin kendi geleceğini belirleme hakkını savunmak, bu geleceğin içinde kimin söz sahibi olacağını sormayı da gerektiriyor. Kararlar nasıl alınacak, yöneticiler nasıl denetlenecek, farklı düşünenler hangi güvencelere sahip olacak? Ulusal varlığı koruyacak gücün halkın ortak gücü olarak kalması için bu sorulara ihtiyaç var. Özgürlük mücadelesinin kurduğu kurumlar da eleştirilebilir, değiştirilebilir ve hesap verebilir olmalı. Engels’in devlet eleştirisi, bu aşamada hâlâ bize önemli sorular sunuyor.

Engels’i yeniden gündemime almak, benim için farklı tarihsel ihtiyaçları birlikte düşünme zorunluluğunu görünür kıldı. Türk sosyalistinin aile ve devlet eleştirisi, Kürtlerin kolektif varlığını koruma ve kendi hayatları üzerinde karar verme hakkını içerdiği ölçüde tutarlı olabilir. Kürtlerin korunma arayışı da kadınların, gençlerin ve farklı düşünenlerin özgürlüğünü içine aldığı ölçüde halkın ortak özgürlük arayışına dönüşebilir. Kürtlerin önündeki güçlüğü, kendi ulusal güvencelerinin içinden konuşanların hazır reçeteleriyle çözemeyiz. Bir halkın hem kendisi olarak yaşayabilmesi hem de kendi içinde özgürleşebilmesi için, onun deneyimini bu konudaki düşüncemizin kurucu unsuru haline getirmemiz gerekiyor.