Başlarken

450 views
16 mins read

A. Halûk Ünal

Yer küre ve insanlık tarihinin en büyük buhranını yaşıyor. Kapitalizm, büyüme, gelişme ve yayılma imkanlarının sınırına dayanmış görünüyor; bunun kaçınılmaz bir bedeli olarak da doğayı vandallıkla talan ederek, bir yok oluşa sürüklüyor. 

Kapitalizm böylesi bir buhranın üzerine eklenen iklim kriziyle başa çıkmaya çalışırken salgın, 2008 yılından bu yana büyük bir çabayla tükenen, tıkanan dengelerini korumaya çalışan sistemi, bütün zaaflarıyla yüzleştirmekle kalmadı; aynı zamanda insanlığın da mevcut sistemin kimden yana, kim için olduğunu görmesi için sayısız kanıt sundu.

Bu gün yirmi yıl öncesine göre, ulus devletler şebekesinin yalnızca sermayenin otoriter aparatları olduğu ve sermayenin korunmasından başka bir hedefleri olmadığını, sokaktaki insana anlatmak çok daha kolay.

Elbette böyle bir kriz, bu insanlık düşmanı sistemden kurtulmak için, kapitalizmin ötesinde bir yer yüzü kurmak için bulunmaz bir fırsat olabilirdi. Oysa ne yazık ki, bunu gerçekleştirecek kurucu özne(ler) ortalıkta görünmüyor. Çünkü, bir diğer dünya tarihsel kriz de sosyalizm cephesinde yaşanıyor. 

İlk kez kapitalizmin kriziyle sosyalizmin krizi böylesine eş zamanlı bir biçimde bizleri kuşatmış durumda. 

1989 yılına kadar küresel sol hareketin büyük çoğunluğu yer kürenin üçte birini kaplayan “sosyalist sistemi” rol model ülke ve bir umut olarak kabul ediyordu.

Duvarın yıkılmasıyla ortaya çıkan gerçekler, yıkılan sistemin kitaplardan öğrenip, hayal ettiğimiz sosyalizmle uzaktan yayından ilgisi olmadığını, büyük bir hayal kırıklığı eşliğinde kanıtladı.

Bence en ürkütücü olan, koca koca “komünist, sosyalist” partilerin ve örgütlerin o gün bu gün bir enkaz temizliğine bile kalkış(a)mamaları.

Büyük çoğunlukla ya 1917-89 arası hiç yaşanmamış gibi bir suskunluk, ya da yenilginin nedenlerini kötü adamlara bağlama idealizmi hakim. 

ABD ve AB’de geleneksel solun yerini, “İlerici Enternasyonal’de” vücut bulan yeni bir sol eksenin alışına tanık oluyoruz. 

Geleneksel Marksist/Leninist yapılar oldukça küçülmüş, büzüşmüş bir görünüm sergiledikleri gibi, geçtiğimiz iki yüz yılın entelektüel dinamizmini ve öncülüğünü de kaybetmiş durumdalar. 

Solun neredeyse tekelinde olan kültürel çalışmalar, sanat üretimi kültür endüstrisinin cangılında yılkıya bırakılmış durumda. 

Sinizm; Anadolu ve batının kültürel ikliminin omurgasına dönüştü; sanatta naturalizm, nihilizm ve kavramsal kolajlar olarak vücut buluyor.

Buna rağmen, dünyada, yeniden kapitalizmin ötesinde bir yaşamın mümkün olduğunu gören, komün esaslı bir isyan ve yaşam fikrini özeleştirel bir tarzda canlandırmak, devrimci bir zihniyeti bu kaos ortamında güncellemek için çaba gösteren sayısız çoban ateşi mevcut. 

Chiapas Zapatistaları; Murray Bookchin ve izleyicileri; Abdullah Öcalan ve izleyicileri, Rojava PYD’si; Frankfurt okulunun önemli düşünürleri; bazı anarko komünist çevreler; ekolojist ve cinsiyet özgürlükçü hareketler başta olmak üzere, bu tartışmaların yeni özne/öncüleri mevcut.

Di’ligelecekzaman, yenilenme ve güncellenme çabaları sırasında üretilen bu dünyalı bilgiyi, yeni trendleri, ortaya konan yeni siyasi hipotezleri Türkçe’nin coğrafyasına taşımayı amaçlıyor.

Nöro-bilimcilerin tespit ettiği gibi doğada bilgi işleyen sistemler, zihniyet ve zeka üretir. Kendisine devrimci diyen şebekelerin önce bilgi üreten ve paylaşan bir niteliğe haiz olmaları gerekli.

Toplumsal tarih, yalnızca sınıfların dönemsel karşılıklı mücadeleleri değil, aynı zamanda erkeğin kadın üzerindeki tarihi egemenlik savaşı ve kıyımı ile komünal toplumların nesilden nesile aktarılan hafızasıyla, merkezileşen güç, para ve iktidar (devlet) arasındaki mücadeleyle de kaim.

Bizlerin de yeniden, – Marks, Engels gibi – masa başında bilgi işleyen, sentezleyen bilim insanları olarak ; hayatın içinde de birer komitacı olarak mücadele etme geleneğini yeniden canlandırmamız gerekiyor.

İktibas Dergiciliği deyimini büyük bir çoğunluğun ilk kez duyduğunu tahmin ediyorum. Gençler için yazalım, iktibas, alıntı/derleme anlamına geliyor. Bu tür dergiler aslında çok önemli bir ihtiyacı karşılama yeteneğinde. 

Bu gün bilgi üretiminin bütün alanlarında -alanın profesyonelleri hariç- belirli bir alana odaklanmış okuryazarların, üretilen bilgiyi izlemesi için yüzlerce yayını, binlerce kitabı düzenli takip etmesi şart.

İşte “iktibas yayıncılığı” tam burada imdadımıza yetişiyor. Yayının editörleri, belirledikleri periyotlarda (aylık, üç aylık, veya yıllık) alanda üretilen bilgiyi, tartışmaları, kendi kriterlerine göre seçiyor ve üretenlerin imzalarıyla, kaynak belirterek yayımlıyor. 

Böylece hiç birimizin gündelik koşuşturmalardan zaman ayırıp, yapamayacağı bir alan taramasını ve bilgi güncellemesini bize sunuyorlar.

90’larda hayatımıza giren internetin süratle küresel bir “iktibas yayını”na dönüştüğünü sandık. 

Bu kez karşımızda bir bilgi okyanusu var; ama bu okyanusun haritası, aradığımız bilginin nerde nasıl bulunabileceği büyük çoğunluğumuz için bir muamma. 

Benim kuşağımın dijital göçmenlik yolculuğunda büyük bir uyum sorunu yaşadığını biliyoruz. Bilgisayar, internet ve sosyal medya okuryazarlığı aşamalarını geçmek; dijital dünyanın yeni “dilini” öğrenmek; bilgiye erişimin metotlarını anlamak için ek “eğitimlerden” geçmek; geçtiğimiz kırk yılın en büyük sorunlarından biri oldu. Kılavuz kaptan olmadan bu bulanık ve derin sulara açılmak hem “tekinsiz” hem ürkütücü geldi çoğumuza.

Ne yazık ki ülkemizde henüz, solun tamamını kuşatmış, örgütler arası rekabet ve bu rekabeti yaratan zihniyetin belirleyiciliği aşılamadı; bütün birlik projeleri, arkalarında ciddi bir umutsuzluk ve yılgınlık bırakarak, akamete uğradı. 

O gün bu gün aradan geçen otuz yıl süresince solun çok ciddi sorunlarından bahsetmek mümkün, ama bence en büyük kriz, solun entelektüel cesaretini, enerjisini tüketmesi; bilgi sevgisini ve merakını kaybetmesidir.

Teori ya önemsizleşmiş, ya da kutsal kitap gibi sarınılan bir ezbere dönüşmüş durumda. Özellikle de “örgütlü yapılar” bu konuda toplumun, bağımsız solcu ve demokratların çok gerisinde kalmış görünüyor.

Teorinin algılanışı, teolojik bir nitelik kazandı, devrimciler teori sorunlarını bilim insanları gibi -bilim yöntemi, bilgi teorisi ışığında- değil, ruhban sınıfları gibi “mezheplerini doğrulamak” amacıyla tartışmaya devam etti.

Oysa dünyada sosyalizmin krizine dönük tartışmalar hiç kesilmedi. 

Yaygın ve kitlesel olmasa da sayısız çevre enkaz temizliği de dahil, sosyalizmin krizini tartıştı ve tartışmayı sürdürüyor.

1987’de ‘Yeni Öncü’ dergisinin çıkış yazısı “prolog”da mealen, “sosyalist hareketin amaca uygun olmayan araçlarla çalıştığını, bu araçların bizi amaca götürmek yerine ondan uzaklaştırdığını, düşmandan alınan araçlar nedeniyle düşmanımıza benzemeye başladığımız” tespitiyle bir enkaz temizliği hayali kurmuştuk. Beceremedik. Örgütsel dengelere sadakat, entellektüel ahlaka sadakate ağır bastı. Ve ne yazık ki, her geçen gün 30 yıl önce yaptığımız bu tespitin doğrulandığına tanık oldum.

Geldiğim noktada bireysel olarak sürdürmeye çalıştığım öğrencilik çabamın zorluklarını gençlerin yaşamaması için – mükemmel iyinin düşmanıdır diyerek- böyle bir iktibas dergisinin en iyi çözüm olduğuna kanaat getirdim.

Özellikle gezi gençliğinin, insanlığın geleceğini kapitalizmin ötesinde arayanların, karanlıkta el yordamıyla ilerlemektense, onlardan daha uzun zamandır, sosyalizmin krizinin nasıl aşılacağını, yirmibirinci yüzyıl sosyalizminin nasıl bir şey olabileceğini araştıran, tartışan birilerinin – benim de yararlandığım- haritalarını okuyarak yolculuğa başlamalarını arzuluyorum. 

Bu gün temel ihtiyaç, yeni sektler oluşturmak, ya da var olanların “doğrusal bir gelişmeyle Türkiye devriminin öncüsü olma” romantizmini paylaşmak yerine, sosyalizmin krizini anlamak, çözümlemek, amacımıza uygun araçlar geliştirmek olduğuna inanıyorum.

Kapitalizmin endüstriyel küresel bir kültür hegemonyası yarattığı günümüzde, bu alandaki çabalar kat be kat önemli hale geldi. 

Bilim ve sanat alanına -siyaset ve özsavunmaya yaptığımız kadar- yatırım yapmak, o alanlardaki gibi bu alanlarda da nitelikli şebekeler (network) yaratmak zorunda olduğumuzu gören solcuların varolduğunu umuyorum.

Di’ligelecekzaman için hazırlanırken, 1979 dan beri tanıdığım sevgili arkadaşım Bülent Somay derginin isim babası oldu. 

Ezgi Keskinsoy bizim çok beğendiğimiz bu şablonu seçti ve hostingini yaptı. Bülent, Ezgi, Özcan, Nilgünle birlikte, domain, hosting ve şablon satın alması için gereken küçük fonu yarattık. Sevgili Çise’nin bilgi ve teknik desteğiyle “wordpress okuryazarı olup,” mizanpajını yaptım; editörlük ve adminliği de yine ben yürüteceğim. 

Hazır bir yazar ve çevirmen kadromuz yok. Umuyorum ki, hızla genç çevirmenler ve bağımsız akademisyenlerden oluşan, bilimsel devrimci bir okuryazar kolektifine dönüşürüz.

Öte yandan yayının derleme özelliği dünyanın en kaliteli komünalist düşünürlerini, yazarlarını, araştırmacılarını “bizim” kılıyor.

Bilgiyi kişisel mülkiyet ve kariyer aracı değil; yoldaşlarının ve tüm toplumun mülkü olarak görenleri saygıyla selamlıyorum.