Kayyum cumhuriyetine karşı Özyönetim cumhuriyeti!

392 views
14 mins read

A. Halûk Ünal

Di’ligelecekzaman’ın çıkış yazısında (Başlarken) dergimizin çıkış amacının da merkezinde duran sorunu şöyle özetlemiştik. “Elbette böyle bir kriz, bu insanlık düşmanı sistemden kurtulmak için, kapitalizmin ötesinde bir yer yüzü kurmak için bulunmaz bir fırsat olabilirdi. Oysa ne yazık ki, bunu gerçekleştirecek kurucu özne(ler) ortalıkta görünmüyor. Çünkü, bir diğer dünya tarihsel kriz de sosyalizm cephesinde yaşanıyor.  İlk kez kapitalizmin kriziyle sosyalizmin krizi böylesine eş zamanlı bir biçimde bizleri kuşatmış durumda.”

Kriz, Gezi direnişinde olduğu gibi Boğaziçi direnişine de muhalefetin yaklaşımı açısından, belirginleşti. 

Nasıl ki, bilim alanında mevcut paradigmalar, bazı olgu ya da bulguları açıklayamaz hale geldiğinde, bilimsel paradigmanın krizinden söz ediyorsak; mevcut toplum bilimsel, siyasal paradigmalar, ortaya çıkan olgu ve olayları açıklayamaz, adlandıramaz hatta anlamlandıramaz hale geldiğinde de bir krizden söz etmek durumundayız.

Kısa bir geri dönüş yapıp, Gezi İsyanı’nı çok önemli olumsuz bir yönünü hatırlayalım.

İsyanın asli özneleri olan gençlik tabakaları parkı mesken tutmuş, çadırlarda büyük bir komün oluşturmuşlardı. Parktaki yaşamın sürdürülmesi açısından paraya ihtiyaç olmayan; bütün ihtiyaçların dayanışmayla karşılandığı; en ileri militanla en pasif katılımcı arasında hiç bir mesafe ve hiyerarşinin olmadığı bir toplumsal ilişkinin süratle örülüşünün özneleri ve tanıkları olduk.

Ne yazık ki, park kitlesinin bileşenlerinin hiç biri, bu komünün kendi kendisini yönetmesi ve öz iradesini doğrudan demokrasiyle belirlenmiş organlar ve sözcüler aracılığıyla topluma yansıtması yönünde hiç bir ciddi çaba içinde olmadı.

Bunun bir nedeni eylemin ağırlıklı öznelerinin bilgi ve deney eksikliği ise; diğer nedeni de bu kitleyle doğrudan ya da dolaylı ilişki içinde olan solun, böylesi bir isyanla kendilerini ilişkilendirme modelinin sahip olduğu tarihi arıza idi.

Çünkü Bolşevik solun siyasi paradigması – devrim tanımı, örgütlü yapılarla kitle arasındaki ilişkiyi “özne/nesne” diyalektiği ile açıklar. “Kitlenin kendisi bilinçsizdir, nesnedir; kendiliğindenlik çıkmazına hapsolmuştur; devrimci öncü örgüt, kitlelere bilinç taşıyıp, – bunun anlamı kitlenin oluşturduğu formasyonların yönetimini/iktidarını ele geçirmektir- kitleyi zafere götürür.” 

Öncü’nün kollektif aklı, bilinç; kitlenin aklı ise bilinçsizliktir.

Bu zihniyetin zafer yaratamadığını, tersine düşmanına benzediğini ve kendiliğinden hareketin devrimci imkanlarını, enerjisini de tükettiğini gerek 1917-1989 arası dönemde, gerek kendi yenilgilerimizde acı biçimde gördük.

Aynı zihniyeti günümüzde hala savunan “örgütlü sol yapılar” Gezi İsyanı’nda kahir ekseriyetle bu kitlenin dışında “Taksim Dayanışması” adı altında (yaklaşık 110 kuruluş); kitleye öncülük etmek ve onları üçüncü taraflara karşı temsil etmek amacıyla kendi forumlarını kurdular.

Park komünü kendi öz idaresini ortaya çıkartamayınca, hükümetin görüşme talebi karşısında, Gezi kitlesinin temsiliyeti de “dışarıdan” gerçekleştirilmiş oldu. Yenilgiden sonra elimizde eylemin -ağaç meselesini çoktan aşmış olan-  politik muhtevasını, taleplerini, hedeflerini, tarihsel hafızaya kaydeden tek bir yazılı belge de yok ne yazık ki.

Boğaziçi direnişi de aynı tehlikeyle bir bakıma yüzyüze. 

Bir bakıma çünkü Boğaziçi komünü, geçtiğimiz haftalar içinde, reaksiyoner bir hareket olmanın ötesine geçip, kendi üniversiteleriyle de sınırlı kalmayan, bütün üniversiter sisteme model öneren pozitif projesini ortaya koyarak, “kendiliğinden” kuşatıcı bilincinin niteliğini özetlemiş oldu. (12. Cumhurbaşkanına açık mektup)

Solun kahir ekseriyetinin BÜ direnişini anlamlandırışına baktığımızda, tıpkı gezi gibi, onu romantize etmekten öte geçmeyen, bu nedenle de BÜ “örgütsüz, kendiliğinden” kitlesinin gerisine düşen bir profil verdiğine tanık oluyoruz.

BÜ kitlesinin -önemini yadsımak bizden uzak olsun- sokak eylemleri, polisle mücadelesi kutsallaştırılıyor; sanki bir eylemin niteliğini belirleyenin cesaret katsayısı olduğu algısı pompalanıyor.

Oysa, bir eylemin niteliğini belirleyen temel nokta, onu oluşturan bireylerin/öznelerin, öz iradeleriyle ortaya koyduğu ve topluma malettiği talepler, hedefler ve bu taleplerin bulaşma hızı ve yeteneği değil midir?

Boğaziçi, tıpkı ODTÜ gibi, bu ülkenin piyasa ya da devlet yönetimi için insan yetiştiren seçkin okullarından biri. Okul içi işleyişi ve iklimi en demokratik olanlardan. Öğrenci ve öğretim görevlilerinin tamamı  geleceklerinin garanti altında olduğunun farkında. 

İşçi sınıfının en entelektüel kesimlerinden olan akademisyenlerle, işçi sınıfının kaymak tabakasını oluşturacak işçi adayları topluluğu; ne oldu da, artık bu ülkede vakayı adiyeden kabul edilebilecek bir kayyum atamasıyla, tarih yazmaya başladılar ve bir aydır ülke gündemini belirliyorlar?

Üstelik, bütün ülke bir kayyum cumhuriyetine dönüştürülürken, hiç sesleri çıkmamıştı.

Şimdi her biri çok ciddi bedel ödeyebileceklerini bile bile böyle bir direnişi başlattılar?

Devrimcilik bizce, öncelikle bu sorunun yanıtı olan bilginin milyonlarca gence ulaştırılmasıdır. 

BÜ toplumunun eylemine neden olan bir çok algı, bilgi ve duygu söz konusudur mutlaka. Ama bunları kendileri nasıl kelimelendiriyor? Nasıl ortaya koyuyor? Nasıl bir gelecek istiyorlar? Bilim ve akademinin bağımsızlığıyla kapitalizm arasındaki ilişkiye dair düşüncelerinde ne değişimler oldu? Kürt belediyelerine atanan kayyumlara şimdi nasıl bakıyorlar?

Milyonlarca gence örnek olacak bilimsel bilgi bu gerçeğin ortaya çıkartılması ve paylaşılmasıdır. 

İkameci sosyalizmin en büyük hatası, teoriyi gerçekliğin, kendi iradesini toplumun  önüne koymaya kalkışmasıdır. 

“İşçi sınıfına bilinç taşımayı” bir avuç merkez komite bürokratının aklını, kitlelere taşımak sanmasıdır.

Bilim/Teori buluşlarla değil; doğanın ve onun parçası olan insanın keşfedilmesiyle kurulur.

Sosyalizm, belirli düşünürlerin ve dehaların buluşu değildir. 

Bilimin bize kanıtladığı, insanlık tarihini 24 saat kabul etsek, insanlığın bunun 23 saatini komünal bir ahlak ve iradeyle yaşamış olması gerçeğidir. İnsanlığın en haysiyetli, en adil, en eşitlikçi çağı, komünal dönemdir. 

Tarihte andığımız, bayraklaştırdığımız bütün isyanlar bu hafızayı yeniden canlandırdığı ölçüde önemli olmuşlardır. 

Thomas Münzer’den Börklüce ve Torlak Kemal’e, 1848 den 1789’a, 1871 Paris komününe, 1905 sovyetlerinden 68 Sorbon ve ODTÜ’ye, Gezi’den Boğaziçi’ne; hepsi insanlığın komünalist hafızasının canlanışı ve kendisini yeniden kurma çabasıdır. (Tarihe bu açıdan yeniden bakmak için, dergimizde “Kitaplar” bölümünde yayınladığımız Murray Bookchin’in dört ciltlik “Üçünçü Devrim” adlı yapıtını kuvvetle tavsiye ederiz.)

Yine, “Başlarken” yazısından bir paragrafla bitirelim.

Sosyalist mücadeleler tarihi, beş bin yıldır süren erkeğin kadın üzerindeki tarihi egemenlik savaşı ve kıyımı; egemen ve ezilen sınıfların dönemsel karşılıklı mücadeleleri; komünal toplumların nesilden nesile aktarılan komünalist öz yönetim talebiyle, merkezileşen güç, para ve iktidar (devlet) arasındaki mücadeleyle biçimlendi.

Aydınlanma devriminin özü – ulus devletçi bir karşı devrimle ele geçirilene kadar- insanın özgür iradesinin, bu iradeyi ele geçirmeye, sınırlamaya çalışan bütün ideolojilere ve iktidarlara başkaldırısıydı.

Sonuç olarak, bizlerin görevi, BÜ direnişinin hakikatini, öz yönetim talebini milyonlarca gence taşımalarına; bütün üniversitelerin öğrenci, öğretim görevlisi, personel ve ailelerden oluşan bileşenlerinin öz örgütlenmelerini yaratmalarına, insanlığın bulduğu en haysiyetli yönetim biçiminin öz yönetim olduğunun anlatılmasına katkı vermek. 

Kayyum cumhuriyetine karşı yaşasın öz yönetim cumhuriyeti!