Mülteci miyiz, muhacir mi?*

104 views
26 mins read
104 views
26 mins read

A. Halûk Ünal

Anadolu malûm, bir göçmenler ülkesi. Göçmenlik hepimizin genlerinde var.

Sevgili Yılmaz Karakoyunlu, Anadolu’ya “3M ülkesi” derdi; mülteci, mübadil ve muhacir. “Ne mutlu türküm” ulusunun inşa edildiği “malzeme.”

“Ne mutlu türküm” toplumunun sinizm ve gericiliğini “anlamaya” başlamak, dört yıl önce kendimi bir göçmen selinin ortasında mülteci olarak bulduğumda mümkün olacakmış. Neyse bu, başka bir yazının konusu.

Mülteci benim gibi “dini, milliyeti, belirli bir toplumsal gruba üyeliği veya siyasi düşünceleri nedeniyle zulüm gören veya göreceği korkusu ve endişesi taşıyan, bu sebeple ülkesinden ayrılan/ayrılmak zorunda bırakılan ve korkusu nedeniyle geri dönemeyen veya dönmek istemeyen”lere tanınan uluslararası statü.

Biz göçmenler, günümüzün en yaygın, üzerinde en çok tartışılan küresel topluluğunu oluşturuyoruz. İktisadi, siyasi ve sosyolojik analizlerin konusuyuz. Ve analizlere baktığımda sanırım yakın gelecekte özellikle Avrupa ve Amerika’nın kaderinde önemli rollerimiz olacak.

Bir parantez açıyorum.

Bu üç tarz göçün arasına sıkışmış, genel olarak kitlesel olmayan ve artık günümüzde çok nadir görülen bir tür de “sürgün” olarak adlandırılanlar.

Sürgün, tarihte devletlerin belirli kişilere, gruplara resmi olarak yönelttiği bir yaptırım.

Avrupa’ya çıktım çıkalı bütün politik göçmenlerin nedense kendilerinden “sürgün” olarak söz ettiğine çok tanık oldum. Bu terimin çağrışımının daha romantik, afili olduğunu düşündükleri izlenimine sahibim. Oysa aramızda tek bir sürgün bile yok. Parantezi kapatıp devam edelim.

Bu yazıda, dört yıla yakın zamandır benim de parçası olduğum politik göçmenlere (mülteci) ilişkin bazı gözlemlerimi ve tespitlerimi paylaşmak istiyorum.

Bozulan denklem

Buralarda ilk farkettiğim çarpıcı gerçek; politik göçmenlerin bireysel varoluşunda, bizleri oluşturan ana denklemin çok temel bir unsurunun, denklemden ansızın düşmesi; artık düşman, fiziksel olarak, hayatınızda yok!..

Daha önce aklımın ucundan bile geçmeyen bu halin yaşam dengenizde yarattığı değişimi tahmin edebiliyor musunuz?

Bütün ömrünü bir düşmanın varoluşsal belirleyiciliği ile geçirmiş, bizim gibi hiç bir zaman dünyalı olamamış, düşman tanımını da yalnızca yerli ve milli bir devlet iktidarı olarak anlamış, yerli milli solcuların tahmin etmesi imkansız bir insan hali.

Elbette kapitalizm küresel, düşmanın eli kolu her yere uzuyor, ama sonuçta ülkedeki gibi fiziksel, siyasal, hukuksal, rû-be-rû, düşmanın varlığı artık hayatınızda yok.

Bütün bir ömür politik kimliğini bu veriye bağlamış, gündelik hayatının akışını bu veriye göre düzenlemiş, zihninizi ve ruhunuzu onunla doldurmuşsanız, geriye ne kalır?

Siz, nasıl kalırsınız?

Umut, başarı, zafer, yenilgi, cesaret, fedakarlık, dayanışma duygularınızın başlıca kaynağı sınırı geçer geçmez, devre dışı kaldığında, ne hissedersiniz?

Yaşam motivasyonumuzu biçimlendiren bir çok vektör içinde en başat, en güçlü olanı, düşman tehdidi, zulmü, “yitip gitmişse” motivasyonunuzu, dolayısıyla yaşamınızı yeniden nasıl kurarsınız?

Gördüğünüz gibi sosyal psikoloji çalışanlar için başlı başına bir alan çalışması.

Diaspora “cenneti”

Geldiğiniz dünyanın kalabalığı, sizi ikinci, hatta üçüncü sınıf gören, orta sınıflaşmış işçi toplumları. Avrupa’nın 1200 lerden bu yana ezilen sömürülen kesimlerinin köylüleri, serfleri, işçileri, kadınları LGBTİ+ ları Anti FA hareketlerinin yüzyıllarca bayrağı birbirlerinden devralarak yarattıkları demokratik, insani değerlerlerin bittiği sınırla, bu değerleri her geçen gün yok etmeye çalışan sermaye devletleri arasındaki bir alandasınız. 

Ne yazık ki, Avrupa emekçi toplumu (%99) , devletlerinin küresel güneyden talan ettikleri zenginliklerden aldıkları sus payıyla tuzu kurulaşmış, kendi dışındaki dünyada olup bitenlere kulaklarını tıkamış durumda. 

Mahşeri bir göç topluluğu karşısında korkuyla bizi gözleyip, “iyi adamlarla, kötü adamları” ayırt etmeye çabalıyorlar. 

“İyi”ler için “uyuz kaşımak kabilinden” çabaları da var. 

Bu noktada ister istemez kendi insanımız, Anadolu solu, asıl bizleri karşılayacak, bağrına basacak olan topluluk olması gerekmez mi?

Peki, bizimkiler ne yapıyor? Ne haldeler?

Anadolu solu iki tür yaklaşıma sahip. 

Kürt Özgürlük Hareketi, (KÖH) habitatında, istisnalar hariç kimse Avrupa’ya gönderilmez; gidenlere de iyi gözle bakılmazmış. 

Ama gelenler, onlarca yıl önce yaratılmış, devasa bir “diyaspora örgütlenmesi” olarak varlıklarını sürdürüyorlar. Bu da başlı başına bir başka tartışmanın konusu.

Kürt olmayan kesim ise 1980 sonrasından başlayarak gelmişler ve burada onlar da diaspora örgütlenmesi olarak şekillenmişler.

Ne demek bu “diaspora örgütlenmesi” derseniz; Kopuntu veya diaspora (Antik Yunanca: διασπορά – “diaspora”), çok uzun bir zamandan beri bir kavimulus veya inançmensuplarının ana yurtlarından koparak başka yerlerde azınlık olarak yaşamaları. Sözcük hem kopma eylemini hem de kopup azınlık olarak yaşayan kimseleri ifade ediyor. (Wikipedi)

Solun hayatındaki tercümesi, duvar yıkılmadan önceki dönemden devralınma bir zihniyet, diyebilirim.

Ana fikri; ana vatan ve ondan uzağa düşmüş savaşçılar, cümlesiyle özetlenebilir. 

Şöyle hatırlayalım; Marks’ın bilimsel sosyalizm paradigmasını kurmaya çalıştığı aşamada kendilerine seçtikleri kimlik, vatansızlıktı. Birinci Enternasyonal Avrupa Partisi’nin kuruluşundaki motivasyon da bu bakışın ürünü oldu.

Bu bakış açısı 1924’e kadar yerel ve küresel komünist örgütlenmelerin de şiarı oldu. Çünkü genel vizyonlarını oluşturan “dünya devrimi”, ya da sosyalist bir devrimin zorunlu vatanının yer yüzü olması gerçeği, bu bakışı da beraberinde getiriyordu.

Ancak Stalin’in şahikasına taşıdığı deterministik (pozitivist) sosyalizm devrimi de yerelleştirdi ve millileştirdi.

Böylece “vatanlı devrimciler/komünistler” çağı da açılmış oldu. Bizler de bu geleneğin paltosundan çıkmış solcularız.

Mücadelenin asıl zemini ana vatan; asıl devrim orada olacak; dışarıdakilerin görevi de bu devrimin lojistik desteğini sağlamak, dış tanıtımını yapmak ve diplomasisini yürütmek.

Aslında kimse, bulunduğu ülkenin sınıf mücadelesine yetenekleri ve birikimi çerçevesinde katılmıyor.    

Yani enternasyonalizm ana vatanda kalmış. 

Bu devasa mülteci kitlesinin neredeyse tamamının, ülkeden ayrılmadan önce biriktirdikleri dava dosyaları yabana atılır gibi değil; yeni dalgada gelenlerin büyük çoğunluğu genç, onlar da tuğla gibi klasörlerle devletin hedefinde. Ama kendi ilişkilerine katıldıklarında onlara sunulan, diaspora yaşamı.

Aslında “devrim anavatandaysa, devrimcilik de orada kaldı” mesajı fiilen bu yaşam biçiminden neşet ediyor. 

Eski, yeni, istisnalar hariç, kimsenin iyi niyetinden, bir ömrü politik mücadeleye feda etmişliğinden kuşkuya düşmeyin; sosyalizmin teori pratik birliği olduğunu da, meşhur onbirinci tezi de en iyi onlar anlatır. 

Ne yazık ki, 1980’den bu yana bu devasa topluluk, kendisini bu diaspora solculuğuna hapsedip; gündelik yaşamlarını apolitikleştirmişler ve bununla hala yüzleşmiyorlar. 

Filistin Kurtuluş Örgütünün bir zamanlar dünyada ne kadar meşhur, yaygın olduğunu, bu gün geldiği noktayı hatırlayalım. 

Onların ulusal meseleden başka bir perspektifleri yoktu, oysa Anadolu solu, sosyalist, anti kapitalist; bulunduğu ülkenin sınıf mücadelesine nasıl bigâne kalır?

Her şeyden önce yüzbinlerce mülteci, kendi sınıfsal, göçmen kimliğini, bu kimlikten kaynaklanan tahribatı ve kayıpları inkar etmiş olmuyor mu?

Mülteci olarak gelip, muhacir olarak yaşamak, nasıl bir insanlık hali sizce?

İşte özellikle son dalga içinde onbinlerce genç, Anadolu devrimcisi, diaspora solunun içine katıldıklarında yazının girişinde söz ettiğim denklem bozulmasından kurtulmanın yolunu da bulamıyor.

Arafta

Bu durumda genç mülteciye nedir kalan? 

Geldiği ülke devletinin bütün mültecilere zorunlu kıldığı tek yol; dil öğren, becerebilirsen bir vasıf edin, edinemezsen vasıfsız olarak, sömürünün çarklarına katıl.  

Kalan zamanlarında, kalan enerjinle, gettona, derneğine gidebilirsin.

Yani politik şapkalı muhacir olarak yaşamını sürdür.

İşte bu, tam bir Araf halidir insanın. Cehennemden “kurtuldun”; “cennete” de geçemiyorsun.

Hem fiziki düşmanını yitirmişsin, hem geldiğin yerde politik bir pratikten yoksunsun. Avrupa’nın bütün depoları, tuvaletleri, çöp kamyonları seni bekliyor. 

Üstelik, alacağın yasal asgarimsi ücret, bir Türkiyelinin inşaatında kaçak işçi olarak alacağın kaçak ücret, kalacağın ev, çocuklarına sunulacak eğitim, alacağın sağlık hizmeti ülkedekinden kat be kat iyi.

Eğer arayacak olursan, bu amaçla kurulmuş kılavuz hukukçu birlikleri, kılavuz sağlıkçı birlikleri, vb. bulamayacaksın.

Bütün muhacirler gibi para biriktirir, burada artırdığın her lira ülkende on lira, köyde yeni bir ev, sahilde bir yazlık bile edinebilirsin. 

Birinci kuşak Alamancıları hatırlasanıza. Tamam önemli bir fark var; onların tamamı vasıflı insanlardı, zanaatkardılar. Sen değilsin; tek vasfın fiziki düşmanınla mücadele etmekti. Sen, bir marifet, vasıf geliştirmeye ayıracağın zamanı bile “devrime ihanet” diye anlatan bir geleneğin tedrisatından geçmişsin. 

Seni “eğitenlerin” tamamı, “insanı pratik faliyeti tanımlar” cümlesini farklı biçimlerde de olsa hayatın temel ilkesi olarak öğrettiler. Ama yaşam onlar için yalnızca parti çatısı altındaki faliyetti. Bunun dışında kalan zamanlarında kent kültürüyle ilişkin, akrabalar, aile, eş, çocuklar nasıl geldiyse öyle yaşandı.

Parti çatısında da kutsalımız belli; pratik, pratik, pratik, kutsal pratik. Sokak, sokak, sokak, kutsal sokak.

Peki, burada, Avrupa’da ne yapacağız? kutsal pratiği, kutsal sokağa nasıl indireceğiz? Yalnızca yıllık programı belirli, rutin anma günlerinde katıldığımız etkinliklerle mi?

Sınıf mücadelesine katılmaktan artık bunu mu anlayacağız?

Geldiğimiz ülkede sınıf mücadelesi yok mu? Sınıflar ortadan kalkmış mı? Kapitalizm hüküm sürmüyor mu?

Artık Arafta mıyız? 

Cehennemi arkada bıraktık; cennete de kabul edilmiyoruz. Cennetin kıyısında, kurduğumuz gettoda mı yaşlanacağız?

Böylesi, apolitik bir hayat olmuyor mu?

Göçmenlerin kör uçuşu

Oysa sınıf mücadelesinin en keskin cephelerinden biri, göçmenlerin hakları başlığı altında toplayacağımız alan.

Hafıza tazelemek için, “Birgün haber sitesi”nden kısaltarak aktarıyorum. (haberin tamamı için)

“Küreselleşen dünyanın en önemli gündem maddeleri arasında yer alan göç ve ona bağlı problemler her geçen yıl artıyor. Uluslararası Göç Örgütü’nün (IOM) 2020 Dünya Göç Raporu’nu inceleyen B2Press, uluslararası göçmen sayısının 272 milyona dayandığını açıkladı.

Çoğunlukla ekonomik sebeplerden kaynaklanan ve etkisi her geçen yıl artarak devam eden göç sorunu, 2019 yılında en yüksek seviyesine ulaştı. Uluslararası Göç Örgütü’nün (IOM) 2020 Dünya Göç Raporu’nu analizine göre dünya genelindeki göçmen sayısı 272 milyona yükselerek dünya nüfusunun yüzde 3,5’ine ulaştı.

2050 yılı için yapılan göç tahminleri, dünya genelindeki mülteci sayısının 230 milyona yükseleceği ve dünya nüfusunun yüzde 2,6’sını oluşturacağı yönündeydi. 2020 verileriyle birlikte bu tahminlerin üzerine 30 yıl öncesinden çıkıldı. Göç hareketlerinin yarısından fazlasını yüzde 52 ile erkekler gerçekleştirirken kadınların oranı ise yüzde 48 olarak kayıtlara geçti. Göç edenlerin yüzde 62,4’ü ise 25-39 yaş aralığında yer alıyor.

(…)

KÜRESEL MÜLTECİ NÜFUSU 2018’DE 25,9 MİLYONA ULAŞTI

Verilere göre, 2018’de küresel mülteci nüfusu 25,9 milyon olarak kaydedildi. Mülteci sorununun yaşandığı başlıca ülkeler Suriye, Afganistan, Güney Sudan, Myanmar, Somali, Sudan, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Orta Afrika Cumhuriyeti, Eritre ve Burundi oldu. Bu ülkeler toplam mülteci nüfusunun yaklaşık 16,6 milyonunu yani yüzde 82’sini oluşturdu. Küresel mülteci nüfusunun yüzde 52’sinin ise 18 yaşın altında olduğu kaydedildi.”

Doğru anlaşılmak için, bağımsız, Avrupa’da emmisi dayısı, örgütü vb. olmayan bir mülteci olarak, mültecilerin büyük çoğunluğuna göre çok daha şanslı olduğumu söylemeliyim.

Gerek Avrupa Alevi topluluğunun gerekse Kürt topluluğunun kurumları ve bazı etkin bireyleri nezdinde kimsesiz ve kılavuzsuz kalmadım.

Ama emmisi dayısı, örgütü olanların önemli bir kesiminin yaşadığı sahipsizliğin, kör uçuşların tanığıyım.

İnsan en azından bunca yıl içinde bir “göçmenin el kılavuzu” diyebileceğim bir bilgi bankasının oluşmuş, olmasını bekliyor.

Sınırdan geçmeden önce bir kepazelik halinde başlayan “insan kaçakçıları” elinde yaşananlar karşısındaki çaresizlik ve bilgisizlik.

Bedeli ölüm, işkence, sınırdan geri atılma.

Parası olanla olmayanın eşitsizliği.

Bu eşiği her geçenin arkadan gelenle ilgili kaygısızlığı.

40 yıldır binlerce insanı karşılayanların biriktirdiği gözlemden hiç bir “kılavuz”görev çıkmayışı.

Çıkıyorsa bile, her yapının yalnızca kendi insanlarının “önemli azınlığına” bu bilgiyi paylaşması.

Adım atılan ülkelerdeki göçmen dayanışma kuruluşları ve devlet destek kurumları hakkındaki inanılmaz bilgisizlik. Bu kuruluşlarla, yeni gelenler arasında köprü bile olamamak.

İltica prosedürleri karşısında yaşanan kabul edilemez cahillik. Ya da herkesin süreci yeniden, düşe kalka, kör uçuşla keşfetmeye çalışması.

Parası olmayanın hukuk desteği konusunda sefil olması.

Burada son derece sert, eşitsiz bir sınıf mücadelesi yok mu sizce de?

Bu topluluğu bazılarının adlandırdığı gibi “sosyal çöp” olarak mı kategorize edeceğiz?

Yalnızca Avrupa’da yaklaşık 20 milyon göçmen, Avrupa emekçi sınıflarının en alttaki, sömürü çarkı içinde en savunmasız kesimi. Büyük çoğunluğu muhacir, azınlığı ise mülteci.

Muhacirler, doğal olarak, son derece sinik, karanlıkta yürüyor, teslim olduğu devlete yaranmak için işgüzarlığın, dalkavukluğun şahikasını arayarak başaracağını sanıyor. “Ne mutlu Fransızım, Almanım” milleti olmaya çabalıyor. Biz bunu çok iyi biliyoruz?

Ya mülteciler; bence, bizler de yılkıya bırakılmış gibiyiz ve bunun sonu muhacirleşmek.

Öte yandan, bir biçimde tutunsak bile, varolan yerel faşist, ırkçı hareketin önümüzdeki yıllarda önemli ölçüde büyüyeceğini, üzerimizdeki tehdidin artacağının herkes farkında?

Bu gerçeği herkesin gördüğünden kuşkum yok!

Ama sanırım bir araya gelip, bu gerçeği nasıl dönüştüreceğini bile tartışamamış arkadaşlarımız? Yıllardır bu sorunu aşmayı neden erteledi “öncü” göçmenler; bir yanıt vereceklerdir sanıyorum?

*İlk olarak Artı Gerçek gazetesinde yayınlanmıştır.