Kurucu bir program için -I- : Ekonomide Demokrasi

147 views
60 mins read
147 views
60 mins read
Türkiye solunun son 60 yıllık mücadelesi kesintisiz biçimde reaksiyoner ve romantik bir niteliğe sahip.
Bunun bir nedeni geleneksel, her şeyi devrim sonrasına ertelemekse, diğer nedeni de devrim öncesinde radikal reformlar için mücadeleyi "sağcılık" olarak kabul etmesi.
Elbette burada en tuhaf olan da, kitleleri hem "bilinçsiz, bilinç taşınması gereken nesne" kabul edip, hem de sloganlarla ikna edebileceğini sanan bakış açısı.
Bu zihniyeti besleyen bir başka gayrı bilimsel yaklaşım da 1800'ler sonrasında Avrupa ve Rusya'da gözlenen kitlesel devrimci kalkışmaların kısmi bilgisi ve analizindeki paradoksal çelişki. 
Toplumun önemli bir çoğunluğu devrimci ayaklanmalar yaratabiliyor ama, "devrimci öncü" olmaksızın kurucu iradeye dönüşemiyor? Çünkü kitlelerin "bilinci" kendiliğinden! 
Peki, devrimci öncü, kitlelerde olmayan hangi ayrıcalığa sahip? 
Denenmiş, sınanmış tek ayrıcalığı ülke çapında askeri/politik bir koordinasyon yeteceği göstermesi. 
Bir devrimin başarıyla ulaşması için yeterli mi? 
Ya yeni bir düzenin kurulması için gereken projeler; yeni düzenin mimari planı? Ne yazık ki bu, hep "devrimden" - iktidarın ele geçirilmesinden- sonra düşünülen, tartışılan bir konu. 
Yirmibirinci yüz yılın bilimsel devrimleri, ezilenlerinin büyük ölçüde değişen sosyolojisi, toplumun ezici çoğunluğunun mülksüzleşmesi, işçi sınıfı dışında temayüz eden yeni devrimci dinamikler (kadın, ekoloji) artık buhar makinelerini hem endüstriyel hem siyasal olarak müzeye kaldırdı. Artık yeni çağa, bilimsel devrimlere uygun bir öncü tanımına, öncü örgütlenmesine ihtiyaç var. 
Özellikle de siyasetin ve devrimin tanımları değişmek zorunda. 
Bunun zorunlu bir sonucu olarak, öncünün en temel görevi toplumsal hareketlerin bir kurucu irade olarak temayüz etmesine yol göstermek.
Pürist bir tarzda Marksist/Leninist geleneği sahiplenen muhafazakarlar bile, devrimci iddialarını sürdürmek için, sloganlarla idare edemeyeceklerini görüyorlar; ve yeni düzenin mimari planını ortaya koymak zorunda olduklarını fark ediyorlar.
Bu noktada da gerçeklik karşısında çaresizler. 
Çünkü, örneğin artık sağlık alanında X partisinin kadroları TTB, Sağlık-Sen vb örgütlenmelerin - işçi sınıfının en aydın kesimleri- alternatif bir sağlık sistemi önerme bilgi ve yeteceğinden çok gerideler. 
Ya da ülkenin en örgütlü kesimlerden Bilim ve Eğitim emekçilerinin ulaştığı bilgi ve uzmanlık düzeyine sahip kadrolardan yoksunlar. Bu da "devrimci öncü" nün en önemli hedeflerinden birisini, bu kesimlerin öz insiyatifiyle kurucu bir programın ilgili bölümünü (chapter) yazmalarına destek vermek olarak, görevleştiriyor.
24 Haziran 2021 de toplanan Demokrasi Konferansı da 21 farklı mücadele alanında "halkçı bir program"ın bölümlerinin ilgili kitle örgütlerinin katılımıyla yazılmasını hedeflemişti. 
21 alandan, kurucu metin taslağı olarak kabul edilebilecek bazı tebliğleri (Ekonomi, Bilim/Akademi/Sanat) paylaşmak istiyoruz. Elbette diğer tebliğler de başka bir açıdan çok değerli; ülkemizde ilk kez 220 bileşenin -aklınıza gelecek bütün sol parti ve örgütler, sendikalar, DKÖ leri ve yerel dernekler- desteklediği bu süreçte, farklı yapılar belirli alanların ortak sorun dökümlerini yapmayı başardı. Demokrasi Konferansı web sitesinde bütün tebliğleri içeren kitapçığın elektronik kopyasına ulaşabilirsiniz.
İlk paylaşacağımız tebliğ diğer bütün alanlardaki gibi bir whatsapp grubunda (ekonomi alanı) geliştirildi ve beş kişilik bir komisyon tarafından kaleme alındı (Sezai Temelli, Mustafa Durmuş, Haluk Levent, Aziz Konukman, Mert Büyükkarabacak). İyi okumalar.

DEMOKRASİ KONFERANSI 

EKONOMİDE DEMOKRASİ ÇALIŞMA ALANI KONFERANS TEBLİĞİ

24.06.2021

“DEMOKRATİK EKONOMİ PROGRAMINI YARATMAK”

Sezai Temelli, Mustafa Durmuş, Haluk Levent, Aziz Konukman, Mert Büyükkarabacak

Gerekçe

21. yüzyılın ilk çeyreğinde 2008 Büyük Resesyonunun yanı sıra küresel ölçekte gözlemlenen bir olgu olarak yaşanan otoriterleşme ve demokratik gerilemenin altında yatan sebeplerin en başta geleni hiç kuşku yok ki neoliberal kapitalizmin biriktirdiği çok yönlü eşitsizliklerdir. Piyasa ilkelerinin yaşamın tüm boyutlarını esir alması ve metalaşmanın kamusal alanın her noktasında kazandığı Pirüs zaferi, solun ve demokrasi güçlerinin bir eşitlik projesi ortaya koyamadığı koşullarla da birleşince yoksulluktan bunalan halk kesimlerinin sağ popülist- neo faşist liderlerin destekçisi haline gelmesinin koşullarını yarattı. Demokrasinin kendisini sadece bir takım kurumsal düzenlemeler olarak tarif eden, siyasal özgürlükleri sosyal eşitsizliğin giderilmesine dönük bir mücadele programıyla birlikte ele almayan, işçi sınıfının içine düştüğü güvencesizlik ve yoksulluk ile ilgili net bir çözüm önerisi geliştiremeyen arayışlar ise demokrasiye ve halk egemenliğine ekmek ve su kadar ihtiyaç duyan halk sınıflarını demokrasiye yabancılaştırıyor ve egemen sınıfların çeşitli fraksiyonlarının fırsatçı hegemonya projelerinin saflarına itiyor. Bu yüzden demokrasi mücadelesini güçlü bir yeniden dağıtımcı-bölüştürücü ekonomik programla birlikte ele alabilmek, demokrasinin ve kamusal olanın geleceğinin savunulması açısından hayati bir önem taşıyor. 

Türkiye’nin içinden geçtiği otoriterleşme süreci de benzer dinamiklerden besleniyor. Siyasi gücünü; insanın, doğanın, kadının karşılığı ödenmeyen emeğinin, özcesi yaşamın talan edilmesi yoluyla sermaye birikimini her ne pahasına olursa olsun büyütmek için kullanan tek adam rejimi, meşruiyetini büyük oranda neoliberal projenin derinleştirilmesini, emekçi sınıfların rızasını devşirerek yürütme kapasitesinden alageldi. Bu projenin hayata geçirilebilmesi için uygun küresel ekonomik koşulların 2015 sonrasında bozulmasıyla otoriterleşmenin derinleşmesi arasındaki paralelliğin altı çizilmelidir. 19 yıldır tek başına iktidar olan AKP’nin bu süreçte 1 trilyon doları bulan yabancı kaynak ve onlarca trilyon lirayı bulan vergi gelirleri biçimindeki iç kaynağı kullanarak, özellikle de iktidarının ilk yıllarında üretilen “ekonomik başarı” hikayeleri en hafif tabiriyle abartılı bir parlatma çabasından ibaretti ancak bugün ekonomide yaşanan yıkım, geniş emekçi kesimlerin iktidara açık bir biçimde sırtını dönmesine yol açıyor. İktidara sırtını dönen emekçi kesimlerin kararsızlık çemberinden çıkarılarak demokrasi mücadelesine kazanılabilmesinde ise yukarıda anılan çerçevede eşitlikçi, yeniden paylaşımcı ve güvencesizlikle mücadeleyi merkeze alan; şirketleri, finansal oyunları ve karlarını değil insanı ve doğayı önceleyen bir ekonomik demokrasi programının rolü büyük olacaktır. Denebilir ki faşizm ile demokrasi güçleri arasında oluşan kararsız dengenin insanlık onuruna ve halklarımızın çıkarlarına uygun bir yönde bozulmasında demokrasi güçlerinin halkçı bir seçenek ortaya koyabilmesini mümkün kılacak ekonomik demokrasi programının ortaya konmasının ve ortaklaşa sahiplenilmesinin ne kadar belirleyici bir role sahip olduğunun altı ne kadar çizilse az gelecektir. 

Konferansa Giderken

Demokrasi Konferansı’nda ‘Nasıl bir ülkede yaşamak istiyoruz?’ sorusunun yanıtının arandığı bir program çalışması hedefiyle birçok alanda onlarca mücadele dinamiği bir araya geldi.  “Ekonominin Demokratikleştirilmesi” çalışmasına yön vermek amacıyla Demokratik Ekonomi Programını Yaratmak başlıklı bir rapor oluşturduk. Siyasi demokrasinin inşasının ekonomik alandaki dönüşüm ve gelişmelerden yalıtılmış bir biçimde gerçekleşemeyeceğinden hareketle, liberal dogmatik bir anlayışa karşı emek eksenli, toplumsal cinsiyet eşitlikçi ve doğa ile barışık ve aynı zamanda da sosyal olarak inovatif ve verimli bir ekonomi anlayışı çerçevesinde hazırlanan bu çalışma, kağıt üstünde kalacak bir soyut öneri olmaktan ziyade hak temelli, karı değil toplumsal faydayı esas alan, metalaşmayı değil müşterekleri savunmayı önceleyen bir ekonomi için demokrasi güçlerinin ortak mücadelesine perspektif sunmayı hedeflemektedir. 

Demokrasi mücadelesinin toplumsallaşması ve siyasallaşması bir yanıyla mücadeleyi halkın gerçek sorunlarına odaklamaktan ve dar bir egemen zümrenin çıkarlarını önceleyen programlara bir itirazı barındırmaktan geçerken, bunun başarıya ulaşması da sınıf mücadelesinin yükselmesi ve ekonomik alanın demokratikleşmesini sağlayacak toplumsal örgütlülüğün sağlanması ile mümkün olabilecektir. Faşizmin karanlığından çıkmak adına en geniş toplumsal güç birliğini sağlamak amaçlı bir geçiş programı çerçevesinde nasıl bir demokratik ekonomi sorusunun yanıtını üretmek amacıyla aşağıda belli başlı bazı konular ele alınmıştır.

Küresel Kriz 

Küresel kapitalizm 2008 finansal krizinden bu yana istikrarlı bir geri dönüş inşa edebilmiş durumda değildir. Neoliberal politikaların biriktirdiği sosyal eşitsizlikler toplumsal gerilimleri ulusal ve uluslararası ölçekte büyütüyor. Ekonomik eşitsizliğin tarihte görülmemiş boyutlara ulaşması, ekonomik krizin kaynağı olduğu kadar siyasi ve toplumsal krizleri de derinleştirmiştir. Çoklu kriz iklimi son çeyrek yüzyılda kalıcılaşmış, sermaye ve emek arasındaki güç dengesizliğini finansallaşma eliyle sermaye lehine büyütür ve sermayeyi asalaklaştırırken buna bağlı gelişen toplumsal gerilimler siyasi krizin de en belirgin kaynağını oluşturmuştur. Krizden çıkmak için hayata geçirilen devasa boyutlardaki miktarsal kolaylaştırma ve parasal genişleme politikaları tam çöküş tablosunun ortaya çıkmasını engellese de borçlanma ve finansallaşma politikalarını şiddetlendiriyor bir taraftan da servet sahipleri lehine gelir ve servet eşitsizliğini büyütüyor. Finansal piyasaların bir bölümünde fiyat ile değer arasındaki bağ koparken, finansın teknolojiyle buluşmasından doğan bitcoin vb. gibi kripto paralar ise değerden tamamen azade “fiyatların” ortaya çıkmasına neden oluyor. Artık salt fiyat değişimleri üzerinden kurulan bir bahis niteliğine bürünen finansal kontratlar devasa bir servet aktarım mekanizması olarak işlev görmekte ve günümüzdeki büyük servet ve gelir eşitsizliğinin kaynaklarından birini oluşturmaktadır.

Teknolojik gelişmeler sonucunda yaygınlaşan otomasyon toplumsal fayda sağlamak yerine özellikle belli sektörlerde istihdam olanaklarını sınırlıyor, tekelleşme dinamiklerini derinleştiriyor ve küresel bir istihdam krizini tetikliyor. Bu tablo istihdama dayalı sosyal güvence sistemlerini işlemez hale getiriyor. Uzun süreli durgunluğun bir sonucu olarak gerileyen ortalama büyüme oranları, yeni iş olanaklarının ortaya çıkmasını zorlaştırıyor, ekolojik krizin geldiği geri döndürülemez boyutları ise büyümeci politikaların dünyanın dört bir yanında sorgulanmasına yol açıyor. Bilimsel alanın kamusal nitelikli ürünlerinin karşılıksız olarak özel mülke dönüştürülmesine dayalı olarak geliştirilen teknolojiler günümüzdeki devasa gelir ve servet eşitsizliğinin bir diğer önemli kaynağını oluşturmaktadır. ABD’nin küresel hegemon pozisyonunun giderek gerilemesi özellikle Çin’in ekonomik gelişme temposunu salt iktisadi yöntemlerle geri çevirme umudunu yitirmesiyse küresel ölçekte ticaret savaşlarını ve soğuk/sıcak savaş risklerini yükseltiyor. Pandemi koşullarında yaşananlar da serbest piyasacı bir dogmatizmin toplumları yıkıma sürükleme kapasitesini açıkça ortaya koyduğu için günümüzde biriken sorunlarla mücadelede alternatif ekonomi politik yaklaşımların daha fazla görünürlük kazandığı, paradigmatik bir kırılmanın eşiğinde olduğumuz bir dönemden geçiyoruz. Post neoliberal bir döneme doğru geçilirken serbest piyasa fanatizminin, şirketlerin çıkarlarının toplumun menfaatlerinin önüne geçirilmesinin, varsılların yoksullara göre giderek daha fazla siyasal iktidarı ve karar süreçlerini etkilemesinin, yolsuzluk ve haksız zenginleşmenin yaygınlaşmasının, kamusal olanın ekonomi politik alanının dışına itilmesinin de son günlerinde olduğumuz tespit edilebilir. 

Türkiye’nin çıkamadığı kriz sarmalı

Neo-liberal otoriter devletin oluşumunda üç temel evreden söz edilebilir. 1980’lerden 90’ların sonuna kadar suren ve ana akım literatürde “Washington Uzlaşması” ya da “birinci kuşak reformlar” olarak bilinen dönemde temel amaç, “devletin küçültülmesi” söylemiyle bir önceki dönemin kurumlarının ortadan kaldırılması ve neo-liberal politikaların hızla, siyasi aktörlerin direnci olmaksızın uygulanmaya başlaması olmuştur. 1990’ların sonundan itibaren devletin tüm bölmelerinin (yasama, yürütme, yargı) neoliberalleştirilmesi yoluyla devlet-içi çatışmaların önlenmesi amaçlanmıştır. “Post-Washington Uzlaşması” ya da “ikinci kuşak reformlar” olarak adlandırılan bu süreçte neo-liberal dönüşümler kurumsallaştırılmış ve bu bağlamda devletin düzenleyici rolünü vurgulayan “kurumsalcı” yaklaşımlar ön plana çıkmıştır. Üçüncü evrede ise, ikinci evredeki reformlara ve gelecekteki sermaye lehine olası düzenlemelere anayasal güvence sağlayacak Anayasa değişikliğine gidilerek tek parti rejiminin inşası amaçlanmıştır. Böylece bu evreyle birlikte neoliberal otoriter devletin oluşumu tamamlanmıştır. Bugün yaşanan çoklu kriz, bu giderek monolitikleşen yapının kendisini yeniden üretme krizinden ayrı düşünülemez. 

Son 40 yılın en derin çoklu krizlerinden birini yaşamakta olan Türkiye, bir taraftan küresel ölçekteki kriz tablosunun parçasıyken diğer yandan ise kendine özgü girdapların içinde kıvranıyor. 2001 krizi sonrasında uygulanan ekonomi politikalarının kronik hale getirdiği sanayisizleştirme, güvencesizleştirme, özelleştirme, kamuyu ve doğayı yağmalama politikaları giderek artan bir dış finansman bağımlılığı eşliğinde kur şoklarına ve krizlere bata çıka ilerlemeyi kader hale getiren bir tabloyu ortaya çıkardı. 2002-2008 aralığında yaşanan düşük kur politikaları sanayisizleştirme ve ara mallarında ithal ürün bağımlılığı sonucunu yaratırken cari açık sorunu kronik hale geldi. 2008 sonrasında yaşanan döviz cinsinden dış borçlanma, şirketlerin büyük bir kısmını devlet desteği ve kurtarma operasyonları ile ayakta kalabilir hale getirdi. Dış borçlanma ile girişilen inşaat hamlesi hem ekonomik hem de ekolojik yıkımın kaynağı haline dönüştü. Kredi zorlamalarıyla ortaya çıkarılan büyüme değerleri ardı sıra yaşanan kur şoklarıyla daha büyük çöküşleri tetikledi. Arap Baharı’nın tamamen yanlış okunmasının tetiklediği alt-emperyalist politikaların yarattığı gerilimlerle bölgede ve ülkede yalnızlaşan ülkenin dış kaynak maliyetleri giderek yükseldi, dünyanın kırılgan beşlisinin en kıdemli üyesi haline gelindi. Saray iktidarı yarattığı ekonomik başarılarla övünmeye devam ededursun milli gelir, 2010’lardaki seviyesinin gerisine çekildi. Pandemi sürecinin tüm maliyetleri özellikle mavi yakalı işçilerin sırtına yıkılarak çarkların ne pahasına olursa olsun dönmesi sağlanmaya çalışıldı. %30’larda demir atan geniş işsizlik, %40’larda takılan istihdam, %20’lere yaklaşan enflasyon oranları 30 milyonu aşan insanımızın yoksulluk yardımlarına mahkûm bırakıldığı ve gelir bölüşümünün bir göstergesi olan Gini katsayısının ilk kez 0.47’ye yükseldiği ve ülkedeki toplam borçların 8 trilyon lirayı aştığı gerçeği ülkenin geniş emekçi kesimler için nasıl bir cehennem haline geldiğini açıkça ortaya koyuyor. Buna karşılık tepedeki en zengin yüzde 10’luk nüfus servetin yüzde 70,6’sına el koyabilmekte, üstelik de Pandemi sırasında dahi en zengin 26 dolar milyarderi servetlerini 15 milyar dolar daha büyütebilmektedir. 2013’te en zengin %5’lik kesimin ortalama geliri, en fakir %5’lik kesimin ortalama gelirinin 19 katıyken, bu oran 2019’da 30 katına yükselmiştir. 

Kadınların istihdam oranlarındaki dikkat çekici düşüş ise İslamcılığın ve patriyarkanın neoliberal politikalara özgün bir katkısı olarak okunabilir. Bölgesel eşitsizliklerin zirveye çıkmasını ise Kürt Sorunu’nın devamında ısrar etmenin ekonomiye en önemli yansıması olarak görmek gerekiyor. Kürt sorununun demokratik çözümü yerine şiddet ve baskı ile biçimlendirilmiş güvenlikçi politikalar ve bölge özelinde sürdürülen düşük yoğunluklu savaşın finansmanı ve bu alana yönelik kamu kaynaklarının aşırı kullanımı hem ekonomik krizi derinleştirmeye devam etti hem de yoksulluğun çok boyutlu olarak kalıcılaşmasına ve yaygınlaşmasına neden oldu. Silahlanma harcamaları artış oranlarında dünyada ilk beşe giren Türkiye kırılganlığını da böylece pekiştirdi. Eğreti olmayan, görece güvenceli işlerin kadınlar arasında ve Kürt illerinde Türkiye ortalamasının altında bir oranda gözlenmesi de politik olan ile iktisadi olan arasındaki ayrıştırılamazlığın bir ifadesi olarak değerlendirilmelidir. Pandemi sürecinde toplumun gelir desteği yerine yoğun bir borçlandırma baskısı ile karşı karşıya bırakılması da son yıllardaki ekonomi politikasının ortaya çıkardığı en büyük fiyaskolardan biri olarak görülmelidir. Bu yaklaşımın yarattığı büyük eşitsizlik ve yoksulluk pandemi ile mücadele öncesinde yaşanan derin durgunluk ve enflasyon döneminde sıçrama göstermişken yapılan kimi benzetim çalışmalarına göre !970’ler seviyesine gerilemiş olabilir. Son günlerde giderek daha fazla görünürlük kazanan yolsuzlukları ise istisnai durumlar olarak değil Saray rejiminin sermaye birikim sürecindeki rolünün en etkin aracı olduğunu görmek gerekiyor. Faşizmi egemen sermaye yapısı içindeki güç dengelerinin yeniden düzenlenmesi arayışlarından bağımsız düşünmek mümkün değil. Toplumun, faşist baskılar sonucunda, devlet-sermaye-mafya üçgeninde gelişen sermaye birikim ilişkilerini denetleyemez hale gelmesi yaşadığımız birçok felaketin temel kaynağı olarak anlaşılmalıdır. Herhangi bir demokratik hamlenin toplum ile devlet, emekçiler ile sermaye, keyfiyet ve hukuk arasındaki güç dengelerini ters yönde dönüştürecek bir programa sahip olamaması onu kâğıt üzerinde ve etkisiz kılmaya mahkûm edecektir. Ekolojik yıkımın ekonomik yağmanın en önemli araçlarından birisi haline gelmesi de sürdürülebilir bir ekolojik dengenin toplumun devlet karşısında güçlendirilmesine bağlı olduğuna gösteriyor. Ekonomik programımızın esası da bu açıdan halkın politik bir aktör ve düzenleyici olarak güç ve inisiyatif sahibi kılınmasına dayanmaktadır. 

Demokratik Ekonominin kimi temel başlıkları

Demokratik Planlama

Demokratik bir ekonominin oluşturulduğu sistemlerde kaynakların tahsisi (ne, nereye, nasıl, ne ölçüde, kimler tarafından gibi kararların verilmesi) demokratik planlama ile yapılır. Planlamanın ne büyük bir ihtiyaç olduğunu kentlerin ve sanayinin dengesiz dağılımının ölümün eşiğine getirdiği ve kar hırsının müsilaj belasına mahkûm ettiği Marmara Denizi’nin güncel durumuna bakarak daha iyi anlayabiliyoruz.

Demokratik planlamanın etkin bir biçimde hayata geçirilebilmesi için temsili demokrasinin yanı sıra yerinden-katılımcı bir demokrasinin inşasına ihtiyaç vardır. Katılım esası, sadece planlama sürecinde yer alanların değil, aynı zamanda etkilenen tarafların da sürece aktif ve örgütlü bir biçimde dahil edilmesi aracılığıyla hayata geçirilir. Toplum tarafından kolektif biçimde yaratılan zenginliğin ne biçimde kullanılacağı ile ilgili tek yetkili ne faşist şef ne de üretim araçlarının sahibi olma sıfatıyla sermayedar olabilir. Gerçek demokrasi, toplumsal kaynakların etkin tahsisi üzerinde toplumsal denetimin güçlenmesinden bağımsız düşünülemez.

Bu ilke, geniş katılımlı bir planlamayı gerektirir. Yerelde alınan bu kararlar doğallıkla hemen uygulamaya sokulamaz. Burada maliyetlerin ilan edilmesi, teklif edilen üretim planlarının karşılaştırılması, düzenlenmesi gibi düzenleyici-regülatör bir üst sistem devreye girer. Yani demokratik kaynak tahsisi alttan gelen üretim tekliflerinin üst örgütler tarafından düzenlenmesiyle oluşur. Nihayetinde kaynak tahsisi planlanan ve gerçekleştirilen üretim planlarının sonucunda gerçekleşir. Aynı biçimde güçlü yerel demokrasi aygıtlarının varlığı da adı geçen üst örgütlerin etkin bir biçimde çalışmasının güvencesini oluşturacaktır.

Ulusal düzeyde yapılacak büyük ölçekli yatırım planları yatırımın düzeyine bağlı olarak yerel, bölgesel ya da ulusal oylama sonucu belirlenir. Projenin maliyetinin, finansmanının, dışsal etkileri ve faydalarının açık bir şekilde karar vericilerin önüne konulması esastır. Kanal İstanbul Projesi gibi açıkça ekolojik bir felakete yol açabilecek ve inşaat şirketlerine kaynak aktarılması dışında anlaşılır hiçbir gerekçesi olmayan projeler demokratik planlama kapsamında hayata geçirilemez. Devasa bir toplumsal maliyete yol açan Kamu-Özel İş Birliği benzeri projeler de demokratik planlama mekanizmalarının geliştirilmesi sayesinde engellenebilir. Kamu ihale kanunlarının da şeffaflaştırılması ve keyfiyetten uzak bir biçimde yeniden hukuki bir çerçeveye büründürülmesi toplumsal kaynakların demokratik tahsisinin en önemli aracı olacaktır. Benzer biçimde hesap vermezliğin ve toplumsal denetim dışına çıkmanın hukukileştirilmiş biçimi olarak Varlık Fonu’nun ilgası da öncelikli olarak hayata geçirilmesi gereken düzenlemelerden birisi olarak not edilmelidir.

İşyerinde Demokrasi

İşletme içi yatırım kararları da yine demokratik katılım esasına uygun olarak alınır. İşletmede çalışan işçilerin geliri iki ölçüte göre belirlenir. Bunlardan ilki kişinin üretim sürecinde sarf ettiği çaba, ikincisi ise sosyal hasılaya yaptığı katkıdır. Sosyal hasılanın varlığı üretilen ürün ve hizmetlerin belirli bir fiyatının olması anlamına gelmektedir. Sosyal maliyetler, pozitif ve negatif dışsallıklar da dahil edilerek oluşturulur. Doğal olarak, aşırı bir kâr söz konusu olmaz. Maliyet seviyesinde fiyatlama yapmak, işletmelerin yeni yatırımlar için kaynak ayırmasına ve işletme içinde ya da dışındaki ihtiyacı olan bireylere maddi transferler şeklinde yardımlara olanak sağlar. Ayrıca vergilere kaynak teşkil edebilmesi için belirli seviyede bir kârlılık ve yıpranan üretim kapasitesinin yenilenmesi için amortismanların da maliyete eklenmesi gereklidir. İşçilerin şirketlerin yönetimine katılmasına dönük mekanizmaların tanımlanması ve işyeri demokrasisinin geliştirilmesi ülkenin istikrarlı ve demokratik bir merkezi yönetime sahip olabilmesinin temel koşullarından biri olarak görülmelidir. Şirketlerdeki “tek adam” rejimlerine dair gerçeklik orta vadede ortadan kaldırılamazsa demokratik rejimin kalıcılığı da tartışmalı olacaktır. İşyerinde işçinin sermaye sahibi karşısındaki tabiiyeti toplum içindeki diktatörleşme eğilimlerinin somut kaynağından birisidir. Ayrıca toplumsal üretimin bir sonucu olarak kolektif bir emek organizasyonunun sonucu olarak ortaya çıkarılan karların toplumsallaşmasını mümkün kılmak için her şirkette karların belli bir oranda aktarıldığı ve tamamen işçilerin denetiminde fonların oluşturulması sağlanmalıdır. İşçilerin bu fonlar aracılığıyla şirketin mülkiyet yapısını demokratikleştirmeleri mümkün olacaktır.

Yeni ve yeniden Kamusallık

Kamunun neoliberal tahrifat ve yıkımdan sonra ekonomik ve sosyal fonksiyonlarını yeniden kazanması ve geliştirmesi, geleceği planlama yetilerini yeniden kazanıp plan yapmasıyla mümkündür. Bunun için bir Demokratik Merkezi Planlama bölgesel, yerel ve sektörel bağlantılarıyla etkin bir şekilde oluşturulmalıdır. Bu yapıldığında farklı planlama mekanizmaları arasında olması gereken uyum ve tutarlılık sağlanmış olacaktır. Merkezi ve yerel planlama mekanizmalarında halk temsilcilerinin ve emekçi örgütlerinin karar alma süreçlerine aktif katılımı sağlanmalıdır. Bu tür bir katılımcılık demokratikleşme eğilimlerini de güçlendirerek oluşturulacak planlama mekanizmalarının demokratikleşmesini sağlayacaktır.

Özelleştirme uygulamalarına son verilerek, özelleştirilen KİT (Kamu İktisadi Teşebbüsleri)’ler tekrar yeniden tanımlanmış bir kamusallık perspektifine uygun olarak, kamu mülkiyetine alınmalıdır. Yerel ölçekte bölgesel planlamalara bağlı olarak BİT (Belediye İktisadi Teşebbüsleri)’lerin gelişimine olanak sağlayacak mekanizmalar şirketleşmiş belediyeciliğin yerine ikame edilmelidir. Mevcut verimsiz KİT’ler ise teknolojik yenilenmeye gidilerek verimli hale getirilmelidir. Uygulanacak Demokratik Merkezi Planlama çerçevesinde gerek duyulduğunda özellikle de teknolojik yenilenme, bölgesel ve toplumsal cinsiyetler arası eşitsizlikleri ortadan kaldırma, tarımsal ve ekolojik sosyal büyüme politikalarını desteklemek amacıyla yeni KİT’ler ve BİT’ler kurulabilmelidir. KİT’lerin yönetim ve denetim süreçlerinde o işletmede çalışan emekçiler, BİT’ler de ise ek olarak yerel halkın temsilcileri söz sahibi olmalıdır. Denetim süreçlerine katılım emekçilerle sınırlı kalmamalı, o işletmenin kararlarından etkilenen tüketicilerin, yöre halkının ve çevreci inisiyatiflerin de katılımları sağlanmalıdır. Karın artırılmasını değil toplumsal ihtiyaçların karşılanmasına ve ekolojik sınırlar kapsamında tüm toplumsal üretim kapasitesinin etkin bir biçimde kullanılmasına öncelik veren, işçiyi üretime yabancılaştıran değil onu emek sürecinin tam yetkili bir paydaşı haline getiren bir sürecin örgütlenmesi yeni bir kamusallığın doğuşunun da müjdecisi olacaktır. 

Müşterekler Ekonomisine Doğru

Demokratik ekonomi ile kolektif mülkiyet kavramları birbirinden koparılamaz nitelikte iki kavramdır. Sadece bölüşümde adaletin sağlanabilmesi için değil, mülkiyet tekelleşmesinin yaratacağı otoriter karar mekanizmasının engellenebilmesi için de mülkiyetin kolektif sahipliği savunulur. Ancak bu her şeyin mülkiyeti değil, üretim araçlarının mülkiyetidir. 

Küçük ölçekli işletmeler- kendi işyerlerinde çalışan insanlar sistemin önemli parçalarıdır. Bunlar istihdama ciddi katkıda bulunurlar. Kısacası, ortalama getirisi artan eğilimli olan, sahibine çabası dışında ek bir gelir sağlayan, yıpranma payı emeğe göre çok daha az olan ve yüksek birikim hızına sahip olan mülkiyet edinimine izin verilmez. Mülkiyet konusu hem gelir dağılımında adalet ve hem de işyerlerinde ve makro ölçekte ekonomide demokrasinin zedelenmemesi için sürekli olarak gündemde tutulur. 

Çalışmanın Paylaşımı ve iş sürelerinin kısalması 

Demokratikleşmiş bir ekonomide ihtiyaçları rahatça karşılayabilmenin veya daha fazla dinlenme zamanının en önemli kısıtlarından biri sosyal maliyetlerin düşürülmesidir. Kapitalist rasyonaliteye göre hep daha fazla tüketmek için daha fazla çaba sarf edilerek üretim yapılması gereklidir. Üretimi artırmanın bir yolu da sosyal maliyetleri düşürerek, üretim planlarını kabul ettirebilmektir. Daha fazla dinlenmek için ise üretim sürecinde harcanan çabanın düşürülmesi gereklidir. Daha az çaba ile daha fazla sosyal hasıla elde edilmesi için ise daha yenilikçi teknoloji ve üretim yöntemlerinin yanı sıra sosyal inovasyonların da bulunup ortaya konulması gereklidir. Kapitalizmdeki daha fazla kar yerine, demokratik ekonomide bu iki durum teknolojik inovasyonun itici gücünü oluşturur. Yaşanan işsizlik sorununun çözümü için de iş saatlerinin kısaltılması ve var olan işlerin çalışmak isteyenler arasında paylaştırılması önemli bir araç olacaktır. İstihdam oranı %40’larda gezerken çalışma sürelerinin dünya ortalamasının çok yukarısında olması sürdürülebilir bir durum değildir hem istihdam edilemeyenler hem de aşırı çalışanlar için gerçek bir yıkım durumuna tekabül etmektedir. 

Sosyal fayda- sosyal maliyet analizi

Etkinlik ve kaynakların verimli kullanımı sosyal fayda- sosyal maliyet temelinde önerilecek üretim reçeteleri temelinde şekillenir. Burada ikili bir mekanizma mevcuttur. Öncelikle, önerilen üretim planının sosyal faydası sosyal maliyetten büyük olmalıdır. İkinci olarak, bunun müzakerelerde diğer üretim planlarına göre daha avantajlı olması gereklidir. Yani, sadece faydanın yüksek olması değil, mümkün olduğu kadar yüksek olması ve maliyetlerin mümkün olduğu kadar asgari olması gereklidir. 

Büyümeyi demokratikleştirmek

Demokratik bir ekonomide, ekonomik büyüme tek başına bir amaç değildir. Günümüzde popülerleştirildiği şekilde bir büyüme fetişizmi yoktur. Yoksullaştıran ve çölleştiren bir büyümenin meftunu olamayız. Aksine ekolojik duyarlılık bu konuda ön plana çıkar. Büyüme, toplumsal ihtiyaçların artması ve gelişmesine bağlı olarak, verimlilik – inovasyon temelinde oluşur. Daha verimli üretim yöntemleriyle desteklenen üretim artışı, sosyal sabit sermayeye yapılan yatırım, toplumsal ihtiyaçların artmasına bağlı olarak yine toplumsal uzlaşı ile yapılan büyük ulusal yatırımlar büyümenin belirleyicisi olur ancak bu noktada da büyüme amaç fonksiyonunun en önemli bileşeni ekolojik kısıtlardır. Bu anlamda, kapitalist büyüme ile karşılaştırıldığında, daha verimli, adil, etkin, ekolojik ve eşitsizlikleri gidermeyi önceleyen bir büyümeden söz etmek mümkündür. 

Temel Gelir Güvencesi Yaşatır

Bölüşümün temel ölçütü üretim sürecinde sarf edilen çabadır. Tüm bireylerin ortak inisiyatiflerinde olan araç onların kişisel çabalarıdır. Adaletin tesis edilebilmesi amacıyla bölüşüm çabaya dayandırılır. Doğallıkla, kişisel çabası yeteri kadar gelir ve tüketim hakkı yaratmayan bireyler için Temel Gelir Güvencesi gibi destekler mevcuttur.  Toplum, kolektif ihtiyaçların karşılanması için çalışan işçi bireyin ekonomik dalgalanmalar karşısında yaşanan zorlukları tek başına yüklenmesine seyirci kalmaz. Temel Gelir, istihdam edilebilmenin giderek bir ayrıcalık haline geldiği bir dönemde istihdam edilme ile gelire ulaşma hakkı arasındaki zorunlu bağı ortadan kaldırır. Yine benzer biçimde emek gücünün yeniden üretilmesi için gereken temel hizmetlerin metasızlaştırılması yani bir kamusal bir hak olarak örgütlenmesi emek gücünü satmak dışında bir gelir kaynağına sahip olmayanların devlet ve sermaye karşısında güçlendirilmesi için hayati önemde bir düzenleme olacaktır. Güvencesizleştirmenin sermaye ve devlet açısından en temel yönetme aygıtı haline geldiği günümüz kapitalizminde yaşanan otoriterleşme eğilimlerinin bu olgu ile ilişkisini kurabilmek hayati önemdedir. Gelire ulaşma koşulları giderek iptidaileşen ve prekarya haline dönüşen işçi sınıfı, içine batmak zorunda kaldığı finansal ağlara muhtaç hale dönüştükçe demokrasinin en temel öğelerinden birisi olan kolektif toplumsal mücadeleleri destekleme kapasitesini yitirmekte, örgütsüzleşmekte, neo-faşist ve sağ popülist hareketlerin dogmatik izleyicileri haline dönüşebilmektedirler. İşçi sınıfının kolektif mücadele kapasitesinin modern demokrasilerin kurumsallaşması açısından ne derece önemli olduğu düşünülürse günümüzde yaşanan demokratik gerileme dalgasında da işçi sınıfının kolektif kapasitelerini kaybetmesinin ne derece belirleyici olduğu anlaşılacaktır. Dolayısıyla demokratik ekonomi programının işçi sınıfının kolektif kapasitesini geliştirecek düzenlemelere sahip olma zorunluluğu, onun sermayenin şu ya da bu fraksiyonunun çıkarlarını önceleyen neoliberal veya korporatist/neo-merkantalist ekonomi programlarından ayrıştırıcı unsurudur. Neoliberalizmin halk sınıflarının sermaye ve devlet karşısında direnme kapasitesini ortadan kaldıran tahribatı bugün yaşadığımız neo-faşizm karabasanının baş mümessilidir. Neo-faşizmin karşısına neoliberal restorasyon programıyla çıkmaya çalışmak bu açıdan mutlak anlamda abesle iştigal olacaktır.

Sadece toplum değil iş mekanları da doğrudan-katılımcı demokratik bir şekilde örgütlenir. Bireyler çalışmayı arzu ettikleri ve yeteri kadar çaba sarf etmek istedikleri noktada iş bulabilirler. Emek piyasasındaki bozucu etkilerin az olması istihdam seviyesini yükseltir. Emeğin korunması öncelikle işyerlerinin demokratikleşmesi ile mümkün olacaktır. Sendikalar ve diğer emek örgütlenmeleri gibi örgütlenmeler hem işçi sınıfını koruyucu hem de kararlarda dengeleyici bir rol oynar.

Meclisler ve Kooperatifler Ekonomiyi Demokratikleştirir

Meclisleşme ve kooperatif işletmelerin sürdürülebilirliği “dengeleyici iş modelleri” ile sağlanır. Bu modeller işyerlerindeki antidemokratik, patriyarkal hiyerarşiyi önlemeyi amaçlar. Dengeleyici iş modeli, belli nitelikteki işlerin belirli kişilerce yapılmasını ve fiili yönetimi ele geçirerek, diğer işçiler üzerinde egemenlik kurmasını engeller.  Kararlar işyerlerinde yaratılan demokratik kurullarda ile alınır. Kurulların yönetim kadrolarında yer alanlar bu görevleri sadece belirli süreliğine ifa ederler, karşılığında ek bir ücret almazlar. Sürekli bir rotasyon söz konusudur. Büyük ölçekli ve önemli kararlar herkesin katılımı ve oybirliği ile alınır. 

Özetle, dengeleyici iş modelleri ilkesiyle işyerlerindeki hiyerarşinin ortadan kaldırılması, mümkün olduğunca dikey örgütlenmenin azaltılması, işyerlerinde elit yönetici bir katmanın oluşumunun önlenmesi, kararların katılım esasında çoğulculukla alınması işyerlerindeki demokrasiyi oluşturur. 

Devlet, yasama-yargı-yürütme gibi klasik işlevlerini yerine getirirken, ekonomik alanda büyük yatırımların yapılması, finansmanı, kolektif hizmetlerin sunumu ve finansmanı da devletin yapması gereken işler arasındadır. Ekonominin geri kalan alanlarında devlet kurulları uzlaşmacı, koordine edici, yönlendirici rol oynarlar.

Devletin görev alanı, “toplum için yasalar çıkarmak, karara bağlamak, güvenlik konularını halletmek ve yürütme konularıyla ilgilenmektir. Devlet, ekonomik kurumlar için ortak olmayan bazı özel yürütme yetkilerini kullanır.  Demokratik-katılımcı ekonomi ilkelerinin uygulanması doğallıkla, devletin yapısı ve amacında değişiklikler yapılmasını gündemde tutacaktır.

Bütçe Hakkı Sarayın değil Halkındır! 

Bütçe Hakkı, kamu gider ve gelirlerinin, borçlanma düzeylerinin belirlenmesinde halkın söz sahibi olmasıdır. Bu hak, halkın yüzyıllar süren demokrasi mücadelesinin aşama aşama kaydettiği kazanımlarının ürünüdür. 

Bu çerçevede sırasıyla; halkın Meclis dışındaki örgütlü temsilcileri ile bütçe hazırlama süreçlerine denetimine aktif katılımı sağlanmalıdır. Bütçenin hazırlanmasında toplumsal ciddiyet eşitsizliğiyle mücadele esas alınarak, kadınların ekonomik kaynaklara, kamusal hizmetlere, eğitime, sağlığa ve sosyal koruma haklarına eşitsiz erişimi gerçekleştirilmelidir. Bütçe performans denetimini olanaklı kılan raporların ve 5018’in zorunlu kıldığı diğer raporların Meclis’e sunulmasının yeni kurulacak Kesin Hesap Komisyonu’nda müzakere edilmesi mümkün kılınmalıdır. Ödenek üstü harcamalara ayrım yapılmaksızın tamamlayıcı ödenek verilmeyerek bu tür giderlere neden olan sorumlulardan hesap sorulmalıdır.

Yeniden Dağıtımcı-Bölüştürücü ve Eşitlikçi Vergi Politikası 

Vergilendirme konusunda temel ilke işletmelerin kullandıkları, barındırdıkları sermaye üzerinden vergi alınmasıdır. Yani, dolaylı bir vergileme değil, doğrudan ve sınırları iyi çizilmiş bir vergilendirme söz konusudur. Bunun dışında, belirli bir ölçeğin üzerine çıkan işletmelerin gelirleri artan oranlı bir vergilemeye tabi tutulur. Dolaylı vergilerin radikal bir biçime azaltılması, özellikle yüksek rant gelirlerinden elde edilen servetlerin yüksek oranlı vergiye tabi tutulması, büyük servetler için veraset vergi oranlarının yükseltilmesi demokratik ekonomi programının kısa vadeli hedefleri arasındadır. Vergilendirme politikasının esası neoliberal tahribatı geri döndürecek biçimde servetlerin yukarıdan aşağıya yeniden dağıtımının araçlarının sağlanması olacaktır. Sermayenin ehil ellerde en verimli biçimde kullanılacağını vazeden neoliberal dogmaya dayanan ve finans kapitale neredeyse negatif vergi uygulayan politikalara son verilmesi, özelikle temel tüketim ürünlerinden ve düşük maaşla çalışanların ücretlerinden kesilen vergilerin artan oranlı  servet vergisi, rant vergisi ve oranı yükseltilmiş kurumlar vergisiyle ikame edilmesi siyasi iradenin varlığı koşullarında kolaylıkla sağlanabilir.

.

Sonuç olarak…

Gerçek bir demokrasi hareketinin geniş halk kesimlerini devlet ve sermaye karşısında güçlendiren bir ekonomi politikası ajandasına sahip olmaması düşünülemez. Geniş halk kesimlerinin demokrasi mücadelesine dört elle sarılmasının temel koşulu da demokrasinin halka adil ve onurlu bir yaşamı, güvenceli bir geleceği, etkin ve örgütlü kişiler olarak toplumsal yaşama katılma imkân ve kapasitesini kazandırabilmesidir. Demokratik ekonomi programının bu açıdan hızla kurumsallaşmakta olan faşizme karşı kitlesel demokrasi mücadelesinin en önemli kaldıraçlarından birisi olması kaçınılmazdır.