Albert Einstein’in kaleminden “Sermaye oligarşisi”

175 views
25 mins read
175 views
25 mins read
Lincoln Üniversitesi’nde Siyah cemaatin gençlerine ders verirken, 1964

Albert Einstein


Ekonomik ve sosyal konularda uzman olmayan biri, sosyalizm hakkında görüş beyan etmemeli mi?

Bence etmeli. Bunu gerektiren birçok sebep var. Bu soruyu, önce bilimsel bilgi açısından ele alalım.

Ekonomiyle astronomi arasında yöntem bakımından bir fark yokmuş gibi görünebilir. Her iki alanda da, bilim adamları, bir grup olgu arasındaki karşılıklı bağlantıları mümkün olduğunca berrak bir biçimde anlaşılır kılan ve genel kabul gören yasalar keşfetmek için çaba sarfeder.

Ne var ki, bu alanlar arasında metodolojik farklılıklar söz konusudur. Ekonomi alanında geçerli genel yasalar bulmak, gözlemlenen ekonomik olguların birçok faktör tarafından belirlenmesi ve bu faktörlerin ayrı ayrı değerlendirilmesinin çok zor olması nedeniyle güç iştir.

Buna ilâveten, insanlık tarihinin medeni addedilen döneminin en başından beri biriktirilmiş olan tecrübeler, gayet iyi bilindiği gibi, bütünüyle iktisadi tabiatta olmayan sebeplerin etkilerine ve sınırlamalarına tâbî olmuştur.

Eşi Elsa ile Hopi kızılderililerinin arasında

“Yağma evresi” ve bilim

Örneğin, tarihteki büyük devletlerin birçoğu, varoluşlarını fetihlere, istilâlara borçludur. İstilâcı halklar, kendilerini, istilâ ettikleri ülkenin hukuken ve iktisaden imtiyazlı sınıfları haline getirmişlerdir. Toprak mülkiyetini tekellerine almışlar ve kendi aralarından seçtikleri din adamlarını ilâhi otorite olarak tayin etmişlerdir. Eğitimi denetimleri al­tına alan din adamları, sınıf farklılığını kurumsallaştıran ve insanların sosyal davranışlarını büyük ölçüde bilinçsizce yönlendiren bir değerler sistemi yaratmışlardır.

Benim nezdimde, kötülüğün gerçek kaynağı, bugünkü kapitalist toplumun ekonomik anarşisidir.

Ancak, tarihsel gelenek, hiçbir yerde Thorstein Veblen’in insani gelişmenin “yağmacı evresi” dediği aşamayı geçememiştir. Gözlemlenen ekonomik vakalar bu evreye aittir ve bu evreden çıkarsadığımız yasalar başka evreler için geçerli değildir. Sosyalizmin gerçek amacı, insani gelişmenin bu “yağmacı evre”sinin üstesinden gelmek ve onu aşmak olduğuna göre, ekonomi biliminin mevcut durumu, geleceğin sosyalist toplumu için bir fikir vermekten uzaktır.

Bunun yanısıra, sosyalizmin sosyo-etik bir amacı vardır. Gelgelelim, bilim, amaçlar yaratamaz ve dahası bu amaçları insanlara benimsetemez. Bilim, belirli amaçları gerçekleştirebilecek araçlar sunabilir sadece. Amaçlar, yüksek etik idealleri olan kimseler tarafından idrak edilir ve eğer bu amaçlar durağan değil de canlı ve faal ise, toplumunun ağır işleyen evrimini yarı bilinçli bir şekilde belirleyen insan toplululukları tarafından benimsenir ve ileri götürülür.

Bu nedenlerle, konu insani meseleler olduğunda bilimin ve bilimsel yöntemlerin abartılmasına karşı tetikte olmak gerekir. Toplumsal düzenin nasıl olması gerektiği hakkında fikir yürütmenin sadece uzmanlara mahsus bir hak olduğu anlayışı kabul edilemez.

Eşi Elsa ile Hopi kızılderililerinin arasında

Can yakan bir yalıtılmışlık

Epey zamandır, sayısız ses, insan toplumunun bir kriz yaşadığını ve insanlığın istikrarının paramparça olduğunu söylüyor. Bu durumun karakteristik özelliği, bireylerin ait oldukları gruplara –büyük ya da küçük fark etmiyor– kayıtsız, hatta hasmane bir tutum almalarıdır.

Söylemek istediğim şeyi, bizzat yaşadığım bir tecrübeyi naklederek açıklamaya çalışayım. Geçenlerde zeki ve donanımlı bir adamla yeni bir savaş tehdidinin söz konusu olması üzerine tartışıyorduk. Böyle bir savaşın insanoğlunun varlığını ciddi biçimde tehlikeye düşüreceğini ve sadece ulus-üstü bir örgütlenmenin bu tehlikeyi bertaraf edebileceğini söylediğimde, misafirim gayet sakin ve cool bir edayla şöyle dedi: İnsan türünün yok olmasına niye bu kadar karşısınız?”

Sermayenin oligarşisi, demokratik olarak örgütlenmiş bir siyasal toplumun bile etkili biçimde denetleyemediği bir güçtür.

Eminim ki, çok değil, bir asır önce hiç kimse böyle bir sükûnetle bu tür bir ifade kullanmazdı. Bu, kendi içinde bir denge bulabilmek için çabalayan ve bunu başarma umudunu az çok kaybetmiş bir insanın ifadesidir. Bu, bugün birçok insanın muzdarip olduğu can acıtıcı bir yalnızlığın ve yalıtılmışlığın dile gelmesidir.

Bunun sebebi ne? Bir çaresi yok mu?

Bu tür sorular sormak kolay, bunlara şu ya da bu ölçüde ikna edici cevaplar vermek zordur. Yine de, elimden geldiğince gayret etmek istiyorum, duygularımızın ve arzularımızın çelişkili ve esrarengiz olduğunun ve bunların kolay ve basit formüllerle ifade edilemeyeceğinin bilincinde olmama rağmen.

İnsan hem yapayalnız, hem de toplumsal bir varlıktır. Bir tekil varlık olarak kendi varoluşunu ve yakın çevresini korumak, şahsi arzularını tatmin etmek ve sahip olduğu yeteneklerini geliştirmek ister.

Einstein (solda) müzisyen dostlarıyla

Bir toplumsal varlık olarak da, hemcinslerinin saygısını, sevgisini kazanmayı, onların zevklerini paylaşmayı, acılarına ortak olmayı, mevcut yaşam koşullarının iyileşmesini arzu eder. Bu çok çeşitli ve birbirleriyle sık sık çelişen isteklerin varlığı insanoğlunun özgün karakteridir ve bu isteklerin özgül bileşimi, bir bireyin kendi iç dengesine ve toplumun esenliğine olan katkısını belirler.

Bu iki itkinin göreli gücünün temelde ırsi olması muhtemeldir. Ama temayüz eden şahsiyet, insanın yetişme döneminde kendisini içinde bulduğu çevresi, içinde büyüdüğü toplumsal yapı, o toplumun geleneği ve o toplumun belirli davranış tiplerinin ödüllendirilmesiyle şekillenir.

Enformasyonun temel kaynakları (basın, radyo, eğitim) kaçınılmaz bir biçimde, dolaylı ya da dolaysız olarak kapitalistlerin kontrolü altındadır.

Soyut bir kavram olan “toplum”un birey için mânâsı, kendi çağdaşları ve gelmiş geçmiş tüm kuşakların mensuplarıyla olan bütün dolaylı ve dolaysız ilişkileridir.

Birey kendi başına düşünebilir, hissedebilir, arzulayabilir ve çalışabilir, ama topluma o kadar bağımlıdır ki –fiziksel, entelektüel ve duygusal varoluşu bakımından– onu toplumsal
bağlam dışında düşünmek, anlamak imkânsızdır.

İnsana yiyecek, giyecek, barınak, araç, gereç, dil, düşünce biçimleri ve düşüncesinin içeriğinin büyük bölümü toplum tarafından verilir. Bireyin hayatını mümkün kılan şey, o küçücük “toplum” sözcüğünün arkasına gizlenmiş olan geçmiş ve şimdiki kuşakların emekleri ve tekâmülleridir.

“Hayat bisiklet gibidir, dengeyi kaybetmemek için ilerlemek gerekir.”

Bilinç ve arzu

Dolayısıyla, bireyin topluma bağımlılığı, yok edilemez bir doğa yasasıdır. Tıpkı karıncalar ve arılarda olduğu gibi. Ne var ki, karıncaların ve arıların hayatı en küçük ayrıntısına dek katı, ırsi güdülere bağlıdır, insanların karşılıklı ilişkileri ve sosyal modelleri ise çok çeşitlidir ve değişime açıktır.

Hafıza, yeni bileşimler kurma kapasitesi, sözlü iletişim kurma yetisi, insanların biyolojik zorunlulukların dikte ettirmediği gelişmeler kaydedebilmelerini mümkün kılmıştır.

Yasama organlarının üyelerini seçen siyasal partiler, büyük ölçüde kapitalistler tarafından finanse edilirler veya onların güdümünde faaliyet gösterirler.

Bu gelişmeler kendilerini geleneklerde, kurumlarda, organizasyonlarda, edebiyatta, bilimsel başarılarda, sanat eserlerinde ifşa eder. Bu, insanın kendi hayatını kendi eylemiyle etkilemesinin izahıdır bir bakıma. Ve bu süreçte bilinçli düşünme ve arzu rol oynar, insan, doğumuyla birlikte, soyaçekim yoluyla getirdiği biyolojik bir yapıya sahiptir. Bu sabit ve değiştirilemez yapı, insan türüne özgü doğal içgüdüleri de içerir. Bunun yanısıra, hayatı boyunca toplumdan iletişim ve başka etkilerle edindiği bir kültürel yapıyı haizdir. Bireyle toplum arasındaki ilişkiyi büyük ölçüde belirleyen bu kültürel yapı, zaman içinde değişebilir niteliktedir.

Modern antropolojinin ilkel addedilen kültürler arasında yaptığı karşılaştırmalı araştırmalar, insanların sosyal davranışlarının, bir toplumdaki geçerli kültürel modeller ve örgütlenmelere bağlı olarak farklılıklar arzettiğini ortaya koymuştur. İnsanın gelişmesi için çabalayanları umutlandıran da budur: İnsanlar, doğaları gereği birbirlerini yok etmeye ya da acımasız bir kadere mahkûm değildir.

Charlie Chaplin’le “Şehir Işıkları”nın galasında, 1931

İnsan hayatını mümkün olduğunca tatminkâr kılabilmek için toplumun yapısının ve insanın kültürel tutumlarının nasıl değişebileceği sorusunu sorduğumuzda, değişmesi söz konusu olmayan bazı şartların varlığını dikkate almak zorundayız.

Daha önce belirttiğim gibi, insanın biyolojik doğasının değişmesi olanaksızdır. Ayrıca, son birkaç yüzyılda gerçekleşen teknolojik ve demografik gelişmeler bazı kalıcı koşullar yaratmış bulunmaktadır.

Sürdürülebilir bir varoluş için, tüketim maddelerinin vazgeçilmez olduğu göreli nüfus yoğunluğuna sahip yerleşimlerde ayrıntılanmış iş bölümü ve yüksek düzeyde merkezileşmiş üretim kesinlikle zaruridir. Bireylerin ya da göreli olarak küçük grupların kendi kendilerine yeterli oldukları devir bir daha geri gelmemek üzere kapanmıştır, insanoğlunun gezegensel bir üretim ve tüketim toplumu kurduğunu söylemek mübalağa sayılmaz.

Bana göre zamanımızın krizinin özünü teşkil eden şeyin ne olduğunu kısaca belirtmek istediğim noktaya gelmiş bulunuyorum. Birey, topluma olan bağımlılığının hiç bu kadar bilincinde olmamıştı. Ancak bu bağımlılığını, olumlu bir unsur, organik bir bağ, koruyucu bir güç olarak değil, doğal haklarına ve hatta ekonomik varoluşuna bir tehdit olarak görüyor. Dahası, toplum içindeki konumu öyle ki, doğasının egoist güdüleri sürekli vurgulanırken, sosyal güdüleri giderek zayıflıyor, bozuluyor. Bireyler farkında olmadan egoizmlerine tutsak oluyor, kendilerini güvensiz ve yalnız hissediyor, hayatın naif ve basit zevklerinden mahrum kalıyor, insanoğlu kısa ve tehlikelerle dolu ömründe, kendisini topluma vakfettiği takdirde hayatında bir mânâ bulabilir.

Üretim araçlarının özel mülkiyeti

Benim nezdimde, kötülüğün gerçek kaynağı bugünkü kapitalist toplumun ekonomik anarşisidir. Kolektif emeğin meyvalarından birbirini mahrum etmek için hiç durmaksızın çabalayan bir üreticiler toplumu söz konusu.

Bu noktada, üretim araçlarının –yani tüketim mallarının yanısıra temel maddeleri üretmek için gerekli olan bütün üretken kapasite– yasal biçimde ve genel olarak bireylerin özel mülkiyeti olduğu önemli bir gerçek.

Planlı ekonominin sosyalizm demek olmadığını unutmamak gerekir. Planlı ekonomi, bireyin bütünüyle köleleşmesine de eşlik edebilir.

Bu tartışmada, kolaylık olsun diye, üretim araçlarının mülkiyetine sahip olmayan herkesi “işçi” diye anacağım –sözcüğün genelgeçer kullanımına denk düşmese de. Üretim araçlarının sahibi, işçinin emek gücünü satın alma konumundadır, işçinin üretim araçlarını kullanarak ürettiği ürünler, kapitalistin mülkü olur.

Bu sürecin özü, işçinin ürettiği ile işçiye ödenen bedel arasındaki ilişkidir. Her ikisi de gerçek değer üzerinden ölçülmektedir. İş akdi, emek sözleşmesi, “özgür” olduğu müddetçe, işçiye ödenen bedeli belirleyen, onun ürettiği ürünün gerçek değeri değil, minimum ihtiyaçlarıdır. Ve bu da, söz konusu iş için rekabet eden işçi sayısıyla kapitalistin emek gücünden talebi arasındaki ilişkiyle belirlenen bedeldir.

İşçiye yapılan ödemenin işçinin ürettiği ürünün değeri tarafından belirlenmediğini, kâğıt üzerinde bile öyle olmadığını anlamak önemlidir.

Özel sermaye, birkaç elde yoğunlaşma eğilimi göstermektedir. Bunun sebebi, kısmen kapitalistler arasındaki rekabettir, kısmen de teknolojik gelişme ve işbölümünün artışının yol açtığı büyük ölçekli üretimdir. Bu gelişmenin sonucu özel sermaye oligarşisidir. Bu, demokratik olarak örgütlenmiş siyasal bir toplumun bile etkili biçimde denetleyemediği bir güçtür. Yasama organlarının üyelerini seçen siyasal partiler, büyük ölçüde kapitalistler tarafından finanse edilirler veya onların güdümünde faaliyet gösterirler.

“Safkan” kapitalizm

Kapitalistler, pratik sebeplerle seçmenleri ve yasama organlarını birbirinden ayırırlar. Bunun sonucu olarak da, halkın temsilcileri toplumun imtiyazsız kesimlerinin çıkarlarını yeterince koruyamazlar.

Dahası, mevcut şartlarda, enformasyonun temel kaynakları (basın, radyo, eğitim) kaçınılmaz biçimde, dolaylı ya da dolaysız olarak kapitalistlerin kontrolü altındadır. Hal böyle olunca, yurttaş bireyin siyasal haklarını akli biçimde kullanabilmesi için objektif yargılar edinmesi çok zor, hatta birçok durumda imkânsızdır.

Sosyalizmin gerçekleşmesi müthiş zor problemlerin çözümünü gerektirir. Sosyalizmin amaç ve sorunlarının berraklaşması çağımızın en büyük meselesidir.

Sermayenin özel mülkiyetini temel alan bir ekonominin iki temel ilkesi vardır: Birincisi, üretim araçları (sermaye) özel mülktür ve bu mülkün sahipleri üretim araçlarını diledikleri gibi kullanırlar. İkincisi de, iş akdinin özgürlüğüdür. Ve elbette, bu anlamda safkan bir kapitalist toplum yoktur.

Altını çizmek gerekir ki, işçiler uzun ve acılı siyasi mücadeleler sonucunda, “özgür emek sözleşmesi”nin iyileştirilmiş bir şeklini belirli işçi kategorileri için elde etmişlerdir. Ama, bütünüyle dikkate alındığında, bugünkü ekonomi “safkan kapitalizm”den pek farklı değildir.

Kapitalist üretimin amacı kullanım değil, kârdır. Çalışmaya istekli ve yeterli herkesin istihdam edilmesi diye bir kural yoktur, bir “işsizler ordusu” her daim mevcuttur, işçi hep işini kaybetme korkusu içindedir, işsizler ve düşük ücretli işçiler kârlı bir piyasa oluşturmadıklarından, tüketim mallarının üretimi sınırlıdır ve bunun sonucu hayat zorluğudur. Teknolojik gelişme, herkesin iş yükünü hafifletmeye değil, daha fazla işsizliğe yol açar.

Giderek derinleşen krizlerin sorumlusu, sermaye birikimini ve kullanımını istikrarsızlaştıran kâr saiki ve kapitalistler arasındaki rekabettir. Sınırsız rekabet devasa ölçülerde emek israfına ve daha önce değindiğim gibi, bireylerin sosyal bilinçlerinin sakatlanmasına sebep olur. Bence, kapitalizmin en büyük kötülüğü insanları sakatlamasıdır. Bütün eğitim sistemimiz bu kötülükten muzdariptir. Öğrencilere aşırı rekabetçi bir tutum aşılanıyor, müstakbel kariyerine maddi başarıya taparak hazırlanan insanlar yetiştiriliyor.

Bütün bu büyük kötülükleri bertaraf etmenin bir tek yolu olduğunu düşünüyorum: Sosyalist bir ekonominin ve onunla birlikte toplumsal hedeflere yönelen bir eğitim sisteminin kurulması. Böyle bir ekonomide, üretim araçları toplumun mülküdür ve planlı bir biçimde kullanılır.

Planlı bir ekonomi, üretimi toplumun ihtiyaçlarına göre düzenler, işleri çalışabilecek durumdaki insanlar arasında bölüştürür ve her adamın, kadının, çocuğun esenliğini güvence altına alır.