Sovyet Toplumunun Niteliği

45 views
18 mins read
45 views
18 mins read

Charles Bettelheim


Bir bütün olarak bakılırsa, şimdiye kadarki sunuşlar, «sosyalist» denen ülkelerdeki toplumsal ve siyasi çelişkilerin ne kadar derin ve çeşitli olduğunu açıkça ortaya koydu. Bu konuşmalar, sözkonusu çelişkilerin, devlet aygıtlarından gelen çeşitli baskı biçimlerinin gelişmesine nasıl yol açtığını gösterdi. Şüphesiz hepimiz, bunu genel olarak biliyorduk. Ama konuşmacılar bu gerçeği somutladılar bizim için; baskının, bireysel önderlerin neden olduğu «rastlantı» ya da «hata»ların seri olmadığını belirlediler. Gerçekte baskıcı edimler, nesnel çelişkilere ve devlet iktidarının ekonomik ve toplumsal bütünlük içindeki nesnel konumuna bağlıdır.

Bu, sözkonusu ülkelerdeki egemen ekonomik ve toplumsal ilişkilerin niteliğini sormayı gerektirir. Bu soruyu daha da keskinleştiren bir gerçek de, Marksist olduğunu söyleyen bütün bir geleneğin, üretim araçları üzerindeki hukuki özel mülkiyet kalktıktan sonra, artık sömürü ilişkilerinin varolamayacağını iddia etmesidir. Böyle bir durumda, varlıkların sürdüren sınıfların (ya da hatta toplumsal grupların) aralarındaki ilişkilerin, kardeşlik bağlarına dayanacağı ve farklıkların giderek azalacağı savunulmaktadır.

Bu görüşün en tipik ifadesi, Stalin’in 23 Kasım 1936’da yeni anayasa taslağını sunmak üzere yaptığı konuşmada bulunabilir. Stalin, konuşmasında, Sovyetler Birliğinde üretim araçlarının özel mülkiyetinin nasıl ortadan kalktığını anlatır ve bu süreci kapitalizmin yokolmasıyla özdeşleştirir. Buradan da, artık sömürücü bir sınıfın varolmadığı sonucuna varır. İki dost sınıf kalmıştır sadece: işçiler ve köylüler; bir de «aydınlar»ın oluşturduğu toplumsal gruplar. Ve bu sonuncu, işçilerle köylülere hizmet etmekten başka bir şey yapamaz, çünkü hizmet edeceği başka sınıflar yoktur.
Bu yanlış, iyimser görüşü, gerçekliğin kendisi yalanlamıştır. 1936’dan bu yana, başka analizler, daha diyalektik bir kavrayış edinmemizi sağladı. Mao Tse-tung’un 1950’de ve proletarya diktatörlüğünde sınıf mücadelesinin devam etmesi sorununu ele aldıktan sonra yazdıkları, bunlardan biridir. Halk içindeki çelişkileri analiz edişi ve hepsinden öte, Kültür Devrimi sırasındaki müdahaleleri, özellikle önemlidir. Onun hayati önemdeki tezinin, parti içinde bir burjuvazinin varolduğu görüşünün, bu müdahalelerden çıktığı söylenebilir. Yönetici komünist partisinin kendi karşıtına, faşist bir partiye dönüşebileceği tehlikesine işaret eden tez de böyledir (sözü edilen tehlike, Sovyetler Birliğinde fiilen gerçekleşmiş bulunuyor).

Böyle önemli analizler, kaçınılmaz olarak, bugün hem Doğu hem de Batı Avrupa’da yaygın olan bir dizi basite indirgeyici formülasyonla çelişir.

Bu basite indirgeyici formülasyonlara bir temel oluşturmak iddiasındaki teorik yaklaşımlar hakkında bir kaç şey söylemek istiyorum. Aslında bu görüşler bir postülata ve bir çıkarsamaya dayanmaktadır. Postülat sudur: Sosyalist ülkelerdeki (esas olarak Sovyetler Birliği’nden söz ediyorum) toplumsal formasyonun ekonomik temeli, sosyalist bir ekonomik temeldir. Çıkarsama da şöyledir: Bu temel verili olduğunda, antagonist sınıflar artık varolamazlar: bu yüzden devletin rolü, her şeyden çok, toplumsal üretimin örgütlenmesi ve ülkenin dış ve iç düşmanlara karşı korunmasıdır. İç düşmanlar, düşman bir sınıf oluşturmazlar, geçmişin ağırlığı altında ezilen ya da yabancı ajanlığı yapan karşı-devrimci «bireyler» ya da «unsurlar»dan ibarettirler. Bu yaklaşım bir kez benimsendikten sonra, Parti’yle ve devlet polisiyle uyuşmayan herkesi «emperyalizmin hizmetinde» sayma, gittikçe kolaylaşır.

Böylece, gerçek çelişkilerin varolduğunu reddedenler, en sert baskılara, «ülkenin» ya da «devrimin» savunulması adına «meşrulaştırma»ya yönelirler.

Her şeyden önce, Sovyetler Birliğinin ekonomik temelinin sosyalist nitelikte olduğu ya da 1935 ya da 1936’dan beri böyle olduğu postülatini ele almalıyız.

İlk olarak, bu postülat, devlet mülkiyetinin hukuki ilişkisini (ki bu, üstyapıya aittir), ekonomik temelden kaynaklanan bir üretim ilişkisiyle özdeşleştirmektedir.

İkincisi, devlet mülkiyetiyle (kooperatif ya da kolhoz mülkiyetiyle) «sosyalist mülkiyet» denen şeyi karıştırmaktadır aslında. Devlet mülkiyetini, proletaryanın ortadan kalkmasını sağlayan bir toplumsal mülk edinme biçimi olarak koyar. Stalin’in, 23 Kasım 1936’daki konuşmasında söylediği, tam da budur: Sovyet işçi sınıfı, artık bir proletarya değil, tamamen yeni bir sınıftır, çünkü, «tüm halkla birlikte, üretim araçlarının mülkiyetine sahiptir».

Böylece, soyut olarak, devlet mülkiyetinin, üretici güçlerin toplumsal niteliğiyle bir sınıfın özel mülkiyeti arasındaki çeliskiyi «çözdüğü» söylenmiş olur. Hiç de karmaşık olmadığı halde, tarihsel materyalizme tamamen yabancı bir ideolojik sistemle karşı karşıyayız. Söylediği şu:

1) Devlet mülkiyeti = toplumsal mülkiyet = sosyalist mülkiyet;

2) mülkiyet, üretim ilişkilerinin temelidir. «Sosyalist devlet mülkiyeti varolduğu andan itibaren, üretim ilişkilerinin de sosyalist olduğu varsayılır; dolayısıyla, ücret ilişkisi de «içi boş» bir dış görünüşten başka bir şey değildir, «tamamen yeni» toplumsal ilişkileri gizlemektedir. (Örneğin, SSCB Bilimler Akademisi tarafından 1954’te yayımlanan Manual of Political Economoy’ye bakılabilir; Stalin’in ani sorunlar üzerine 1952’deki açıklamalarını özetleyen bir kitaptır.)

Böyle açıklamalar, burjuva hukuk ideolojisi için tipik olan idealist, bir kavrayıştan kaynaklanır, tarihsel materyalizmden değil. Devlet mülkiyetine yüklenen kilit rol bunu açıkça göstermektedir. Yasal mülkiyete böyle bir kilit rol tanınması, aslında, Proudhonizm ve Lassallizme doğru kör bir kayıştır. Daha 1846’da, Annenkov’a yazdığı bir mektupta Marx, böyle bir görüşün tutarsızlıklarını göstermişti: «Nihayet, Bay Proudhon’un sistemindeki son kategori, mülkiyettir. Oysa, gerçek dünyada, işbölümü ve Bay Proudhon’un bütün öbür kategorileri, bütün halinde, bugün mülkiyet diye bilinen şeyi oluşturan toplumsal ilişkilerdir; bu ilişkilerin dışında burjuva mülkiyeti, metafizik ya da yasal bir yanılsamadan başka bir şey değildir… Mülkiyeti bağımsız bir ilişki olarak koymakla, Bay Proudhon, sadece bir yöntem hatası yapmakla kalmıyor; burjuva üretimi bir arada tutan bağları hiç kavramamış olduğunu da açıkça belli ediyor.» [1]

Bu parça, çok açık biçimde kelimenin en derin anlamıyla mülkiyetin, sadece hukuki bir kategori olmayıp bir bütün olarak toplumsal ilişkilerin, özellikle de işbölümünün ürünü olduğunu ileri sürüyor. Burada önemli olan, Sovyetler Birliğini niteleyen toplumsal ilişkilerin, temelde, kapitalist üretim tarzını niteleyen ilişkilerle aynı olduğudur.

Hukuki bir kavram olarak alındığında, «sosyalist mülkiyet», üreticilerin ve üretici-olmayanların yer aldığı gerçek mülk edinme ilişkilerinden soyutlanmıştır; bu sürecin içinde ve temelinde gelişen toplumsal ilişkilerden de soyutlanır. Yasal mülkiyet biçiminden «çıkarsanması» kesinlikle mümkün değildir bu ilişkilerin, ancak somut analizle kavranabilirler.

Marx’in Kapital’de vurguladığı gibi, üretim araçları, «yabancılaşmış mülkiyet olarak üretimde gerçekten aktif olan tüm bireylerin» [2] karşısında yer aldığı sürece, kapitalist üretim tarzı varlığını sürdürecektir.

Kapitalist üretim ilişkilerinin devlet mülkiyeti temelinde de korunduğu, ücret ilişkisinin yeniden üretiminde açıkça gözükür. Bu ilişkinin varolması, Sovyet toplumsal formasyonunun ekonomik temelinin hâlâ kapitalist üretim ilişkilerince kurulduğunu gösterir. Marx’ın dediği gibi:
«Ücret, ücretli emeği önvarsayar, kâr da sermayeyi… Kapitalist dağılım, öbür üretim tarzlarından doğan dağılım biçimlerinden farklıdır ve her dağılım biçimi, içinden çıktığı ve tekabül ettiği üretim tarzıyla birlikte ortadan kalkar.»[3]

Marx daha Grundrisse’de, değer biçiminin dağılım düzeyinde varolmasının (ve bu yüzden ücret biçiminin varolmasının) «üretimin henüz doğrudan toplumsal olmadığını» ve «emeği kendi içinde dağıtan ‘topluluğun ürünü’ olmadığını» ispatladığını göstermişti; dolayısıyla bu durumda, «toplumsal üretim, onu kendi ortak zenginlikleri olarak yürüten bireyleri aşar».[4]

Demek ki, hem üretim sürecinin hem de dağılım sürecinin biçimi, Sovyet girişimlerinde kapitalist üretim ilişkilerinin yeniden üretildiğini doğrulamaktadır.

Sovyetler Birliğinin bir zamanlar sosyalist bir niteliğe sahip olduğu söylenebilse bile, bu, ekonomik temelin dönüşümü sayesinde olmuş değildir. Bu nitelik esas olarak, Ekim Devriminin, toplumsal ilişkileri dönüştürmek için mücadele etmek iradesini gösteren ve isçileri bu amaca yönelten bir siyasi iktidarın sonucudur. Bu mücadele bırakıldığında ve özellikle toplumsal ilişkilerin dönüşümünün «gerçekleştirildiği» yanlış olarak iddia edildiğinde, Sovyet toplumsal formasyonu sosyalist niteliğini yitirdi. Mücadelenin terkedilmesi, sınıfsal güç ilişkilerinin tersine döndüğünü ve böylece, kapitalist üretim ilişkilerinin güvenlikle yeniden üretiminin yolunun açıldığını gösterdi.

«Sosyalist üretim tarzı» diye bir şey icat etmiş olan ideoloji, bu çıkarsamayı bir kenara iter. Teoride veri olmayan hayali bir tarzdır bu. Çünkü sosyalizm, bir üretim tarzı değildir, kapitalizmle komünizm arasındaki geçiştir.

Bir «sosyalist üretim tarzı» kabul eden ideoloji, dünya işçi hareketinin büyük bölümüne damgasını vurmuştur ve çok kaba bir okumadır. Sovyetler Birliğinde, varolan durumun meşrulaştırılması işlevini görür -baskı aygıtları ve devletin güçlendirilmesi için teorik temel oluşturur.

SSCB’nde proletaryanın varolduğunu reddetmekle, proletaryanın sınıf mücadelesinin de varlığını inkâr etmiş olur ve böylece, devlet iktidarını ve üretim araçlarını tasarruf edenlerin mücadelelerine öncelik verir. Başka bir deyişle, iktidarın korumaya çalışan bir devlet burjuvazisini destekler ve bu gerici güce karşı çıkan herkesi «karşı-devrimci» olarak damgalar.
SSCB’deki biçimiyle devlet kapitalizmi, çok derin çelişkiler barındıran bir gerçekliktir. Bir yandan burjuvazi ile proletarya arasındaki antagonizmin yeniden üretilmesini sürdürür. Öbür yandan sürekli bir bunalım vareder. Kitlelerin aşırı sömürülmesine ve söylenenle gerçek iktidar yapısı arasındaki çelişkiyi farkeden herkesin hoşnutsuzluğuna yol açar. Böyle bir iktidar yapısının zorunlulukla baskıcı olmasının nedeni budur. Kitleler için demokrasinin gelişimi sürecine sadece, bu devleti yıkmaya ve kapitalist işbölümünü yoketmeye yönelik bir mücadele, uygun düşebilir.

[1] Marx&Engels, Selected Correspondence, Moscow 1975 p. 33-34.

[2] Marx, Capital volume I, Harmondeworth 1976, p. 1003.

[3] Marx, Capital volume III, Moscow 1971, p. 883.

[4] Marx, Grundrisse, Harmondeworth 1973, s. 158.