Kentin, Tüm Paydaşlarının Dahil Edildiği Kamucu Bir Perspektifle, Yeniden İnşaası Mümkündür!

88 views
13 mins read
88 views
13 mins read

Ayhan Erdoğan*

Söyleşi: El Yazmaları

EY – 6 Şubat tarihinde yaşadığımız depremin çok yönlü etkileri devam ediyor. Çok sayıda can yitirdiğimiz, kalanların da psikolojik ve fiziksel yaralar aldığı bir süreç. Öte yandan devlet, bu yaraları sarmakla değil, tekrar kanatmakla meşgul. Hızlıca molozları kaldırıp, ivedilikle inşaat faaliyetlerine başlamak istiyorlar. Bu acelenin sebebi ne olabilir? 

AE – Yıkıma engel olabilecekken, kentlerimizi doğa olaylarına karşı daha dirençli hale getirmek mümkünken hiçbir sakınım önlemi almayıp felakete sebep olan bir iktidar açısından enkaz görüntüsünü hızla ortadan kaldırmak suç mahalindeki delilleri ortadan kaldırmaya benzetilebilir. Bu sebeple de gösterilen hızlı performans anlaşılabilir. Bir diğer taraftan, kitlelere yaymaya çalıştığı güçlü imaj üzerinden sürekli olarak belirli bir çevreyi bu imaj sayesinde bir arada tutmayı amaçlayan bir iktidar açısından, böylesi bir felaketteki ihmalini, payını unutturup, inşaat makinalarıyla işinin başında, yaşam alanlarını yeniden inşa edebilecek güçlü lider imajını vermesi de anlaşılır. Henüz çadır bile dağıtamayan bir iktidarın iş makinalarıyla yeniden inşa-ihya görüntüsünü vermeye çalışması hem ihmalleri, hem acziyetleri ve hem de aslında ne kadar güçsüz olduklarını engelleyen bir perde görevi görüyor.

Resmi Gazete’de (24.02.2023/32114), deprem bölgesinde yerleşme ve yapılaşma hususlarını belirleyen 126 Sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi yayınlandı. “1 Yılda bölgeyi yeniden inşa edeceğiz” sözünü de anımsayarak, bu kararnamenin nasıl somut yansımaları olacağını düşünüyorsunuz?

Kararnameyle, 3194 sayılı İmar Kanunu, Mera Kanunu, Orman Kanunu, Kamulaştırma Kanunu gibi önemli kanun maddelerinde yer alan engelleyici hükümler, bir tedbir şeklinde adlandırılarak kaldırıldı.
Örneğin, belki de en ihtiyaç duyulan zamanda planlama meslek alanını devre dışı bırakıldı. Planlama dediğimizde salt şehir ve bölge planlama meslek alanından bahsetmiyoruz. Planlamanın devre dışı bırakılması demek, planlamaya altlık oluşturan tüm demografik, sosyo-ekonomik verilerin ve çok boyutlu analizlerin yapılmadan salt zemin özellikleri üzerinden yer seçim kararlarının verilmesi demek.

Planlamanın devre dışı bırakılması demek, tüm detaylı analizlerden sonra doğa olaylarına karşı bütüncül sakınım önlemleri içeren imar planları yerine alelacele yer seçimi yapılarak, sadece yer bilimsel etüdler ışığında tıpkı Kahramanmaraş milletvekilinin sosyal medyaya düşen videosundaki gibi kararların alınabilmesi demek. İmar planlarının bir askı-itiraz süreci vardır. Bu da halkın karar alma sürecine katılımını, varsa itirazı bunu karar verici merciiye sunmasını sağlar. Bu nedenle, planlamanın devre dışı bırakılması demek halkın da tümden bu karar alma süreçlerininden dışlanması demek. Normalde, plan sürecinde çok sayıda kamu kurumundan görüşler alınır, uygun görüşleri doğrultusunda yer seçimleri yapılır. Fakat şu an salt zemin sağlamlığı üzerinden gidildiği için örneğin zemini sağlam ama yangın, sel gibi riskler barındıran alanlarda konut inşa edilebilecek. Bu yüzden de planlamanın devre dışı bırakılması demek, doğa olaylarına karşı bütüncül çözümler yerine depremden korunacağım derken başka doğal-beşeri tehlikelere açık hale gelmek demek.

Planlama meslek alanının tarihsel birikimini dışlamak, planlamayı zaman kaybı görmek 1 yılda, alelacele beton yığınları inşa etmek için gerekli olabilir ama geçmişimiz bu konuda çok sayıda başarısız deneyimlerle dolu. İktidarın görüntüyü kurtarmak için panikle, alelacele aldıkları bu tür kararlar, toplumsal ve iktisadi maliyeti artırmaktan başka bir işe yaramıyor. Orman Kanununu, Mera Kanununu devre dışı bırakarak, bölge halkının en temel ekonomik geçim kaynaklarını hiçbir çevresel etki değerlendirmesine tabii tutmadan yapılaşmaya açmak, Kamulaştırma Kanununu devre dışı bırakarak kent merkezindeki mülkiyetleri dağ başlarına taşıyıp, bu taşıma işlemine itiraz yolu dahi tariflememek daha fazla süre kazandırabilir ama bu hız ile inşa edilecek şey kent olmaz, bu hız ile üretilen kimliksiz mekanlara herhangi bir aidiyet beslenmez. Bu sebeplerle, 1 yılda çok sayıda bina inşa edilebilir ama bir yılda kent inşa edilemez.

Yıkım sonrası oluşan molozların aceleci bir şekilde tarım, sulak alan vb. yerlere döküldüğünü görüyoruz. Bu konuda Ekoloji örgütleri, TMMOB’a bağlı odalar önemli açıklamalar yaptı. Sürecin bu kadar hızlı ve denetimsiz götürülmesi 1 yıl sonra karşılaşacağımız manzaraya nasıl bir etki yapar?

Şu an tüm kurumsal kapasitesiyle, yıkım görüntüsünü silmeye, birkaç farklı yerde hızla inşaat makinası görüntüsü vermeye çalışan iktidar, çevresel etkileri, ekolojik riskleri vs tamamen gözardı etmiş durumda. Bölge toplumunun en önemli geçim kaynağı olan tarım arazilerine beton dökmekle, meralara, sulak alanlara moloz yıkmakla meşgul. Tüm bu akıl dışı uygulamalar, depremin ekolojik, toplumsal, iktisadi ve beşeri maliyetini olabildiğince artıran uygulamalardır. Aynı zamanda, deprem bölgesinden göç eden yurttaşların geri dönüşünü de zorlaştırabilecek, gittikleri yerlerde güvencesiz, ucuz iş gücü olarak kalmalarına da sebep olabilecek uygulamalardır. Maalesef, eğer bu anlayış devam ederse, bilimi, tekniği, planlamayı ve halkı dışlayan bu kararlarla manzara günden güne daha da ağırlaşacak.

Bundan sonra depreme dayanıklı bir kent politikası, kent planlaması için neler yapabiliriz somut olarak ve depremzede şehirler için bilimsel ilkelere göre olması gereken yeniden inşa süreci nasıl olmalı? Kentsel belleği, kentlilik bilincini ve kültürünü tehdit eden bu sürece karşı alternatif, müştereklerin ön plana çıktığı kentler inşa edebilir miyiz? Nasıl?

İlk olarak, depremzede yurttaşların hızla nitelikli geçici barınma alanlarına ve tüm temel ihtiyaçlara erişmeleri sağlanmalıdır. Bu en temel öncelik olmalıdır. Bu sağlandıktan sonra, aceleye getirmeden, yukarda bahsettiğim bilimsel analizler ışığında, halkın katılımı da sağlanarak tüm planlama çalışmalarının güncellenmesi, doğa olaylarına karşı sakınım önlemlerinin imar planlarına işlenmesi, kamucu bir bakışla kalkınma modellerinin ivedilikle uygulamaya geçmesi gerekmektedir.

Yeniden inşa sürecinde hızla kent çeperindeki yerlere yönelmek yerine, kent merkezlerinde detaylı mikrobölgeleme etüd çalışmaları yapılarak yapı adası ölçeğinde kararlar alınmalı, mümkün mertebe kent yerinde ayağa kaldırılmalıdır. Zemin özellikleri yapılaşma için uygun olmayan yapıların inşa edildikleri yerler kamuya kazandırılmalı, bu bölgelerde kamusal açık kullanımlar oluşturulmalıdır.
Zaruri durumlarda yeniden yerleşim alanı seçilirken zemin özelliklerinin yanında, ekolojik alanlara en az yük oluşturucak, maliyeti en aza indirecek, doğa olaylarına bütüncül olarak dayanıklılık sağlayacak yerler halkın katılımı da sağlanarak seçilmelidir. 

Kentlerin yüzlerce yıllık birikimle oluşmuş bellek mekanları, tarihi ve kültürel değerlerinin restorasyonunun yanında, bu alanların yerel nitelikleri korunmalı ve yaşam kurgusunun yeniden bir parçası olmaları sağlanmalıdır.

Kentin tüm paydaşları, özellikle mülksüzleri, kiracıları, kadınları, çocukları, engellileri dışlamayacak ve bu kesimlerin sorunlarının çözümünü önceleyecek; tüm meslek odaları, STK’lerin dahil edildiği kamucu bir perspektifle yeniden inşa mümkündür. Önümüzdeki en temel sorun, bu taleplerin olabildiğince toplumsallaşmasını sağlamaktır. Şehir Plancıları Odası olarak bu çabayı gösteriyor, mesleki-teknik bilgiyle ürettiğimiz söylemlerin/taleplerin yaygınlaşması için sesimizi yurttaşlarımıza duyurmaya çalışıyoruz. Tüm dostlarımızdan sesimize ses katmalarını rica ediyoruz.

* TMMOB Şehir Plancıları Odası Genel Sekreteri