Her Ağacın Kurdu.. HDK/HDP – 8

105 views
92 mins read
105 views
92 mins read
Sevgili Ertuğrul Kürkçü'nün 4 yazısıyla serinin sonuna gelmiş olduk. Bundan sonraki yazı kendi görüşlerimin not düşülmesi olacak.
Yazı, Yeni Yaşam gazetesinde 4 hafta süreyle yayınlandı. Ama "diligelecekzaman" standardı açısından 4 yazıyı bir seferde yayınlayabiliriz, okuyucumuz, geçmişte olduğu gibi, uzun yazılara alışkın. Zaten bu tür makalelerin popüler yayıncılığın formlarına mahkum olması da başka bir sorun. 
Hele HDK'nın teori ile pratik arasındaki köprüyü kuran yazıları içeren bir yayın çıkartmaması çok daha büyük sorun; fikri hayatı bileşen bahçelerinde süren, cılız bir siyasi faaliyetle yetinmeye ne demeli bilmiyorum?
Son olarak yakın tarihe hakim olmayıp, bu tartışmayı yeni izlemeye başlamış olanlar için bir bilgi notu: Kürkçü'nün yazısı hem tanıklık, hem kişisel görüş niteliğini birleştiren bir yazı. Bu nedenle de referans değeri yüksek. İşin acı tarafı şu ki, Ertuğrul'dan başka ne o zaman, ne şimdilerde yazan biri yok. Yani biz, 6 milyon seçmen, partimizin görüşlerini, görüşlerin gerekçelerini, sözcülerin açıklamaları ve kurumsal bildiriler dışında bilmiyoruz. 

Halkların demokratik geleceği -I.

Öcalan’ın önerisi

Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) kapatılması talebiyle AYM’de açılan dava sürüyor. Her an kapatılma ve TBMM’deki temsilcilerinin “siyasi yasaklı” durumuna düşmesi olasılığını eleyecek bir önlem olarak HDP 14 Mayıs seçimlerine Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’yle (Yeşil Sol Parti) girdi. Seçilen vekiller (HDP’nin iki Eş Genel Başkanı dışında) TBMM’de Yeşil Sol’u temsilen yer alıyor ama HDP üyelerinin kaydı halen HDP’de.

Beri yandan 2018 seçimlerinde TBMM’ye HDP listelerinden girmiş MYK üyelerinin çoğu yeniden seçilmediler ama medyada HDP adına Yeşil Sol’un seçim pratiklerini, stratejilerini değerlendirmeye devam ediyorlar. Konular önemli, varılan sonuçlar tartışmaya değer, ama özneler, baş döndürücü, şaşırtıcı yer değiştirmelerle, bir orada bir burada zuhur ederken aidiyetler ve sorumluluklar dışarıdan -hatta içeriden de- bakanların gözünde birbirine karışıyor. Gidişatın sadeleşmesi, iki hukukluluğa bir an önce son verilmesi gerekliliği çok açık.

Gerçi, bu, esasen biçimsel gerekliliklerin ötesinde HDP ve Yeşil Sol, 14 Mayıs seçimlerinin sonuçlarının da kuvvetle hissettirdiği tarihsel ve politik nedenler dolayısıyla önemli kurumsal ve politik kararlar almanın arifesinde. Bu bağlamda, Yeşil Sol Parti Meclisi’ndeki son tartışmalar sırasında “HDP’nin ilk kurulduğu dönemdeki temel paradigmaya uygun bir yeniden inşa ihtiyacı” kuvvetle telaffuz edildi. HDP ve Yeşil Sol Parti Meclislerinin ortak toplantısından çıkan sonuç bildirgesinde de “yeni dönemde kolektif ve toplumsallaşan siyaset aklını yine birlikte üretmenin yollarını inşa” hedefi dile getirildi.

Sonunda hangi yeni örgütsel biçim(ler), politik doğrultular ve mücadele hedefleri belirlenirse belirlensin, kat edilen -ve edilemeyen- mesafeleri ölçmek ve halkların demokratik geleceğine doğru ilerlemek için başa dönerek, HDP’nin kuruluş varsayımlarının da elden geçirilmesinin gerekliliğinde ortaklaşıldığı görülüyor. Bu haftadan başlayarak, bu tartışmaya birbirini izleyecek üç (ya da dört) yazıyla katkıda bulunmaya çalışacağım. Bunların bir bölümü, aslında daha önce, “yeniden kuruluş” tartışmaları henüz gündemimizde kendisini böylesine yakıcı bir biçimde hissettirmemişken parti literatüründe yer almış ya da sınırlı bir okur kitlesi önünde ifade edilmişti. Ancak, işaret ettikleri ve kayıt altına aldıkları olgular dolayısıyla bugün tartışmamızın arka planını aydınlatmakta katkıları olacağını umuyorum.

Halkların Demokratik Partisi (HDP), yalnızca Halkların Demokratik Partisi değildir; kendisinden daha fazla bir şeydir. Bu, bir bakıma HDP’nin kuruluş paradigmasının çok merkezli kurgusunun kaçınılmaz bir sonucudur. Ama zaman içinde o kurgunun -kurumsal yapılarının değilse de- birçok unsurunun işlevlerinin fiilen HDP’ye devri veya HDP’nin üstüne kalmış olması dolayısıyla da böyledir.

Sonradan HDP olarak cisimleşen yeni tipte bir politik kuruluş ihtiyacı, 2011 Genel Seçimleri’nde “Emek, Demokrasi, Özgürlük Bloku”nun başarısının toplumsal muhalefet arasında uyandırdığı canlanmanın ardından Öcalan’ın ortaya attığı geniş bir barış ve özgürlük cephesi inşasının imkanlarını tartışan öneriler bağlamında gündeme gelmişti.

Öcalan 6 Temmuz 2011’de avukatlarıyla yaptığı ve Fırat Haber Ajansı’nca yayınlanan görüşmede o gün “Çatı Partisi” olarak tanımladığı yapıyı ve kuruluş sürecini -“özgür basın”a yansıdığı kadarıyla- şöyle tasavvur ediyordu:

“[…] daha önce söylediğim gibi Türkiye 20-25 bölgeye ayrılabilir. Örneğin Karadeniz bölgesi Doğu, Orta, Batı diye üç bölgeye ayrılabilir. İstanbul bir bölge olabilir. Ege üç bölge olabilir ve diğer yerler de sosyal, ekonomik ve kültürel durumlarına göre böyle bölgelere ayırabilirler. Örneğin Kürdistan’ı yedi bölgeye ayırabilirler. Bu şekilde Türkiye’yi 20-25 bölgeye ayırabilirler. Bundan kastım yerelliktir. Yerellik esas alınmalıdır. Mesela iki-üç vilayet birleşerek kendi yerel konferanslarını yapabilir. Yapılan bu yerel konferanslarda o yerlerden olan, orada oturan[lardan] her bir bölge için 20-25 delege seçilebilir […] Bu şekilde yaklaşık 400 kişi yerelden seçimle, seçilerek belirlenebilir. Diğer 100 kişi de uzman kişilerden, akademisyenlerden, sivil toplum örgütlerinden, sendikalardan ve diğer kesimlerden belirlenebilir. Bu şekilde 500 kişilik bir Kongre oluşturulabilir. Bu oluşturulacak Çatı Partisi sadece Kongre olmaz veya sadece parti şeklinde de olmaz. Hem Kongre hem de Parti şeklinde yarı-Kongre biçiminde olabilir.”

“[…] Aynı zamanda yasal mevzuata göre hukuken var olabilmesi için ve hukuki varlığının kabullenilmesi için de Demokratik Ulus Kongre-Partisi şeklinde parti olarak kurulabilir. Bu şekilde hukuken varlığı da olur. Gerçi anayasa ve diğer yasalar da değişecektir. Ancak şimdilik bu şekilde hukuken de var olur.

“Bu Kongre-Partinin aynı zamanda 100 kişilik bir de Kongre-Parti Meclisi olur. Bu yüz kişi, 500 kişilik Kongre üyeleri arasından seçilir. Demokratik Ulus Kongre-Parti Meclisi oluştuktan sonra üç ayda bir toplanır. Ve çalışmalarını bu şekilde devam ettirir. Ayrıca bu Kongre-Partinin 25 kişilik bir de Yürütmesi olur. Bu 25 kişilik yürütme, Konsey şeklinde işleyebilir. Bu Kongre-Partinin başkanlığı da zaten Genel Başkan-Eşbaşkanlık şeklinde olur. Muhtemelen eş başkanlıklar da şu anki parlamenterlerden seçilir. Ancak BDP’nin eş başkanları, Kongre-Parti’nin eş başkanları olmazlar, onlardan farklı kişiler eş başkan olurlar. BDP varlığını devam ettirir. Ancak Çatı Partisi’ne seçilecek eş başkanları BDP’nin eş başkanları olmaz, seçilen iki parlamenter olur. Bu şekilde Demokratik Ulus Bloku oluşturulur. Bu blokta tüm sol-sosyalist çevrelerin olması gerekir. Zaten üç sol-sosyalist adayı da seçildi. Seçilen üç kişi şimdilik yeterli sayılabilir. Benim için Türk Solu, Kürt Solu gibi bir ayrım yoktur, Kürt-Türk ayrımı da yoktur. Benim için esas olan Demokratik Ulus Bloku’dur. Ben bunu esas alırım. Beni ilgilendiren budur.

“Şayet söylediğim şekilde Demokratik Ulus Bloku inşa edilirse Sol, müthiş bir başarı sağlar. Bir sonraki seçimlerde en az yüzde yirmi oy alabilirler. Bu blok o zaman Türkiye’nin en güçlü üç blokundan biri olur. […] Tüm sosyalist çevreler olmalı, hiçbir sol-sosyalist çevre Çatı Partisi’nin dışında bırakılmamalıdır. Hatta liberal özgürlükçüler de olabilir. Buna inansınlar, bu yönde çalışmalarını yürütsünler. Tüm bu çalışmalara hızlı bir şekilde başlanabilir. Sanırım Ekim’e kadar Demokratik Ulus Kongre-Partisi çalışmalarını tamamlarlar.”

Öcalan aynı görüşmede Kürt Ulusal Konferansı’nın başlı başına bir süreç olarak tasarlanması düşüncesiyle de şunları önermişti:

“Ulusal konferans içinde ve bünyesinde bir parlamento oluşturulmalıdır. Ahmet Türk ve Şerafettin Elçi bu çalışmaları yapabilirler. İkisine de selamlarımı iletiyorum. Daha önce söylediğim savaş ve barış ilkesiyle diğer temel ilke ve pratik öneriler üzerinden konferans çalışmaları yapılabilir. Ulusal Konferansın yapacağı en önemli hususlardan biri parlamento kurmaktır. Zaten KNK var, ancak bu kurulacak parlamento KNK’nin yeniden yapılandırılması şeklinde olabilir. Hatta Filistin’deki FKÖ modeli örnek alınarak bir parlamento oluşturulabilir. Daimi meclis şeklinde olur. Ulusal konferansın yapacağı en önemli ikinci şey de bu parlamentonun bir yürütme organını oluşturmaktır. Hatta buna gölge kabine de diyebiliriz. Bu şekilde parlamentonun da bir yürütmesi olmuş olur. Ulusal konferansın yapacağı üçüncü ve en önemli şeylerden biri de silahlı güçlerin koordinesidir. Barzani’nin silahlı güçleri veya Irak Kürt federasyonu silahlı birlikleri ve diğer silahlı güçlerin koordinesi sağlanmalıdır. KCK’nin temsilcisi de ulusal konferansta yer almalı ve KCK kendi temsilcileriyle kendisini temsil etmelidir.”


Halkların demokratik geleceği II.

HDP ve HDK: ‘Kuvveden fiile’

Geçtiğimiz hafta, Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) doğuşuna itilim veren “kritik etki”yi, Öcalan’ın ağzından çıktığı haliyle “Emek, Demokrasi, Özgürlük Bloku”nun kendisinin bir kongre-partiye dönüşmesi önerisinin gündeme geliş sürecini ele almış, “en büyük bileşenimiz“in onayı ve rızasıyla sonunda HDP olan şeyin bir fikirden maddi gerçeğe dönüşüm eşiğine geliş anına kadar takip etmiştik.

Geriye dönerek iki cümleyle özetlememiz gerekirse HDP’nin başlangıcında, günümüzde hakikatler bükülerek kurulan demagojik anlatının tamamen tersine “Türk Solu”nun Kürtler’e dayattığı” değil, Öcalan’ın Türkiye ve Kürdistan soluna teklif ettiği bir ortak parti formunda bir “[…] Demokratik Ulus Bloku oluş[turulması]” önerisi vardı.

Öcalan şöyle diyordu: “Benim için Türk Solu, Kürt Solu gibi bir ayrım yoktur, Kürt-Türk ayrımı da yoktur. Benim için esas olan Demokratik Ulus Bloku’dur. Ben bunu esas alırım. Beni ilgilendiren budur. […] Demokratik Ulus Bloku inşa edilirse Sol, müthiş bir başarı sağlar.”

İkincisi Öcalan, bu önerisinin “her şey”i ikame edemeyeceğinin tamamen idrakinde olarak “kongre-partisi”ne eşlik eden bir “Ulusal Konferans ve bünyesindeki bir parlamento”yu gündeme getirmiş, örnek olarak “Filistin’deki FKÖ modeli”ni hatırlatmış,” ulusal konferansın bu parlamentonun bir yürütme organını, -bir “gölge kabine”yi- oluşturması ihtiyacını vurgulamış, bir adım daha ileri giderek “Barzani’nin silahlı güçleri veya Irak Kürt federasyonu silahlı birlikleri ve diğer silahlı güçlerin koordinesi”nden ve “KCK temsilcisinin de ulusal konferansta yer alması”ndan söz etmişti.

Sonraki tartışmalar açısından, Öcalan’ın önerisinin sadece birinci değil, bir “kavram çifti” olarak, ikinci bölümüyle birlikte akılda tutulmasının önemini hatırlatmak isterim.

HDP: Bir siyasal parti formundaki devrimci hareket

“Emek, Demokrasi Özgürlük Bloku” bileşenleri, 2011’de Öcalan’ın önerilerini çok büyük ölçüde benimsediler. Ancak onun “Demokratik Ulus Kongre-Partisi” olarak önerdiği bileşik yapıyı -kısmen partiler kanunu ve AYM içtihatları nedeniyle- iki ayrı yapı halinde tasarladılar: 15-16 Ekim 2011’de 25 bölgeden gelen yerel delegasyonlar Halkların Demokratik Kongresi’nin (HDK) kuruluşunu ilan etti. Bir “seçim partisi” olarak tasavvur edilen Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) Tüzük ve Programı HDK zeminlerinde oluşturuldu ve 2012’de yapılan resmi başvuruyla HDP’nin kuruluşu hukuken tamamlandı.

Ancak HDP, “çözüm süreci” döneminde Ekim 2013’teki 1. Olağanüstü Kongresi’ne kadar siyasi faaliyet göstermedi. Siyasi faaliyetin merkezi, parlamentoda BDP-Blok, Kürdistan’da BDP olmaya devam etti. HDK ise Türkiye’deki toplumsal dinamiklerin mücadele ve faaliyetlerinin örgütlenmesi ve eşgüdümü ile Barış ve Demokratik İslam Konferans’larının toplanmasına yoğunlaştı.

Bütün bu açıklamalardan sonra da Halkların Demokratik Partisi (HDP) yüzeysel bir bakışla mevcut partiler mevzuatı çerçevesinde kurulmuş; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın denetiminde iş gören, “demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez bir unsuru” olan diğer partiler gibi bir siyasi parti olarak görülebilir. Ama HDP ne biz, ne rakiplerimiz, ne karşıtlarımız için sıradan bir parti. Biz, bir açık siyasal parti formu içinde faaliyet gösteren bir devrimci hareketiz.

‘Geçiş Programı’

HDP’nin programı da ilk bakışta bir “demokratik reform” programını andırır. Ama, yerleşik burjuva demokrasilerinde, örneğin Britanya’da zaten olmuş bitmiş, gerçekleşmiş olanlara atıfta bulunan bir talepler listesinden ibaretmiş gibi görünebilen programımızın sadece talepler düzeyindeki ifadesinin dahi rejimin kabulleri çerçevesinde nasıl muazzam bir gerilim doğurduğunu, ne kadar güçlü bir reaksiyona yol açtığını biliyoruz. Tıpkı HDP’nin bir yasal parti formu içinde faaliyet gösteren bir devrimci hareket oluşu gibi, “radikal demokratik reformlar dizgesinden” ibaretmiş gibi tınlayan programımız da tam olarak gerçekleşmesi halinde esasen bir siyasal devrimin kapısını açacak olan bir “geçiş programı” olarak tasarlanmıştır.

Bu vesileyle Programımızda “Partinin Hedefleri”* başlığı altındaki bölümlerin, önümüzdeki dönem boyunca bizi meşgul edeceği anlaşılan “kaba sosyalist” ve “milliyetçi” saldırılar bağlamında dikkatle değerlendirilmesinin önemini hatırlatmak isterim.

Bu program hedefleri, hukuki mevzuatta hiçbir kriminalizasyona imkan vermeyecek olsa da, Osmanlı Devleti’nden arta kalan tüm millet ve milliyetler ile topluluklardan “tek bir Türk milleti yaratma”yı hedefleyen ve kendisini “tek milletin tek devleti” olmakla meşrulaştıran mevcut Cumhuriyet’in “milli hakimiyet” prensibine bir tür meydan okuma olarak görünür. Bu hedefler formülasyonu, “bütün halkları”, dolayısıyla Kürdü her düzeyde özgürleştirerek, onu hukuken tanıyarak, Türk’le hukuk karşısında eşit kılarak kendi ana diline ve kültürüne sahip çıkabilmesi için ona yeni olanaklar sağlayarak, anadilinde eğitimin kapısını açarak, kendi kendisini yönetmesini meşru yerel dayanaklara kavuşturarak eski hakimiyet şeklinin tüm mantığını yerle bir eder. Evet, bayrağına bu hedeflere barışçı yoldan ulaşmayı yazmıştır ama bu, bu hedeflerin devletin “Türkçü” çelik çekirdeği açısından siyasal düzlemde casus belli -savaş nedeni- sayılmasını engellemez.

HDP, programından hareketle, bütün yerel yönetimler -ve elbette Kürdistan’daki yerel yönetimler için de- üretimden ve doğal kaynakların işletilmesinden sağlanan zenginlikten hak ve pay talep eder ve bunlara merkez tarafından el konulması ve merkez tarafından, bürokratik merkezi yönetim ihtiyaçlarına göre dağıtılması prensibine son vermek ister.

Çözüm süreci ve çöktürme harekatı

Programın siyasete tercüme ettiği bu dinamiklere baktığımızda HDP’nin adını “Halkların Devrimci Partisi” olarak koymamakla birlikte kendisini itinayla işlenmiş bir devrimci tasavvur çerçevesinde, fiilen cumhuriyetin yok etmekle görevli addettiği farklılıkların ezilenler kutbundaki öznelerinin meşruiyeti üzerine yerleştirerek kurmuş olduğu görülür. HDP’nin büyük radikalliği ve düzenin bütün unsurlarını tedirgin eden demokratikliği buradadır ve rejim için bir tehdit olarak görünmesi bu nedenledir.

Nitekim çözüm süreci dönemi egemen sınıflar için bu algının sınanması açısından çok öğretici oldu. Süreç sonlandırılırken gerekçe diye ortaya sürülen bütün o malum “PKK silah bıraktı, bırakmadı”, “hendek kazdı, kazmadı” argümanları merkezi sorunsal bakımından tali önemdedir. Bunlar egemen sınıfın kimi kararlarında etkili olmuş, kimi güvenlikçi adımlarını gerekçelendirmede rol oynamış olabilir ama asıl mesele Türkiye’nin ve Kuzey Kürdistan’ın eski bukağılarından, yazılı olmayan “koloni statüsü”nden kurtulmaya başlamış olmasıydı. Rejimin “çözüm ve müzakere”den rücu edişi, mevcut devletçiliğin “Türkçülük” ve “Türklük” esaslarına ve bunların öncelik, birincillik ve hakimiyetine meydan okuyan yeni bir toplumun merkezin dil, kültür, inanç, ekonomik güç, cinsel yönelim dayatmalarını çelerek de facto -fiilen- eşit hakla yükselmeye başlıyor olmasındandı; mevcut egemenliğin bir daha geri gelmeyecek şekilde elden çıkmasının gerçek bir ihtimal halini almasıyla ilgiliydi.

O yüzden -biz bu “beka” lafını biz biraz alaya alsak da- onların cephesinden bakıldığında Fırat’ın doğusundaki kaynaklar, nüfus, coğrafya, tarımsal alanlar, hatta devlet sınırları üzerindeki iddiasını sürdürebilecek araç ve gereç, donanım ve yetkiden artık mahrum bırakılmış ya da bunlara tasarruf için orada yaşayanların onayına muhtaç bir devlet tasavvurunun, Ankara’da bu devletin başında duran ve kendilerini daima devletin başı olarak  görmüş olanların gözünde dünyanın sonu demek olacağı apaşikardı.

O yüzden genel demokratik prensipler açısından standart sayılabilecek programımızdaki tüm taleplerin gerçekleşmesi, Türkiye’nin özgün koşullarında bir iç sömürge müktesebatı üzerinde kurulmuş olan devlet zihniyeti çerçevesinde her şeyin sonu olarak görülebilirdi ve öyle de görüldü.

“Çözüm süreci”, merkezi iktidarı kontrol eden güç açısından o dönemde barışın savaştan daha kârlı olabileceği varsayımıyla başlamıştı. HDP’nin ve Türkiye devrimci güçlerinin -nesnel çelişkilerin gelişme düzeyinin elverişsizliği bir yana- aşağıdan gelen bir hareketlilikle Türkiye’yi Kürdistan’daki dönüşüme eşlik edebilecek bir momentuma ulaştırmaktaki zayıflığımız da sürecin sonlandırılmasını kolaylaştırmış olabilir ama bunun asıl nedeni programımızın bir siyasal akış doğrultusu sunduğu gerçek özgürlük potansiyellerinin ve harekete halindeki tarihsel birikimin bu radikalliğiydi.

HDP’nin ‘tekleşmesi’

Bu ilkeler ve hedefler parlamentoda BDP-Blok, parlamento dışında HDK’nin iki yıllık aktivizmi içinde görünürlük kazandı, vücut buldu. HDK’nin kendi içinden çıkarttığı, vücut verdiği HDP bu ilke ve icraatın çoğunu devraldı. Bunları hala da sürdürüyor.

Fakat öyle oldu ki, HDK Türkiye’ de ki siyasetin geleneksel işleyiş kalıplarına, siyasetin gündelik bilinçte ve müesses nizam içindeki kavranışına yenik düştü. Geleneksel siyasette halka düşen oy vermektir ama bir partiye oy verirsiniz, bir kongreye oy vermezsiniz. Siyaset genel olarak oy verme yoluyla yapılır. Bu zihniyet her ne kadar Kürdistan’da kısmen dönüşmüş olsa da daha batıya gittikçe, ara bölgelere örneğin Malatya, Elazığ, Erzincan, Antep’e yaklaştıkça merkezle özdeşleşmeye başlar ve Türkiye’nin batısına Karadeniz’e, Çukurova’ya, Ege’ye, Trakya’ya geldiğinizde siyaset genel olarak oy vermek-oy almaktan başka bir ilişki olarak okunmaz.

HDP’nin Türkiye’nin tamamında siyaseti merkeze almasının zorunlu kılan paradigmasının da gereği olarak sadece ya da esasen Kürdistan’da değil, bütün satıhta siyaset yapmaya uygun olarak şekillenmesi dolayısıyla söylemimiz ve siyasetimizde parlamento git gide daha çok merkeze geldi ve yerleşti. “Çatışmasızlık ve çözüm” dönemi bu sürecin parlamentodan ifadesi görevini üstlenmiş olan yapıya ister istemez standart olarak öngörülmüş olandan daha büyük bir derinlik kazandırdı. Dönemin sözcülerinin bu ihtiyacı çok iyi ifade eden postürleri, imajları ve bununla birlikte kazanılan söz gücü, medyanın bu sözde ifadesini bulan politik geleceğe yaptığı yatırım, demokratik kamuoyunda oluşan sempatiler ve Türkiye’de barışa duyulan büyük ihtiyaçla beraber bunu büyük bir enerjiyle dillendiren HDP, genel hareketin topoğrafyasında geri kalan her şeyi örttü; yani toplumsal derinliği gözden sakladı. Gözlerini parlamenter faaliyet alanına dikmiş olması, HDP için aslında fokurdayan kazanın dibindeki hayatı görünmezleştirdi ve yukarıdaki “barışçı” ve “demokratik” söylem, hakikatin kendisiymiş gibi oldu. HDK’nin bütün damarları bu akış içerisinde kendilerini kaybettiler ve bir süre sonra HDK HDP tarafından yutulmuş oldu. Bu esasen Kürdistan’da DTK’nin başına gelenler için de geçerlidir. BDP’nin HDP’ye dönüşümünden, HDP’nin Kürdistanî siyasetin temsilini de devralmasından sonra, HDP bir taşkın gibi, Kürdistan dinamiğinin siyasi ifadesi olarak geride bıraktığı Demokratik Bölgeler Partisinin (DBP) de Demokratik Toplum Kongresi’nin (DTK) de önüne katıp götürdü.

Herkes, Öcalan’ın önerisinin, prestijli, göz önünde, dillere destan, medyatik bir statüye kavuşmuş olan birinci bölümüne odaklanmış, ama bütün bu dönem içinde, HDP’nin asıl güç kaynağı olan Kürdistan -sadece kuzey değil bütün parçalar- için önerdiği hamlelere kimse talip olmamıştı. Öcalan her zaman olduğu gibi, Türkiye-Kürdistan diyalektiği içinde düşünüp önerirken, pratikte ele geçen, hiçbir zaman Kürdistan’ı kendi çokluğu içinde tamamen kapsaması mümkün olmayan bir açık partiden ibaretti.

Kriz

2011’de yukarıda en soyut düzeyde mükemmel bir “kavram çifti”yle başlayan tasavvur süreci siyasal pratikte hiçbir zaman hakikaten gerçekleşmesi mümkün olmayan “her şey için HDP” sığlığında son buldu. Partinin, simetriğinden yoksun kaldığı koşullarda bu konuma sürüklenmesi aslında işin tabiatı gereğiydi. Fakat bir adım sonra, şöyle ya da böyle bu dalga düştüğünde ne olacağına dair ne HDP’nin bir stratejik planı vardı, ne de geride buna stratejik bir derinlik içerisinden bakan bir taban dinamiği kalmıştı.

Nitekim HDP 7 Haziran 2015’te Türkiye’nin iki kutuplu siyasî mimarisine tam ortadan, bodoslama bir darbe vurarak kendisini getirip müesses siyasetin anayolunun ortasına koyunca müesses nizamın bütün parametreleri sarsıldı HDP “çöktürme harekatı”nın hedefi oldu. O günden beri bu krizin içerisinde yaşıyoruz.

Şimdi, bu kriz HDP’ye esasen kuruluşunda, ne siyasal ne tarihsel olarak talip olduğu, tabiatı ve yapısının gerçekleştirmesine imkan vermediği bütün görevleri fiilen yüklemiş durumda. HDP, hem HDK’nin görevini yapacak; hem DTK’nin görevini yapacak; hem kadın hareketini taşıyacak; hem emek hareketini taşıyacak; hem Kürt mücadelesini taşıyacak; hem Alevi mücadelesini taşıyacak. Üstelik bunları kanuna nizama riayet ederek yapacak ve müesses nizam bunu kendi temellerine karşı bir devrimci mücadele olarak kavrayıp HDP’ye karşı devrimci metotlarla yüklenirken, parti kendisini müesses nizamın sınırları içerisinde kalarak savunacak. Yani elleri arkasından bağlanmış bir parti üç koluyla birden – gayri nizami bütün kuvvetleri de devreye sokarak- saldıran bir müesses nizam koalisyonu ile mücadele etmek zorunda kalacak.

Bu kaçınılmaz olarak bizi ikinci bir soru ile karşı karşıya bırakıyor: Bundan sonra nasıl olacak da süreç nizami olmaktan çıkıp -zaten çok kısa bir süre kısmen nizami olmuştu- gayri nizami, olağanüstü bir alana taşınırken HDP devrimci karakterini muhafaza ederek, her şey olduğu bir bağlamdan bir şey olacağı başka bir bağlama nasıl taşınacak?

Önümüzdeki Kongre döneminin bütün tarihsel anlamı ve varlık nedeni yaşamın önümüze getirip koyduğu bu sorunun doğru yanıtını bulmak üzere bir birlikte düşünme süreci olmasında. Kıymetini bilirsek, bu süreçten güçlenerek çıkmamız pekâlâ mümkün. Gramsci’nin dediği gibi “Hakikati söylemek, hakikate birlikte ulaşmak komünist ve devrimci bir eylem” ise tartışmayı yalnızca örgütsel, yapısal hakikatimizle sınırlayamayız, dönüp siyasal hakikatimizi de birlikte gözden geçirmeye zorunluyuz.


Halkların demokratik geleceği -III

“Üçüncü Kutup”: Strateji ve taktik

Önceki iki bölümde tarihsel gelişmesi içinde HDP’nin doğuş ve gelişmesinin başlıca dinamiklerinin yapısal evrimini izlemiş ve “ortak hareketimiz”in HDP “formu” içinde günümüzde -özellikle 14 Mayıs seçimleri sonrasında- karşı karşıya kaldığı meselelerin politik anlamını yeniden çözümleme ihtiyacının birlikte giderilmesi konusuna gelmiştik.

Bu bağlamda HDP’nin üzerinde yükseldiği tarihsel ortaklığın başlangıçtaki stratejik anlamını bugün de koruyup korumadığını ve bu stratejik yönelişin icaplarının her dönüm anında gereğince yerine getirilip getirilmediğini, yani taktik hamlelerin uygunluğunu 2011’deki özgün tasavvur ışığında gözden geçirmek kaçınılamaz bir zorunluluk olarak ortaya çıkıyor.

HDP’nin stratejik hedefi ya da amacı

HDP Tüzüğü’nün, programdan damıtılmış olan 1. Maddesi, “Partinin Tanımı” başlığı altında partinin özgün tanım ve hedeflerini yalın bir biçimde özetler: “[…] tüm ezilenlerin ve sömürülenlerin; dışlanan ve yok sayılan bütün halkların ve inanç topluluklarının, kadınların, işçilerin, emekçilerin, köylülerin, gençlerin, işsizlerin, emeklilerin, engellilerin, LGBT[IQ+] bireylerin, göçmenlerin, yaşam alanları tahrip edilenlerin; aydın, yazar, sanatçı ve bilim insanları ile bütün bu kesimlerle birlikte mücadele yürüten güçlerin her türden baskı, sömürü ve ayrımcılığı ortadan kaldırmak ve insan onuruna yaraşır bir yaşam kurmak üzere bir araya geldiği, demokratik halk iktidarını hedefleyen bir siyasi partidir.”

Alışılageldik, “azami-asgari program” ayrımlarını aşan, iktidar sorununa çoklu kriz dinamiklerini kapsayan “çoklu özne” kavrayışından hareketle yaklaşan program ve stratejisiyle HDP daha doğuşunda kendisini bir ezilenler koalisyonu olarak, özgün bir ittifak sistemi içinden ifade etmişti.

‘Üçüncü kutup’, ‘üçüncü yol’

HDP bu tanımdan hareketle, Programında kendisini Türkiye’nin genel siyasal topoğrafyasında ve güç tablosunda bizim “üçüncü kutup” diye geldiğimiz, daha sonra parti literatürüne “üçüncü yol” olarak da geçecek olan bir güç ayrışması tablosu üzerinde konumlandırdı: “Türkiye’nin baskı ve sömürüye dayalı sistemi, egemenlerin iki ana siyasal akımı tarafından sürekli olarak yeniden üretiliyor, buna karşı mücadele eden tüm toplumsal direniş odakları ise baskı altında tutuluyor. Bu durumu değiştirmek için süregelen mücadeleleri ve birikimi birleştirecek yeni bir adımı, Partimiz ile atıyoruz.

[…]

“Halkımız, egemenlerin dayattığı neoliberal ve anti-demokratik düzen içinde, Türk-İslam sentezci veya ulusalcı anlayışları tercih etmek zorunda değildir.”

HDP’nin başlıca taktik
hedefleri

Tüzüğün “Amaç” başlığı altındaki 2. Maddesi de “demokratik halk iktidarı” stratejik hedefine giden yoldaki başlıca mücadele konularını, yani belli başlı taktik hedefleri sıralar. Bu stratejik ve taktik hedeflerin programda oldukları şekilde belirlenmesi ve sıralanması onların  önem sırasıyla ilgili değildir.

HDP’yi meydana getiren tüm bileşenler taktik hedefler için “ortak mücadele” hattının “Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkı”ndan başladığı kabulünde birleşir. HDP siyaset zincirini kavramak açısından tutulacak ana halka budur. İki nedenle: Birincisi, “milletlerin kendi kaderlerini tayin hakkı”nın gerçekleşmesi Türkiye’de bir demokratik dönüşümün olmazsa olmazı iken öte yandan aynı tarihselliğin inkârının kendi aralarında sahici ve çok sert çatışmalara tutuşmalarına mukabil Türk devletinin otoriter laik ve otoriter dinci kutupları için ortaklaşa din, dil ve etnisite ile belirlenmiş bir yurttaşlık kavrayışı üzerinde yükselen devlet iktidarı ve egemenliğin “bekası”nın olmazsa olmaz olması -özetle rejimin “tekçi” merkezi doktrin ve uygulamalarının bertaraf edilebilmesinin siyasal rejimde köklü bir değişikliği zorunlu kılması dolayısıyla.

İkincisi, aynı sürecin öbür yüzünde de Kürdistan’ı yazılı olmayan bir “iç sömürge” statüsüne zorlayan Türk egemenlik rejiminin kaçınılmaz olarak Batı’daki Türk’e de otoriter ve proto-faşist bir rejim olarak dönmesi dolayısıyla  “milletlerin kendi kaderlerini tayin hakkı” konusunun yalnızca Kürtlerin değil, demokrasiye ihtiyacı olan herkesin asgari müştereği haline gelmiş olması -ya da bir diğer ifadeyle “başka bir halkı ezen bir halkın özgür olama[yacak]” olması nedeniyle.

Bu bağlamda HDP stratejisinin belirlenmesinde, devlet statükosunun dönüşümü bakımından, Kürtlerin büyük bölümünün “kendi kaderlerini tayin” için hangi yolu tutacakları kaçınılmaz olarak belirleyiciydi.

‘Demokratik çözüm’ün iki yolu

Öcalan, “Barış, Demokratik Çözüm ve Demokratik Ulus İnşası” başlıklı çalışmasında Kuzey Kürdistan’da “kendi kaderini tayin”in iki muhtemel biçimini  şöyle özetliyordu:

“Demokratik özerklik çözümü iki yolla uygulanabilir: Birinci yol ulus-devletlerle uzlaşmayı esas alır. Somut ifadesini demokratik anayasal çözümde bulur. […] Demokratik özerklik bu hakların temel ilkesidir. Bu ilkenin başlıca koşulları egemen ulus-devletin her türlü inkâr ve imha politikasından vazgeçmesi, ezilen ulusun da kendi öz ulus-devletçiğini kurma fikrini terk etmesidir. […] Kürtleri inkâr ve imha politikasıyla tamamlanmak istenen ulus-devletçilik, cumhuriyeti çözülüşün, devasa problemlerin, sürekli krizlerin, her on yılda bir başvurulan askeri darbelerin ve Gladio ile yürütülen bir özel savaş rejiminin içine çekmiştir. Türk ulus-devleti ancak tüm bu yönlü iç ve dış politikalardan ve rejim uygulamalarından vazgeçtikçe, genelde tüm kültürlerin (Türk, Türkmen kültürü de dahil), özelde Kürt kültürel varlığının demokratik özerkliğini kabul ettikçe, normal, hukuki, laik ve demokratik bir cumhuriyet halinde kalıcı barış, zenginlik ve refaha erişebilir.”

“Demokratik özerkliğin ikinci çözüm yolu”, diyordu Öcalan, “Ulus-devletlerle uzlaşmaya dayalı olmayan, kendi projesini tek taraflı pratikleştirme yoludur. Geniş anlamda demokratik özerkliğin boyutlarını hayata geçirerek, Kürtlerin demokratik ulus olma hakkını gerçekleştirir. Şüphesiz bu durumda bu tek taraflı demokratik ulus olma yolunu kabul etmeyecek olan egemen ulus-devletlerle çatışmalar yoğunlaşacaktır. Kürtler bu durumda ulus-devletlerin ister tek tek, ister ortaklaşa (İran-Suriye-Türkiye) saldırıları karşısında ‘varlıklarını korumak ve özgür yaşamak için topyekûn seferberlik ve savaş pozisyonuna geçmek’ten başka çare bulamayacaktır. Savaş içinde olası bir uzlaşma veya bağımsızlık sağlanıncaya kadar, öz savunmaları temelinde demokratik ulus olmayı tüm boyutlarıyla ve öz güçleriyle geliştirmek ve gerçekleştirmekten geri durmayacaklardır.”

HDP tüm bileşenlerin “Demokratik Çözüm”ü birinci yol üzerinden gerçekleştirmenin mümkün ve gerekli olduğuna yönelik ortak irade beyanı ve kabulün eseriydi. HDP’ye 2013-15 arasındaki “Çözüm ve müzakere” sürecinde de, 2015-16’dan bu yana süregiden “çöktürme harekatı”na karşı koyarken de yön veren, Öcalan’ın Kuzey Kürdistan ve Türkiye’yi topyekûn kuşatan koşullar bağlamındaki bu çözümlemesiydi.

‘Demokratik Çözüm’ün öznel ve nesnel koşulları

Ancak “demokratik özerklik” çözümünün gerçekleşmesi açısından HDP’nin yola çıktığı dönemden bugüne öznel koşullar hep aynı kalmadı. Devlet iktidarı ve halkların karşılıklı ilişkilerinin maddi doğasında kökten değişmemekle birlikte öznel koşullarda dramatik bir değişme oldu.

2013-14’te siyaset sahnesini aydınlatan merkezi ışık “Kobanê protestoları” ve “Gezi isyanı”nı izleyen gelişmelerin ardından karartıldı. Ocak 2015’teki Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısında Kobanê ve Gezi’den yola çıkılarak Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nin “ayaklanmaya karşı koyma stratejisi ve doktrini çerçevesinde güncellenmesi”, bu bağlamda, “kurumlar ve sivil toplum örgütlerinin de görevlendirilmesi” öngörüldü. Özetle, devlet “demokratik çözüm”ün maddesini -Gezi ve Rojava dayanışması- “düşman” olarak kodlamış; “çöktürme harekatı”na yol vermişti. Egemen sınıf bir kez daha barışın maliyetinin savaşın maliyetinden daha yüksek olduğunda karar kılmıştı.

7 Haziran 2015 seçimleri öncesinde Erdoğan “birinci yoldan ilerleme” kapısını kapattığını siyaseten de ilan etti. AKP 7 Haziran’da uğratıldığı siyasal yenilgiye, sahada savaşla ve siyasal alanda Kasım 2015’te AKP-MHP ittifakı ve “çöktürme harekatı”yla yanıt verdi. Merkezi hedefi HDP’nin tasfiyesi olan “çöktürme harekatı”, 15-20 Temmuz 2016 darbesiyle birlikte yeni rejim inşasının başlıca kaldıraçlarından biri haline geldi. Bu gelişmelerin siyasal sahneyi ve çözümün öznel koşullarını berhava ettiği aşikardı.

20 Mayıs 2016’da HDP milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırıldı. 4-5 Kasım 2016’da Eş Başkanlar Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve TBMM Grup Başkan Vekili İdris Baluken’in aralarında bulunduğu 9 milletvekili tutuklandı.

HDP, amansız baskılar altında ama hep özgün kurgusuna ve program hedeflerine bağlı kalarak, yeni koşullarda kendisini yeniden tertiplemeye çabaladı. Eğer Kürtlerin özgürlük mücadelesi açısından bakılacak olursa, bu çabaların toplamını, değişen koşullar altında “demokratik çözümün öznel koşullarını” yeniden yaratmak olarak da tanımlamak mümkün.

Faşizmin kurumsallaşmasına karşı mücadele ve üçüncü kutup

HDP’nin 2023 Milletvekili ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde uğradığı nispi kayıplar dolayısıyla doğal olarak başlayan tartışmalar esasen “değişen koşullar altında “demokratik çözümün öznel koşullarını yeniden yaratma” iddiasına odaklansa anlamlı sonuçlara varabilecekken itirazlar, “başarısızlık nedenleri” arasında sayılan “ittifak süreçleri”ne ve dönüp dolaşıp HDP’nin “üçüncü kutup”, “üçüncü yol” mevzilenmesinin yorumlarına dayandığı için -seçim konusunu şimdilik bir yana koyarak- bu itirazların gerçekliğinin HDP’nin özgün siyaset kurgusu açısından tartılması gerekiyor.

Bir itiraz kümesi, HDP’nin 2023 seçim taktiğinin -cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday göstermeyerek Kılıçdaroğlu’na destek ve TİP’in Emek ve Özgürlük İttifakı listesinden ayrı listeyle girmesine imkân vermek- esasen “üçüncü yol” mevzilenmesinin terki” anlamına geldiği tezi çevresinde toplanıyor.

Bu itiraz kümesinin yöntemsel açmazı apriori -önsel- olarak 2020 ve 2022 Kongre ve Konferanslarında karara bağlanmış olan “Demokrasi İttifakı”nın “Üçüncü Yol” mevzilenmesiyle bağdaştırılamazlığından yola çıkması.

Oysa 2022 Konferansı “En Acil Görev Demokrasi İttifakı” başlığı altındaki dönemsel taktik kararı herhangi bir seçim hesabına değil değişen sınıflar ve güçler mevzilenmesinin gerektirdiği faşizme karşı geniş bir ittifak ihtiyacına dayanıyordu: “[…]Demokrasi İttifakı, işçilerin, yoksulların, kadınların, Kürtlerin ve bütün ezilenlerin kendi tarihsel amaçlarına ve çıkarlarına ulaşmak için açık bir yoldan ilerleyebilecekleri bir yeni rejimin de kurucu gücü olmalarını sağlayacaktır. Kürtlerin kurucu ortağı olacakları böyle bir yeni düzende faşizm ve ırkçılık devletin cephaneliğinden tasfiye edilecek, toplum gerçek ihtiyaçları ve sorunları etrafında tartışma ve örgütlenme özgürlüğüne kavuşacak, büyük çoğunluğun ekonomik ve toplumsal kurtuluşuna doğru açık sınıf mücadelesi yolundan ilerleyecektir.

“Bu yeni siyasi rejim biçimi, HDP’nin Üçüncü Yol’unun kapsayıcı, kuşatıcı niteliğini toplumun tamamı için görünür kılacak, kitlelerin siyasal eğitimini gerçekleştirecek, halkı kendi kendisini yönetmeye hazırlayacaktır. HDP’nin Üçüncü Yol önerisi, ancak büyük toplumsal güçler demokrasi yolundan geçip kendi öz çıkarlarının bilincine vardıkça anlam kazanacağı için, HDP hem

Demokrasi İttifakının en enerjik bileşeni hem de bütün politik güçler arasında bu ittifaka en çok ihtiyaç duyan biricik sahici demokratik dinamiktir.”

İkinci itiraz kümesindeyse gene seçim sonuçlarından hareketle bu kez AKP-MHP iktidarı karşısında bir “demokrasi ittifakı” inşası çabaları kapsamında “merkez sol”a alan açmaya, “parlamenter rejim”in ihyası programıyla hareket eden “restorasyon kampı”nı bir dolaylı müttefik olarak konumlandırmaya yönelik taktiklerin esasen “iktidarla diyalog kapılarını kapatması” dolayısıyla Kürtlerin haklarının gerçekleşmesine dönük muhtemel fırsatların tepilmesi anlamına geldiğinde buluşan bir muhafazakâr koalisyonun oluştuğunu görüyoruz.

2020 Konferansı milliyetçilik ve muhafazakarlıktan beslenen muhtemel itiraz kümelerini henüz oluşum halindeyken belirlemiş ve şu değerlendirmeyi ortaya koymuştu: “[Üçüncü Yol] bir yandan Kürt halkının özgürlük mücadelesini Türkiye’de süregiden toplumsal kurtuluş mücadelelerinden, demokratik ve sosyalist güçlerden uzaklaştırmaya ve radikal bir kurtuluş programının önünü kapatmaya çabalayan ilkel milliyetçi eğilimlere; öte yandan Kürtlerin özgürleşmesine eşlik etmeksizin bir demokratik gelecek inşa edilebileceği yanılsamasını besleyerek, toplumsal ve demokratik muhalefet güçlerini Kürt özgürlük güçleriyle ‘aralarına mesafe koymaya’ çağıran sosyal şoven eğilimlere yönelik bir itirazdır.”

Bu faslı kapatırken bir kez daha vurgulamak gerekirse, hiçbir seçim sonucu Halkların Demokratik Partisi’nin kuruluş varsayımlarının, partimizdeki mutad jargonla söylenecek olursa, “paradigma”nın mihengi olamaz. Aslında “paradigma” tarihsel testi geçmiş, Türkiye ve Kürdistan’ın toplumsal ve politik topoğrafyasını çoktan değiştirmiştir, felsefecilerin dedikleri gibi, “tatlının kanıtı yenmesindedir.” HDP’nin siyasi ifadesi olduğu toplum kesimleri, başta Kürtler ve Kürdistan olmak üzere Türkiye’nin bütün ezilenleri yeraltından çıkıp toplum ve siyasetin merkezine yerleşmişlerse, bunun HDP’nin omuzları üzerinde yükseldiğinden kim şüphe edebilir.

Ama elbette hala tartışmamız gereken şeyler var: Henüz olmamışlarken, başımıza geleceklerin sezgisinin her dillendirilişinin partimizde bir “kuğu çığlığı” gibi kendi başına kalakaldığı dönemle hesaplaşmadan “paradigma”yı tasalluttan kurtarmamız söz konusu olmayacak.

Bu tartışmalar sürerken henüz Kasım 2021’de  “Doğru bir seçim ittifakı için…” başlığı altında yazdıklarımı not ediyorum.

“’Üçüncü Kutup’ halk iktidarı hedefinin, Türkiye ve Kürdistan’ın iç içe özgül tarihsel şekillenişi sürecinde üzerinde vücut bulmakta olduğu toplumsal-politik gerçekliğin ifadesidir. Bu kavram, siyasi partilerin milletvekili, cumhurbaşkanı ya da yerel yönetim seçimleri için kurdukları veya kuracakları ittifakları gerekçelendirmekte bir işe yaramaz. Bu bir mantık meselesi değil, tarih meselesidir. Toplum parlamentoya sığmaz. Üçüncü kutup, eğer toplumsal ölçekte, bir toplumsal kuvvet merkezi olarak oluşmamışsa, onun üzerine bir seçim ittifakı da kurulamaz. Halkın dediği gibidir: ‘Ne ekerseniz, onu biçersiniz.’

“Öyleyse, usulüne uygun bir seçim kampanyası için bile, rejimin halka saldırısına, faşizmin kurumsallaşmasına karşı bir toplumsal-politik mücadele ittifakına hava kadar, su kadar ihtiyaç duyulan, insanların seçmen olabilmek için dahi hayatlarını ortaya koydukları baskı ve şiddet koşulları altında değilmişizcesine, listeleri başa alan bir seçim ittifakı tartışması, neden bunca tumturaklı edebiyatı gerektirsin? Neden, tartışmamızın merkezine toplumsal bloklar, ezilen halklar, ezilen toplumsal cinsiyetler, ezilen sınıflar, sömürülen, horlanan, dışlanan, ihmal edilen bireyler ve toplulukların parlamentoya da yansıyabilecek bir toplumsal mücadele seferberliğiyle kuracakları bir demokratik halk ittifakının meseleleri değil de, parlamento aritmetiği problemleri yerleşsin.

“Madem her şey değişecek, geleceğin “ittifak meseleleri”ni siyaset tarzında bir devrim yaparak çözmeye başlamak için hala vakit var. Ama, cari siyasetin icaplarını yerine getirmekten öteye gidilmeyecekse, kendi sesimizin kırınmış yankısına maruz bırakılmamızın da kimseye bir yararı olmaz. Yanlış bir seçim doğru yapılamaz.”


Halkların demokratik geleceği-IV:

Kurtuluş yok tek başına…

Dört haftadır süren “Halkların demokratik geleceği” dizisinin önceki bölümlerinde, seçim sonuçlarından hareketle, HDP’nin kendisine biçtiği varlık nedenlerine ve önüne koyduğu stratejik ve taktik hedeflere ilişkin olarak iki kesimden -daha sınırlı olarak HDP zeminlerinden daha yaygın olarak da HDP dışından- gelen HDP’nin hitap alanındaki topluluk ve güçlerle HDP’ye yönelik eleştirel “diyaloglar” kurmaya yönelik kimi “itirazlar”ın geçerliğini tartıştık.

Tartışmayı sona erdirirken kesin bir dille söylenebilir ki, 2023 milletvekili ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinde elde ettiği sonuçlar, HDP “paradigması”nın -HDP’yi oluşturan tarafların, genel dünya tasavvuru, programı, hedefleri”nin- 2013’e nispetle geçerliliğini yitirmiş olabileceğine ilişkin herhangi bir argümanı desteklemiyor.

Olgular ve mantıksal muhakeme, HDP’nin “miyadını doldurduğu”, “döneminin geçtiği”ne dair ortaya atılan iddiaların kötücül beklentiler olmaktan fazla bir hakikat içermediğini anlatıyor. 10. yılında HDP, hala Türkiye politik tablosunun üçüncü büyük gücü, Kürtlerin siyasal ve toplumsal taleplerinin genel siyaset alanındaki tek temsilcisi ve politik güç dengesinde Türkiye’nin radikal demokratik ve toplumsal muhalefet güçlerinin buluştuğu biricik siyasal ortaklık zeminidir. Bu, zamanını doldurmuş, önemini yitirmiş, sonuçsuz kalmış bir girişim tablosundan bambaşka bir şeydir.

HDP daha önce ittifaklarıyla birlikte “tek liste” olarak girdiği genel seçimlere, 2023’te Yeşil Sol Parti bayrağı altında ve “Emek ve Özgürlük İttifakı” listesiyle girdi. “İttifak”, TBMM’de seçmenlerin yüzde 10,56’sının 5 milyon 744 bin 4 oyuyla 600 kişilik TBMM’de 65 sandalye aldı. HDP’nin TİP dışındaki müttefikleriyle toplam oyu 4 milyon 803 bin 774, oy oranı yüzde 8,83, milletvekili sayısı 61 oldu. TİP’in oy oranıysa yüzde 1, 73, oy toplamı 940 bin 230, milletvekili sayısı yüzde 1,73. “Tek liste” halinde girilse, yükselen sinerji ve oyların bölünmemesi dolayısıyla toplam oy oranı, oy ve milletvekili sayısının daha yüksek olması beklenirdi.

Önceki seçimlerle karşılaştırılabilir olan bu “ittifak oyu” toplamı, HDP’nin 2014 ve 2018 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aldığından daha yüksek, ancak Haziran ve Kasım 2015 ve 2018 Milletvekili Genel Seçimlerindekilerden daha düşük. 10 yıllık tarihi boyunca elde ettiği en başarısız sonuç bu olmamakla birlikte HDP, 2023’te karşısına koyduğu üç hedefe de ulaşamadı: Seçmenlerin “en az yüzde 15”inin desteğini alamadı, “tek adam diktatörlüğü”nün yıkılmasının başlangıcı olarak Erdoğan’ı Cumhurbaşkanlığı’ndan ve AKP-MHP ittifakını TBMM’de çoğunluk konumundan uzaklaştırmayı başaramadı. Bu sonuçlarla faşizm, Türkiye’nin modern tarihinin en gerici bloku üzerinden iktidar yürüyüşünü sürdürüyor.

Öte yandan, seçim sonuçlarının meşruiyetinin ağır bir gölge altında olduğu, bu sonuçların gerçek politik güç dengesini yansıttığı konusunda iktidar bloku dışında toplumun bütün kesimlerinin derin bir kuşku duyduğu, seçim sürecinin özellikle HDP aleyhine son derece ağır, kabul edilemez, tevil götürmez eşitsizliklerle malul olduğu da yerli yabancı bütün tarafsız [iktidar yanlısı olmayan] seçim gözlemcilerinin kabul ettiği gerçekler.

Şu hâlde, sorun nerede, “eleştiriler”, tatminsizlik duygularının yüze vurması, tamamen nedensiz mi? Yani “ateş olmayan yerden” mi duman çıkıyor? Değilse sorgulamaya nereden başlamalı?

2023 sonuçlarını, 10 yıllık kesintisiz siyasal süreci içinde HDP’nin “en başarılı” göründüğü 7 Haziran 2015 dönemine kıyasla değerlendirmek öznel kusurların nerede, nesnel kısıtların nerede olduğuna ilişkin anlamlı göstergeler sunabilir. Ancak, bu dönemde azami başarı açısından mevcut potansiyellerin tamamının tüketilip tüketilmediğini de ayrıca tartmak gerekecektir.

Kürt halkının siyasal mobilizasyonu

Halkların Demokratik Partisi, Haziran 2015 Genel seçimlerinde, müttefikleriyle birlikte, yaklaşık 57 milyon toplam seçmenden oy kullanan yaklaşık 48 milyonunun yüzde 13,2’sinin, 6 milyon 58 bin 489’unun oyunu almıştı.

Kasım 2015’te oy kullanan yaklaşık 57 milyon toplam seçmenden oy kullanan yaklaşık 49 milyonunun yüzde 10,76’sının 5,15 milyonunun oyunu aldı.

2023’te ise “Emek ve Özgürlük İttifakı” yaklaşık 64 milyon toplam seçmenden oy kullanan yaklaşık 56 milyonunun yüzde 10,56’sının 5 milyon 744 bin 4 oyunu alabildi.

Emek ve Özgürlük İttifakı 14 Mayıs 2023’te Doğu ve Güneydoğu’daki 20 Kürt kentinde de toplam 2 milyon 519 bin 78 oyda kaldı. 7 Haziran 2015’te bu illerde HDP ve müttefikleri toplam 3 milyon 167 bin 490 oy almış, Kasım 2015’te bu sayı 2 milyon 736 bine düşmüş 24 Haziran 2018’de de 2 milyon 597 bin 265’te kalmıştı. Tablonun gösterdiği üzere Kürt illerinden gelen oy miktarı 7 Haziran 2015’ten bu yana “üç aşağı-beş yukarı” yerinde sayıyor. Kayda değer bir düşüş göstermiyor, ama ibre yukarı doğru da yükselmiyor.

2015’teki yükselişi tetikleyen elbette 20 ildeki halkın özeylemiydi. Ancak bu özeylemi harekete geçiren “iç” koşullar yanında ve ondan da çok Rojava’da patlak veren “özgürlük” ve “özyönetim” isyanıydı. Irak’tan başlayarak Suriye’yi de önüne katan DAİŞ istilası karşısında “Rojava” Kürtlerinin direniş ve özyönetim seferberliği, sınırın hemen ötesine hummalı bir biçimde yayıldıkça dört parçada, tavrını DAİŞ’ten yana koyan Erdoğan rejimine karşı topyekun birlik havası doğdu. Kuzey Kürtleri “Halepçe katliamı” sonrasında ilk kez 7’den 70’e teyakkuz halinde HDP çevresinde toplandılar. 7 Haziran 2015 sonuçlarında “Rojava” faktörünü görememek, HDP’nin aşılamayan bu yükselişinin özgül koşullarını nesnel bir bakışla kavramayı imkansızlaştırır.

Günümüze dönersek, bu 20 Kürt ilinde oyların Kasım 2015 düzeyine çakılmış olmasıyla, paralel giden iki olgu daha var. Birincisi, “Çöktürme Harekatı”yla birlikte siyasal/idari simgesi kayyımlar olan sömürgeciliğin açık biçimlerinin hortlaması ve dolayısıyla ikinci olarak sistematik olağanüstü güvenlik uygulamaları, başka bir deyişle bölgede askeri polisiye rejimin yerleşik bir karakter kazanması.

Haziran 2015 ile karşılaştırıldığında görünen en önemli fark, Kürt halkının siyasal mobilizasyonunu ketleyen OHAL ve “savaş hali” uygulamaları, özellikle Suriye ve Irak sınırı ötesinde süre giden daimi askeri hareketlilikle Kuzey ile Kürdistan’ın diğer parçaları arasındaki toplumsal sinerjinin kırılması. Kürtlerin kendi kendilerini yönetme iddiaları pratik, gündelik siyaset dışına savruldukça halkın, özellikle genç kuşakların 2015 ve öncesinde sahip oldukları kitlesel politik hareketlilik miktarında dramatik düşüşlerin gerçekleşmesi kaçınılmazdı.

Buna, 2015-2017 arasında muazzam kan dökücülükle süre gitmiş ve bölgeye dehşet salmış olan “çöktürme harekatı”nın yıkıcı moral ve politik etkilerini de eklediğimizde tablonun böyle seyretmesi şaşırtıcı olmamalı.

BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliğinin Kasım 2017’de yayımladığı rapora göre Temmuz 2015 – Aralık 2016 arasında Doğu ve Güneydoğu’da 30 kent ve mahalleyi etkileyen ve çoğunluğu Kürt 355.000 ila 500.000 arasında insanı yerinden eden operasyonlar sırasında, “büyük çaplı kentsel yıkımlar gerçekleştirilmiş çok sayıda sivilin katledilmiş ağır ve vahim insan hakları ihlalleri gerçekleştirilmişti.

Bu bilgiler neredeyse bire bir, Aralık 2015’te TBMM’de deşifre ettiğimiz “Çöktürme Harekat Planı” öngördüğü hedefleri kayıt altına alıyor. Orada şöyle deniyordu: “Özel Polis Kuvvetleri ve özel askeri komandolar eşliğinde, ordu güçleri şehirleri kuşatarak, mahallere ve yerleşkelere operasyonlar düzenleyecek. Saldırıların komuta merkezi il Jandarma Komutanlıkları olacak, gereklilik halinde helikopter ve yine gerekirse savaş uçakları İl Jandarma Komutanlığı emrine verilecektir. Ablukaya alınan yerleşkelerde, yaşamsal alanlar tahrip edilerek geri dönüş koşulları ortadan kaldırılacak. Kitlesel imhalar, tutuklama ve boşaltmalarla yerleşkeler huzura kavuşturulacaktır.”

Yapılacak bastırma operasyonlarında “10 bin ila 15 bin imha, 8 bin civarı yaralı, 5-7 bin arası tutuklama, bombalanmış küçük ve büyük küçük ve büyük yerleşim alanlarında 150-300 bin civarı insanın yer değiştirmesi planlanmakta”ydı.

Bu devlet terörü pratiklerinin siyasi, psikolojik, manevi sonuçları olmayacağını, özgürlükçü politik siyasal faaliyeti ketlemeyeceğini iddia etmek ve bu şiddetin sonuçlarını telafi edecek pratiklerin eşlik etmediği bir politik faaliyetin sonuç alabileceğini ummak beyhude olurdu. Öte yandan, bu telafi süreçlerinin, yalnızca, kendisi de “Çöktürme Harekatı”nın hedefi haline gelmiş olan HDP’nin asgariye geriletilmiş siyasi faaliyetiyle sağlanamayacağını da eklemek gerekir.

Burada sorumluluk, bütün sektörleriyle birlikte özgürlük hareketinin omuzlarında olmakla birlikte, halkın elverişsiz koşullarda girişilmiş olan “kent isyanları” tecrübesinin faturasını siyaseten HDP’ye çıkarttığı, 8 yıldır değişmeyen davranışından açıkça görülebilir. Halk, açık elle tutulur, onarıcı yerel siyasetler görmediği süreci siyasete katılımını minimize ederken öte yandan hiçbir şekilde sağa AKP-MHP diktatörlüğüne prim vermeyerek, büyük çaplı tercihlerin söz konusu olduğu koşullarda -örneğin 2017 referandumu- tutumunu ortaya koyarak “buradayım” demeye devam ediyor. Bu mesajın alındığını ve anlaşıldığını ifade etmek siyasi parti olarak HDP’nin sırtında olmaya devam etse de, yeni bir iklimi kuracak olan bütünsel işleyişi içinde “Kürtlerin özgürlük hareketi”dir.

Bu ihtiyaç bizi dizinin başında aktarılan Öcalan’ın özgün kavramsallaştırmasına “ortak politik mücadele örgütü”nün yanı sıra, Kürdistanî politik temsil ve örgütlenme zemini olarak bütün parçaların, bütün yapıların ve bütün görevlerin birbiriyle bakıştığı “Ulusal konferans” ve “ulusal parlamento” konusuna getiriyor. Bu ihtiyacın BDP ve DTK üzerinden giderilemediği apaçık ortada olduğuna göre, bütünsel bir bakış hem görevlerin hem sorumlulukların dağılımı açısından bir “yeniden kuruculuk” atılımı gündeme getirilmedikçe ve Kürt halkının, hissiyat ve beklentileri somut kurumsal ifadelere kavuşturlmadıkça ne mobilizasyon miktarında bir artış, ne de bunun zincirleme sonuçları arasındaki siyasete katılım düzeyinde -ya da başka bir deyişle siyasetin toplumsallaşması”nda- bir yükseliş beklenebileceğinim gösterecektir.

Kürdistan’daki tıkanmanın batıya yansıması

7 Haziran 2015 seçimleriyle karşılaştırıldığında, sonraki 8 yıl boyunca gerçekleşen seçimlerde Kürdistan’daki gerilemeye paralel olarak, Batı’da da yüzünü HDP’ye -ya da HDP ile ittifaka- dönen seçmen sayısı aşağı yukarı sabit kaldı. 2015 seçimlerindeki kabarış yinelenemedi.

7 Haziran 2015’te Batı’da da HDP’ye oy verenler esas olarak metropollerdeki emekçi -ve kısmen mülk sahibi- Kürt nüfustu. Ama bunun yanı sıra Kürtlerin DAİŞ’e direnişi sırasında “siyasi İslam” karşısında Kürt hareketini “güvenilir” bir müttefik olarak görmeye başlayan Aleviler, özellikler Kürt Aleviler, ve HDP’nin “Yeni Yaşam” plaformunu “Gezi” hedeflerinin siyasal kaldıracı olarak benimseyen sosyalist, devrimci, özgürlükçü emekçi ve öğrenci gençlik HDP’nin büyük kentlerdeki yükselişinde çok önemli bir taşıyıcı rol oynadı.

Bunu, Ankara, İstanbul, İzmir ve diğer metropollerde “Gezi mekanları” dolayındaki semtlerde HDP’nin ortalamanın bir buçuk ya da iki kat yüksek oylar almasından da teşhis etmek mümkündü. Ancak, “Gezi momentumu”nun mavi gökte şimşek çakarcasına yükselişi gibi, siyaset alanını hızla boşaltmasıyla da, HDP’nin büyük kentlerdeki en dinamik toplumsal dayanaklarının kitlesel ölçekte yeniden üretilmesinin zeminleri giderek daraldı.

Bu çerçevede, HDP’nin parlamento siyaseti dolayımıyla mücadeleye taşıyamayacağı toplumsal hareket dinamiklerini kucaklayabileceği taban örgütleri olarak HDK Meclislerinin, bir cazibe merkezi haline gelmeyi başaramaması, Kürdistan’daki tıkanmanın 2015 yazı sonrasında Batıya da sirayetine yol açtı.

İkinci bölümde tartıştığımız gibi “HDP-HDK çifti” halinde kavranmadıkça her ikisinin de kuruyup cılızlaşması kaçınılmaz olan HDP ve HDK özgün plana nispetle giderek daralan yapılar halinde toplumsal moblizasyondan beslenme kanallarından uzaklaşmaya başladılar.

2018’de, “stratejik oy” sahiplerinin HDP’ye yçnelerek görünmesini zorlaştırdığı bu daralma 2023’teki hatalı “ittifak planı” dolayısıyla aşikar oldu. Ancak, belki de çıplak gerçeğin olduğu gibi ortaya çıkması açısından bu “hata”ya teşekkür borçlu olabiliriz.

Sonuç

HDP-HDK’nin aslî ihtiyacı,  sonunda hangi biçime bürünürse bürünsün, özgün plana dönerek, Batı’da ve Kürdistan’da toplumsal mobilizasyon kaynaklarıyla buluşacağı kurgusuna iade olmak üzere girişeceği bir “yeniden kuruluş” hamlesidir.

Bu hamlenin gerçekleştirilmesi, sadece HDP Kongresi’nin omuzlarına yüklenemez, eş anlı olarak özgürlük hareketinin Kürdistani cephedeki rol ve işlevlerinde derinleşmesi, ulusal görevleri, bunları hakkıyla yerine getirmesi imkânsız olan ve bu amaçla da inşa edilmiş olmayan HDP’ye aktarmak yerine bu görevleri devralacak çoklu, çoğulcu mekanizmaların inşasına ön ayak olarak HDP’nin önünü açması gerekir. Bunun için çoklu danışma ve müzakere mekanizmalarının inşası ihtiyacı başlı başına bir gereklilik olarak kendisini dayatmaktadır.

HDP siyaseti toplumsal olanın politikleştirilmesi-politik olanın toplumsallaştırılması diyalektiği kapsamında, parlamentoculuktan siyasal aktivizme doğru taşınmalı, tüm vekiller toplumsal-politik örgütleyiciler ve propagandacılar olarak toplumun kendi kendisini örgütlemesi daimi göreviyle yükümlü olarak çalışmaya sevk edilmelidir.

Nihayet, HDP devrimci, eşitlikçi, özgürlükçü, feminist, enternasyonalist, bir hareket olduğunu, demokratik ve toplumsal kurtuluşun tüm siyasal görevlerini üstelenerek, Kürt halkının kendi kaderini tayini halkasından hareketle toplumsal ve demokratik bir cumhuriyet uğruna mücadelenin öncülüğüne ve halk iktidarının gerçekleşmesi için tüm demokratik kampın önüne geçmeye hazır olduğunu bir kez daha ilana hazırlanmalıdır. Kurtuluş yok tek başına…