Soramin’in Günlüğü

412 views
55 mins read
412 views
55 mins read
2021'in Haziran ayında sevgili Ertuğrul Kürkçü Londra'da ikamet eden bir yayın evinin, 99 komplosu ile ilgili öykü sipariş edecek yazar aradığını söylediğinde elbette heyecanlandım. Çünkü her sanatçı, bu tür vesileleri bir sınav (challenge) kabul eder. Ben de deneyeceğimi ama içime sinmezse de vermeyeceğimi söyledim. Proje editörü sevgili Orsola Kasgrande de kabul edince bir ay sonra bir taslak teslim ettim. Yayıncı ve Editörüm çok beğenince de kontrat imzaladık. Ve Antoloji İngilizce olarak yayınlandı. Çok da değerli bir çalışma oldu bence. İki yıl sonra, -yayıncımla kontratım yalnızca ingilizce haklarıyla sınırlı ve 2 yıl olduğu için- hikayenin türkçesini copyleft yapmaya karar verdim.

A. Halûk Ünal

SORAMİN’İN GÜNLÜĞÜ (1)

Nurê’ye en derin saygı ve sevgilerimle

6 Ekim 98

“Bembeyaz bir kedi çıktı sudan. Bir gözü yeşil, öteki maviydi; ağzında bir nehir sazanı. 

Az ötede bekleyen tilkinin yanına gitti; balığı, ayaklarının dibine bıraktı. Sonra bir ucundan biri, öbür ucundan diğeri, yemeye başladılar.”

“Benle eğleniyorsun, kedi suya girmez bi kere” ; gözlerine baktım, biraz da arkadaşları duysun diye yüksek sesle söylemiştim. Gerçekten de istediğim gibi oldu ve hepsi, oturduğu yerden bize baktı. 

Tolhildan’ın yüzüne bir gülümseme yayıldı; arkadaşlarına bakıp, “Soramin, tilkiyle kedinin dayanışmasına inanmıyor. Beni sorguluyor.”

Hep bir ağızdan gülüşmeler oldu. 

Çiyager; “Ben de kefilim anlattığına Soramin; birlikte gördük ikisini vadide, nehrin kıyısından geçerken. Ben de çok şaşırmıştım. Sonra bizim ayaklı kütüphane Ferhat, Van kedisinin balık avlayan tek çeşit olduğunu söylemişti. Kışın da tilki beslermiş ikisini; kümeslerden kaz, tavuk çalarak. Şahane bir dayanışma değil mi?”

-Ben nasıl göreceğim?

-Uzağa gitmeye gerek yok, sen hala anlamadın mı, bunların bazıları tilki bazıları kedidir, kızım.” diye güldü anam. 

– Kümese dadanmayalım diye böyle yemek veriyor bize” diyerek, bir kahkaha da Tolhildan patlattı. Buna hepsi ağız dolusu güldüler. 

Köyde çok sık gelirlerdi, hepsini tanıyorduk.

Bu mezraya geldikten sonra yıllarca arkadaşlar ziyarete gelmediler. 

Dün abim geldi, dedi ki, misafirimiz gelecek.

“Dağın çocukları” , “Haveli çiya saiçuli” 

Nasıl insanlar? 

Kızlar çok heyecanlıyız. 

Büyük ablam, abim, anam, babam sakin. 

Karanlık çöktüğünde geldiler. 

Biz kapının girişine sıralandık. 

Tek tek tokalaşıp içeri girdiler. 

Bizde kadın erkek ayrı oturulur, ama ilginçtir, gerillanın yanında bunu uygulamıyor babam, kadınlar da geldi salona.

Babam “PKK denildi mi ahlaktır” diyordu. Bu nedenle de haremlik selamlık ayırmıyordu.

Ama onların yanında başka, onlar gidince başka oluyordu.

Babam komünizme karşıydı. Reddediyordu. Ama çok okuyordu. Bediüzaman okurdu. Okuduğunuzu sorgulayın derdi. 

“Apo -diyordu- dinsiz allahsız değil. Hiç demiş mi allah yok. Bu sizin bakışınız. Ayrıca hakkını da yiyorsunuz.”

Diktatör babayı bu kadar iyi bir insana dönüştüren gerilla…nasıl sevmem. 

Annem, iki gündür hazırlık yapıyordu. Tam bir ziyafet hazırlamıştı.

Salondaki yer minderlerine oturmuşlardı. Tüfeklerini yanlarından ayırmıyorlardı. 

Babam, sofraya buyur ettiğinde, içlerinden biri, “önce çocuklar yiyecek, sonra biz” dedi. Babamın, annemin bütün ısrarlarına rağmen, sofraya yanaşmadılar. 

Leyla, Ceylan ve ben, ancak bazen, bayramlarda yüzünü gördüğümüz harika yemeklere yumulmuştuk. Biz doyup, kalkınca, onlar yemeye başlamışlardı.

Sofrayı erkekler toplamaya başladığında babam çok rahatsız oldu. “Olur mu öyle şey” diyince de “olmaz mı, hem de çok güzel olur” yanıtı aldı; mahcup olmuştu. 

Bunlar hep Apo’nun başının altından çıkıyordu. Babamın mağlup olmasına çok sevindim.

Kendimi çok mutlu ve güvende hissederim hevaller geldiğinde. 

Doğduğum köyde geceleri asker gelirdi genellikle. 

Hepimizi köy meydanına toplar, erkekleri çırılçıplak eder, sonra da döverlerdi. 

Bir kaç defa kadınları da çırılçıplak ettiler. Hatırlamak bile istemiyorum. 

Aşağılanmak, ezilmek, hakarete uğramak, küfür, hepsini askerlerden öğrendim.

Köpeklerine bile “Kıro, Kürdo” gibi isimler koyar, bizi köy meydanına topladıklarında sürekli köpeklerini çağırırlardı. En komik buldukları da köpeklerini çıplak erkeklerin üzerine salmaktı. 

Köydeyken, son gelişlerinde bütün evlerimizi yakmışlardı. 

Ben kaçıp, bir evin arkasına saklanmıştım. 

Bir asker, samanlıktan aldığı bir kalasın bir ucunu bir tümseğe, diğer ucunu da Rojinlerin kapısının atkısına yasladı. 

Rojin, annesi, babası, kardeşleri içerdeydi. 

Çığlıklar, boğulur gibi sesler, öksürükler… Korkudan tir tir titriyordum. 

Asker, diğer evi yakmak için uzaklaştı. 

Yine de tutamadım kendimi, diri diri yanıyorlardı. Koştum, kalası itmeye çalıştım. Asker sesimi duydu; arkasına döndü, göz göze geldik. Koşup geldi, dipçiği kaldırdı, korku ve nefret dolu gözlerle öylece bekledi, ama vurmadı nedense. Koşarak uzaklaştı. 

Kalası güçlükle tümsekten kurtardım. Bayılmışım. Rojin’in babası kucağında taşımış meydana kadar.

Ablam, “yalnız bizi değil, çevredeki bütün köyleri yakmışlar” diye ağlıyordu. Ağlamayı hiç sevmem.

Sabaha karşı bütün köy, yangından kurtarabildiklerini toplayıp, farklı yönlere dağıldı.. Kimi şehirlere, kimi başka köylere, kimi de bizim gibi mezralara çekildi. 

8 Ekim 98

Adım Sekine, ama her kes beni Soramin diye çağırır. Dağın çocuklarından çok önemli bir kadının adıymış. Benim gibi o da kızıl olduğu için adını bana yakıştırmışlar. Sorsanız bir sürü insan beni Sekine diye bilmez, Soramin diye bilir. 

Geldiğimiz mezra bir dağın yamacında, uçsuz bucaksız bir ormanın yanında. 

Eniştemler, abimler, amcamlar, dokuz haneyiz. İki hane de boş, büyük amcamlar şehre gittiler. 

Hiç birimiz o gecenin dehşetini atlatamamıştık. 

Küçük ablam,  o gece üç binden fazla köyü yakmışlar deyip, deyip, ağlıyordu. Üç bin; henüz öğrenmediğim bir sayı. Söylemiştim, ağlamayı sevmem. 

Bense sık sık kaçar, ormanda, derenin kıyısında hayal kurarım. Orman, cennetimdir benim. Ormanı sayısız canlıyla paylaşıyoruz. 

Ayılar, kurtlar, tilkiler, şahinler, dağ keçileri, güvercinler, serçeler. 

Çam, meşe ağaçları. Daha adlarını bilmediğin bitkiler, ağaçlar. 

Yılkı atları bile var ormanda. 

Atlara aşığım… 

Yoksul aileler, atlarını kışın yılkıya bırakır. Güçlüler, dayanıklı olanlar sağ kalabilir yalnızca. Baharda sağ kalmış olanları toplar, tekrar ahırlarına bağlarlar. 

Sürü halinde gezerler, onlara yaklaşamaz, sırtlarına binemezsin. 

Tabi ki denedim, hem de kaç sefer. Yara bere içinde dönerdim eve. Üstüne de en hafifinden azar işitirdim.

Bilseler, aslında ben de bir yılkı atıyım.

Okula hiç gitmedim. Bizim yaşadığımız mezrada okul yok. Dokuz hane olduğu için okul da açılamıyor. İlçe’de yatılı bölge okulu var. Erkekleri yollarlar. Kızlar gidemez.

Olsun, abim sayesinde okuma yazma öğrendim. Artık günlük bile tutuyorum. 

Abim çok başarılı olduğumu söylüyor. 

Günlüğümde yazdıklarıma bakıp, “bir gün belki yazar olursun, imza gününe geliriz” dedi geçenlerde.  

Yazarların kitapları basıldığında, imza günü yaparlarmış, okuyucular da gelip kitabı imzalatırmış. 

O gece rüyamda yazar olmuştum. Bütün köy, ellerinde kitabım, imza için sıraya girmişti. 

Sevmediğim amcam da gelmiş masanın başında bağırıyordu, “okumayın, onun yazdıklarına inanmayın, kız çocuğundan yazar olmaz…” 

Ter içinde uyandım. 

Nursuz, rüyamın bile içine etti. Neymiş kızlarına kötü örnek oluyormuşum. 

10 Ekim 98

Bizde adet, 12 yaşına geldin mi kapanacaksın. Artık, mezrada bile saçın başın açık dolaşman, erkek çocuklarla oynaman  yasak. 

Ben, o örtülere hiç alışamadım. 

Anam elinde siyah çarşaf, günlerdir yalvarıyor yakarıyor; o bırakıyor, büyük ablam alıyor. 

İlla giydirecekler. Mümkün değil o tuhaf örtünün içinde dolaşamam. 

Kuşun kanadı bağlanır mı? 

Bağlamazsam günahmış. 

Ne kadar sevmediğim şey varsa hepsini allah istiyor. 

Bu gidişle yalnız babam ve büyük ablamla değil, allahla da aram açılacak anlaşılan. 

Bizim evde en sert tartışmaları babayla yapar, dayakları da ablamdan yersin. 

Babam fiske vurmaz; ablam, allah yarattı demez.

Her geçen gün babamla aramız açılmaya başladı. 

Bana dayattığı hiç bir şey mantıklı gelmiyor. Hakaret, dayak beni öldürmez, ama o örtüler, onların içinde dolaşmak…

Bunların hepsini anlamaya başlamıştım, ama hiç anlayamadığım şey, babamın hevallerin yanında başka, onlar yokken bambaşka biri olması.

Bence hayat, hevallerin geldiği zamanlardaki gibi olmalı. 

Onlar gelince, “dur, sus, otur, başını ört, ayağını topla, senin aklın ermez” bitiyor; “Soramin, sen ne düşünüyorsun, mutfaktan su alacağım sen de ister misin” başlıyor. 

Serok Apo kadınlar için ne demiş, sürekli anlatıyorlardı. 

Apoyu çok seviyorum, babamın karşısında ondan başka dayanağım yok. 

Babamla ne zaman tartışsak, ben hevallerden duyduklarımı arka arkaya sıralarım; o da askerler gibi küfretmeye başlar, beni karşısından kovar. 

Küçük ablalarım benim gibi düşünseler de babamın, ablamın şerrinden korkar, seslerini çıkartmazlar. Abilerim de evde olmadığı için koruyamazlar.

Bir defasında durumu anlattım, yardım istedim. Abim, “sen haklısın ama yardım edemem” diye başımı okşadı. Bu sorunu benim, kendi başıma aşmam gerekiyormuş.

Buna çok kırıldım, ama abimlere minnet borcum var.

Okuma yazma öğrenmemi, eve her geldiklerinde gizli gizli verdikleri kitaplara borçluyum. 

Büyük abim kısacık tatilini ayırır, bana okuma yazma öğretirdi. 

Getirdikleri Türkçe okuma yazma kitaplarıydı. Belli bir seviyeye geldiğimde de Martı adlı bir kitapla, Küçük Kara Balık adlı iki hikaye kitabı hediye etmişti.  İkisini de defalarca okudum, neredeyse ezberlemiştim. 

Bir ara sana da anlatırım heval günlük.

Abim, Kürtçe okuma yazma kitaplarının yasak olduğunu, özgürlüğümüzü kazanıncaya kadar, bulabileceğimiz bütün kitapların Türkçe olduğunu, söylerdi; “ bilgi, bilgidir; Türkçe, Kürtçe farketmez.” 

Özgürlüğümüze kavuşup, Kürdistan’ı kurduğumuzda dünyanın en büyük Kürtçe kitaplıklarını kuracakmışız. 

Ölme eşeğim ölme, bahar gelecek, yonca bitecek. 

Bence Apo’nun haberi yoktur; olsa, bir çare bulurdu.

Günlük tutmayı Tolhildan’dan öğrendim. Gerillada günlük tutmak çok yaygınmış. Hem okuma yazmayı çok ilerletiyor, hem de yakın bir arkadaş gibi, içini dökebiliyorsun, sırlarını saklıyor. 

Hevaller, şehitlerin günlüklerini bir kütüphanede toplamışlar. Bir gün ben de görebilecek miyim, o kütüphaneyi acaba?

12 Ekim 98

Bu gün komşu mezralarda yılkıya bırakılmamış, ahırlara bağlanmış atlar olduğunu keşfettim. Kuzenlerimi ikna ettim, gizlice gidip, atları çaldık. 

Atları çok seviyorum. Atlar asidir. 

Hayvanlarda duygu var mı; diye tartışıyorlar, bana göre vardır. Sevgiyi tanırlar.

Benden kaçmazlar. Dizginlenmeye gelmezler. Eğersiz, çıplak binersin. 

Atın üzerinde dörtnala giderken, rüzgarı hissedersin. Yelesinden tutarsın. 

Atla bütünleşmen gerekir. Yorulduğunu, terlediğini hissedersin. 

Ben hep atlara aşıktım. En büyük hayalim bir atımın olması, hala.

Akşama kadar gezdik, sonra atları aldığımız yere bırakıp, eve döndük.

Evde telaşlı bir hazırlık. 

Yine “dağın çocukları” gelecekmiş. Ben sevinçten uçuyorum. 

Herkes sofaya toplaştı, anam ablalarım sofrayı hazırladı; düğün sofrası gibi, yine önce bize yedirdiler, sonra kendileri yediler. 

Bizim evde de bütün Kürtler gibi çift anten var, biri Türk’e ayarlı biri de bizimkilerin yayınlarına. 

Bu kez durum farklı nedense; şakalaşma yok, anılar konuşulmuyor, günlüklerinden bölümler okumuyorlar? 

TV izlemeye gelmişler. Keyifleri yok? 

TV’daki konuşmalardan canlarını sıkan meselenin Apo ile ilgili olduğunu anladım. 

Ansızın evin uzağında bir patlama oldu. 

Ablam hemen ışıkları söndürdü. 

Tolhildan beni sedirin arkasına itti. 

Silahlarını alıp, camların yanlarına gittiler. Bir kaçı da dışarı çıktı. Patlamalar giderek uzaklaştı, sonra kesildi. 

Dışarıdakiler içeri döndüler. 

– Şerefsizler; sağa sola rastgele bomba atıyorlar. Bence dönelim, ne olur ne olmaz. Hacı, bize müsaade; diye homurdandı. Babama hacı diye hitap ederler. 

Babam “selametle” deyip, uğurlamak için ayağa kalktı. 

Jiyan sarılıp, öptü beni. Tolhildan başımı okşadı. 

  • Apoya ne olmuş; diye baktım yüzüne? 
  • Bir dahaki gelişimizde anlatırım, üzülme, ona bir şey olmaz. Gecenin karanlığına karışıp, gittiler. 

Ablalarım fosur fosur uyuyor, şu an gün ağarıyor, ben hala uyuyamadım. 

Apoya bişey olursa, babamla nasıl başa çıkarım?

20 Ekim 98

Sonunda babama söylemişler, “senin kız her gün atlarımızı kaçırıyor” diye. 

Eve geldiğinde burnundan soluyordu. İşitmediğim hakaret kalmadı. 

Ablama, anneme döndü “bunun evden çıktığını görürsem sizden bilirim, hesabını siz verirsiniz;” diye bağırdı. 

Ben odamıza gittim, çok öfkelenmiştim. 

Ablam geldi, dişlerinin arasından yılan gibi tısladı; “şimdi babama saygımdan, önünde dövmeyeceğim; sen yarın görürüsün.” Kapıyı çarpıp, çıktı.

Annem her zamanki gibi gelip, beni yatıştırmak için saçımı okşadı, sarıldı. Hiç bir zaman babama hak vermediğini ama korkusundan da çaresiz kaldığını bilirdim. Aramızda eziliyordu.

Gece yine saatlerce sessiz TV izlediler. 

Büyük ablam domuzluğunu yaptı yine, oda kapısını üzerime kapattı. İstediğin kadar kapat, kulağımı dayayınca duyabiliyorum; domuz. 

Kürtçe kanallarda Apo’nun Türkiye’nin savaş tehdidi ile Suriye’den çıkmak zorunda kaldığını, Yunanistan’a gittiğini anlatıyorlar.

Günlük heval, neden Türkler Apodan nefret ediyor? Bunu Jiyan’a sormam lȃzım. O biliyordur. 

22 Ekim 98

İki gündür odamızda hapisim. 

Dışarı çıkamadım. Arkadaşların oyun oynarken çıkardıkları sesler odama kadar geliyor. Sanki bana özel olarak duyurmak ister gibi, çığlık çığlığa oynuyorlar. 

Böyle daha kaç gün dayanabilirim, bilmiyorum?

Bir çare bulmam şart. 

Hadi söyle bana, ne yapmalıyım sence? 

24 Ekim 98

Televizyon bile izletmiyorlar. Kabus gibi. 

Aklıma dağın çocuklarından dinlediğim bir şey geldi. 

Zindanlardaki arkadaşlar ölüm orucu tutarak direniyormuş. Acaba evde de işe yarar mı? 

Hiç bir şey yemiyorsun, yalnızca su içebilirsin. Boğazıma bu kadar düşkün ben, günlerce aç kalabilir miyim? 

Bu durumda Apo ne derdi acaba?

Apo’nun benden büyük dertleri var bu ara.

Küçük ablam Ceylan’a sordum; Apo’yu Suriye’den, güvende olduğu topraktan uzaklaşmaya zorlamış Amerika. Bizim Kürdistanı kurmamızı istemiyorlarmış. Apo’nun Suriye’de kalması onlar için kötüymüş. 

O da çok güvendiği Yunanistan’a gitmiş. Ama güvendiği dağlara kar yağmış. 

Yağar tabi, dağlara gitmek varken, ecnebi memleketinde ne işin var?

25 Ekim 98

Kararımı verdim.

Sabah kahvaltısını getirdiğinde anama da söyledim. 

– Ben ölüm orucu tutuyorum artık, yemeyeceğim. 

Önce ciddiye fazla almadı sanırım. Benim deliliklerimden biri diye düşünmüştür. 

Ama saatler sonra geldiğinde, yiyeceklere dokunmadığımı görünce, ciddiyetimi anladı. 

Anamın şaşkınlığını anlatamam. Saatlerce dil döktü. Ağladı, yalvardı, yakardı. Baktı olmayacak, kapıyı çarpıp çıktı. 

Ardından küçük ablalarım geldiler, onlar da bir sürü dil döktü. Hapsedilmeye katlanamadığımı, cezayı kaldırmazlarsa ölüm orucunu sürdürmekte kararlı olduğumu söyledim. Onlar da çaresiz gitti. 

En son büyük ablam geldi, çok fena dövdü. Yemeği zorla ağzıma tıkmaya çalıştı. 

Sonunda o da pes etti. 

Annem akşam, en sevdiğim yemeği yaptı. 

Ölüm orucuna ara verip sonra devam edilir mi acaba? 

Ama ya anam her gün en sevdiklerimi pişirirse? 

Vazgeçtim ara vermekten.

Sonunda, babama söylediler. Sofadan öfkeli sesi geliyor, sanırım bu defa kendisi dövecek. Bekliyorum… 

Bu arada midem nasıl kazınıyor, açlıktan ölüyorum. 

Geceleri kulağımı kapıya dayayıp, dinlemeye çalışıyorum. Böylece biraz açlığımı unutuyorum. Ama hiç sevinçli bir gelişme olmuyor ki. 

Apo, o ülke senin bu ülke benim geziyor. 

Ona söz verenler, sözlerini de tutmuyor. 

Verdiğin sözü tutmamak ihanettir demişti Jiyan. Söz, namustur.

27 Ekim 98

Yine başım dönmeye, midem bulanmaya başladı. 

Midemin kazıntısı, gurultusu sofadan duyuluyordur. 

Dağın çocuğu olmak hiç kolay değilmiş. 

Ama pes edemem. Bir kez pes edersem, neler olur kim bilir? 

Birden kapı açıldı, odaya anam girdi. Göz göze geldik. Uzunca baktı, kapıyı açık bırakıp, gitti. 

Önce anlamadım. Ne demek oluyordu şimdi bu? 

Madem kapı açık, ben de çıktım odadan. 

Çok dermansızım. Bedenim pelte gibi.

Baktım, kimsenin oralı olduğu yok, evden de çıktım. 

Soğuk havayı defalarca içime çektim. 

Sonrasını hatırlamıyorum. Oraya yığılmışım. 

Kendime geldiğimde yatakta yatıyordum. Başımda anam oturmuş ağlıyordu. Ablalarım yatağın karşısında yere oturmuş, sessizce tebessümle beni izliyorlardı. Gözlerimi açınca ikisi de koşup, sarıldılar. 

Başucumdaki dürümü, ayranı tepsiyle kucağıma verdiler. 

Leyla, kulağıma “sen kazandın” diye fısıldadı, tepsiyi verirken.

Bu kadar lezzetli miydi bazlama? 

Karnımı bir güzel doyurduktan sonra yataktan kalktım; Apo’nun durumu nasıl, diye sordum? 

Birbirlerine baktılar, Leyla, “iyidir” dedi. 

Herkesin sessiz bakışları altında, zaferimin tadını çıkararak, evden çıktım. 

Oynayan çocukların bulunduğu yere doğru yürüdüm. Ama aralarına karışmak içimden gelmedi. 

Gözüme çok fazla çocuk göründüler. 

1 Kasım 98

Önce kar küredik. Sonra babam beni koyunları otlatmaya yolladı. 

Bu, kimsenin sevmediği görevlerden. Ablamlara gelinlik çağdalar diye yasak. Abimler evdeyken onlara yaptırıyorlar. Onlar okuldayken iş bana kalıyor. 

Oysa ben, bu göreve bayılıyorum. 

Amcamın atını ve büyük kızağı alıp, son baharda saman balyalarını yığdığımız mağaraya gidip, balyaları kızağa yüklüyorum. 

Bu mağarayı abimle birlikte bulduk. Bir ayı yaşıyordu içinde. Çevrede bir çok mağara var. ama bizim için en uygunu buydu. 

Ayı kardeş diğer mağaraları da yuva yapabilir. 

Canını yakmadan onu kaçırttık. 

Mağaranın  tabanını samanlı çamurla sıvadık. 

Artık hem kışlık samlanları saklayacağımız, hem de gerillaya erzak bırakabileceğimiz bir kilerimiz oldu. 

Balyalar ağır, kızağa yüklemek çok zor oluyor. Ama ata binmeye doyamıyorum. 

Mağaranın içinde gerillaya erzak bıraktığımız yeri kontrol ediyorum. Erzak alınmışsa, yenisini koymak gerek.

Önce kızağı atla çekerek, ahırın yakınına dönüyorum; koyunları ahırdan çıkarıp, balyaların başına topluyorum. Sonra da kızağı alıp, oğlan çocuklarıyla kaymaya başlıyorum. 

Beni gören amca kızlarım da geliyor. Onlarca çocuk çığlık çığlığa kayıyoruz. 

Tabi koyunların başında durmadığım için, bazen farkettirmeden az ötedeki dereye su içmeye gidiyorlar. Halbuki, başlarında durup karınları doyunca, dereye benim götürmem lazım. 

Birini kurt kapsa babam kemiklerimi kırar. 

Ama neyse ki Turko, hiç yanlarından ayrılmaz. Bir tehlike sezdiğinde de hemen havlamaya başlar. Kömür karası bir kurt köpeği. 

Nasıl sevdiğimizi anlatamam. 

En tehlikelisi de sis. Burada çok sık sis basar. 

Siste kurt, tilki, avlanmayı çok severler. Koyunlar kendi başlarına dereye gittiklerinde sis basarsa, yapacak hiç bir şey yok, burnunun ucunu göremezsin.

2 Kasım 

Günlük heval, sana yeni kararımı açıklıyorum.

Akraba çocuklarına okuma yazma öğretmeye karar verdim.

Benim okuduğum kitapları onlar da mutlaka okumalı. Onlar da babalarına karşı ses çıkartabilmeli. Küçük Kara Balık gibi nehrin sonunu merak etmeli.  

İyi de nasıl yapacağım? Kalem, kitap, silgi, defter hiç bir şey yok. 

Köylüden para istesem vermezler. 

Ayrıca kız çocuklarını nasıl getireceğim? Özellikle de küçük amcamın kızlarını mutlaka getirmeliyim? Domuz, bırakmayacak, biliyorum. Ama bir yolunu bulacağım.

Abimlerden yardım istemeye karar verdim.

Hafta sonu gelirler eve.

Apo’dan nihayet haber aldım; Rusya’daymış. Yunanistan’dan oraya gitmiş. TV’da ilk kez Yunanistan’ı, Rusyayı gördüm. Masal gibi ülkeler. 

Bizimkilerin yüzü asık. Dünyayı geziyor, neden mutsuzlar?

1 Ocak 99

Abim doğum günü hediyesi olarak bir sürü alfabe kalem, kağıt, defter, silgi, tebeşir getirdi. Arkadaşlarının tamamı komün kurmuş, para toplamışlar. Hepsinin hediyesiymiş. 

1 Ocak yalnız benim doğum günüm değil, mezradaki çocukların tamamı 1 Ocakta doğmuş. 

Abim “bütün Kürtlerin doğum günü bir ocaktır” dedi. 

Herkes güldü, ben hiç bir şey anlamadım? 

2 Ocak 99

Köyde kız çocuğu sayısı çok fazla. 

Benim sürecim köyde yavaş yavaş çarşafı da kırmaya başladı. 

Örnek olmuştum. Aileler de bütün köprüleri atmamak için, ipimizi gevşetmişlerdi akılları sıra.

Türkçe öğretmek artık benim için çok önemli bir hedefe dönmüştü. 

Mezrada bazı amcalarım 90’larda devletin baskısından erken yılmış, göç etmişlerdi. Onlardan kalan boş evlerden birini okul binası olarak kullanmaya karar verdim.

Eski bir gardırobun arkasını yağlı boyayla siyaha boyayıp kara tahta yaptık. Sıraları da meyve kasalarından yaptık. Minderlerini de evden getirdi herkes.

Köylü ilk duyduğunda gülüyorlardı. Ciddiye çok almadılar.

Bütün ev işlerini bıraktım. Kendimi okula vakfettim. 

Benim okulda Kürtçe konuşmak yasak. 

Öğrenebilmek için Türkçe konuşacaklar. 

Her öğrenci evinden bir kucak odun getiriyor. Öyle ısınıyoruz.

Köylü gelip bakıyor, okuma yazma öğrettiğimi görüyorlar. Memnunlar. 

Okuma yazma öğreniyorsa kötü bişey değildir diye düşünüyorlardı. 

Çocuklar bana öğretmenim diyor. 

Bazen çocukları çobanlığa yolluyorlardı, gidip alıp getiriyordum. Babası gelip benimle kavga ediyordu. 

İlçede abilerim kitap kampanyası yaptılar, bu arada devletin de kulağına gitmiş. 

Kızın biri mezrada okul kurmuş Türkçe öğretiyormuş. Çok memnun olmuşlar. 

Babama demişler ki, “yakında ziyaret ederiz, hediye veririz. Destekleriz.” 

3 Ocak 

Bütün kızlar eksiksiz geliyor. 

Benden nefret ettiğini düşündüğüm amcam bile yolladı kızını. 

Türkçe öğreteceğim ya. 

Bilmiyor ki kızları okuma yazma öğrenir de kitap okumaya başlarsa, onun anlattığı palavraların hiç birine inanmayacak artık. 

Hıncımı böyle alacağım. 

7 Ocak

Dersler çok iyi gidiyor. Kızlar öğrenmeye çok hevesli. 

Türkçe dersi bitince, onlara martı Conatan’ı, küçük kara balığı anlatıyorum. 

artık her gece çıt çıkarmadan TV izliyoruz.

Apo, adını ilk kez duyduğum ülkelerde gezip duruyor. 

Bizimkilerin mutsuzluğu her geçen gün artıyor. 

Yine rastgele bombaladılar araziyi.

16 Ocak 99 

Dağın çocukları gelmez oldu. Kışlaklara çekilmişler. Bahara kadar gelmezlermiş. 

Artık evde TV haberlerinden başka bir şey dinlenmez oldu. Müzik, eğlence programı, hiç bir şey açmıyorlar. 

Ablam da sürekli dantel işletiyor. Bütün gün dantel işleyip, haber dinliyorlar.

Kar insan boyu. Her gün yolu açmak şart. Evden eve gidebilmek için.

Neyse ki, koyunları doyurma işi de hep bende, o sayede dantel işinden kaçıp, kızak kayabiliyorum.

Apo, o ülkeden bu ülkeye dolaşıyor. 

Hiç biri Apo’yu istemiyormuş? 

Niye dağlara gitmedi, gerillaya katılmadı, hiç anlamıyorum? Gerilla onu korurdu oysa. 

Böyle söyleyince yine babamdan azar işittim. Benim aklım ermezmiş, Apodan iyi mi bilecekmişim. 

20 Ocak

Dün gece şahane bir şey oldu. 

Gece yarısı kapı çalındı. Babam gidip açtı kapıyı. 

Duyuyoruz, kapıda biri, bir yandan üstündeki karları silkeliyor, bir yandan fısıldaşıyorlar. 

Az sonra içeri Jiyan heval girmez mi. Koşup boynuna atladım. 

Bir süre bizde kalacakmış, asker gelirse teyze kızımız diyecekmişiz. 

Ona anlatacak ne çok şeyim var. 

Sabaha kadar bizim yatak odasında, ben anlattım, o dinledi. Aslında Apoyla ilgili bir sürü şey sormak istiyordum. Ama hepsini sonraya bıraktım. Önce o yokken yaptıklarımı öğrense daha iyiydi.

Okulu, Türkçe derslerini, sevmediğim amcamın kızlarını, abimlerin kitap komününü, hepsini anlattım. 

Sonra günlükten bir kaç sayfa okumasına izin verdim. Jiyan yine bana o bayıldığım ifadeyle baktı.

25 Ocak

Jiyan, bütün gün haberlerde Apoyla ilgili ne söyleniyorsa dikkatle not alıyor. 

Sonra bu kağıtlarla gece çıkıyor, bir süre sonra kağıtlar olmadan dönüyor. 

Sorunca da “ne kadar az bilirsen senin için o kadar iyi” dedi. 

“Ben de gerilla olduğumda böyle söyleyemeyeceksin.” diyerek ayağa kalktım. Çok kızmıştım. Çocuk muyum ben?

Öfkeyle gidip sobaya odun atmaya başladım. Sobanın kapağını kapatıp, döndüğümde göz göze geldik. Anam bile bana onun gibi sevgiyle, hayranlıkla bakmazdı. Yine öyle bakıyordu. Nasıl desem, yalnız yüzü değil, içi de gülüyordu. 

Koşup boynuna sarıldım. O da sımsıkı sarıldı bana. 

Apo, Tacikistan’daymış. Bişkek diye bir şehirde. Sağlığı iyiymiş. 

Neden herkes üzgündü o zaman? 

Bir süre sessizce gözlerime baktı. “Can güvenliğinden endişe ediyoruz, ondan” dedi. “Düşman, ona bir zarar verebilir.”

Ben de söyleyecek bir şey bulamadım. 

28 Ocak 99

Jiyan’a bir sürpriz yapmaya karar verdim. 

Tuzak kurmayı abimden öğrenmiştim. 

Evdeki çamaşır leğenini alıyorsun, tuzağı kuracağın yeri belirliyorsun. Bir çubuğa iplik bağlıyorsun. Leğeni ters yüz edip, çubuğu toprakla leğen arasına yerleştiriyorsun. Böylece leğenin bir tarafı açık bir tarafı yerde. Leğenin açık ağzına ve içine doğru buğday serpiyorsun. Serçeler önce dışandaki buğdayları yemeğe başlıyor, sonra leğenin altındakileri. İyice içeriye gittiklerinde ipi çektin mi çubuk düşer, leğenin altında kapana kısılırlar. Onlarca yakalayabilirim. 

Serçe etinin lezzetini anlatamam. 

Zaten diğer hayvanları avlamak yasak. Geyik, dağ keçisi, ayı, domuz avlamak yasak. Kurdu, tilkiyi bile öldürmez bizimkiler. Korkutup kaçırırlar. Gerilla yasak koymuş. 

Yakaladığım bütün serçeleri yoldum, temizledim, bir beze sarıp eve gittim, Jiyan’ın önüne serdim. 

“Senin için yakaladım.”

Çok şaşırdı. Gülmeye başladı. 

Anam da küçük bir çığlık attı. Leyla ile Ceylan da gülümsüyordu . Büyük ablam tabi ki domuzluğunu yaptı. 

– Bir avuç şeyleri öldürmeye nasıl kıydın” diye terslendi.  

– Jiyan’a pişireceğim, diye terslendim ben de.İyi de hayvan avlamanın yasak olduğunu bilmiyor musun; diye yüzümü ellerinin arasına aldı Jiyan. Hala gülüyordu. İyi kızmadı demek ki.

-Biliyorum, bir gece Çiyager heval saymıştı listeyi. İçinde serçe duymadım. 

-Çiyager ne bilsin senin gibi bir avcı var bu dağlarda. Uyaracağım, bir daha listeye serçeleri de eklesin. 

-Ne yani yemeyecek misiniz, diye terslendim. 

-Elbette yeriz iki gözüm, kabahat bizimmiş; bu kez kahkahayla güldü. 

Hemen mutfağa koştum, akşama ziyafet var.

Yine çok mutluyum. Jiyan’ın kucağına yattım. O da saçlarımı okşuyor. Aponun haberlerini izliyoruz. 

Yine karakoldan rastgele bomba atmaya başladılar. 

Işıkları söndürüp, bitmesini bekledik. Jiyan üzerime yattı yine, bitene kadar. 

Dün komşu köyde bir evin üzerine düşmüş, bütün aileyi katletmiş şerefsizler.

Bu gün de her yerde gerilla yaptı diye anlatıyorlarmış.

29 Ocak

Küçük ablamlar Jiyanla fısıldaşıyor, hararetli bir şeyler tartışıyorlardı. 

Yanlarına gidince sustular. 

Benden gizli ne konuşuyor olabilirler? 

Jiyan ne demişti; ne kadar az bilirsem o kadar iyi. 

İyi de meraktan çatlarım, ben.

Leyla bana dayanamaz, ondan öğrenirim yarın. 

02 Şubat

Jiyan’ın da bütün keyfi kaçmış. Bir kaç gündür benimle şakalaşmıyor. 

Apo Kenya’ya gitmiş. Demek ki Apo’nun bazı ülkelerde bulunması az kötü, bazılarında bulunması çok kötü. 

Neye göre ayırıyorlar, yine anlamadım?

13 Şubat

O gece Jiyan acilen arkadaşların yanına döndü. 

14 Şubat 99

Bütün çocuklar kuşburnu toplamaya ormana gittik. 

Bolcana topladık, dönüşte amcamın evinin damında siyah bir bez asılmıştı.

Mezradan biri öldü diye düşündüm. 

Eve geldim, abimler evde. Büyük abimin suratı çok asık. Küçük abim ağlıyor.

TV açık, ansızın Apoyu gördüm, elleri gözleri bağlı, iki yanında kar maskeli adamlar. Özel bir uçakla Türkiye’ye götürüyorlarmış. Anama baktım? 

-Apoyu yakaladılar. Türk devletine teslim ediyorlar; asacaklar, diyebildi. 

O gün mezradaki bütün evlere siyah bezler astık. 

Akşama doğru Leyla ile Ceylan ortadan kayboldu. Nereye gitti bunlar? Geçen gün Jiyanla fısıldaşmalarıyla ilgili bir şey eminim. 

Babamı ilk kez ağlarken gördüm. Anam hep ağlar zaten. 

Babam çağırdı, anam, büyük ablam, sobanın başına toplandık. 

Ablalarımın İstanbul’daki amcamların yanına gittiğini; şehirde iş bulup çalışacaklarını söyledi. Küçük abilerime de sabah erkenden okula dönmelerini tembihledi. Asker her an gelebilirmiş.

Büyük ablam öfkeyle kalkıp odaya gitti. 

Anam ağlamaya devam etti.

Bu işin içinde bir bit yeniği var; yoksa… 

-Babama fısıltıyla “katılım mı yaptılar”, dedim? 

Nasıl öfkelendi, anlatamam, bir daha ağzımdan bir yerde böyle bir şey duyarsa kemiklerimi kıracakmış.

Çok korktum, onu hiç bu halde görmemiştim. 

15 Şubat

Ablamlar hala yok. 

Anam hala ağlıyor.

Gece boyunca rastgele bombalar devam etti. 

Orman yanmaya başladı. 

Işıklar kapalı, herkes korunaklı bir köşede, bitmesini bekledik.

Asker, Apo’nun yakalanışını, devlete teslim edilişini kutluyormuş.

Bütün televizyonlar tekrar tekrar Aponun elleri, gözleri bağlı görüntülerini paylaşıyor.

Ben, ağlamayı hiç sevmem.

—————————

Kardeşim Soramin’in günlüğü 15 Şubatta bitiyor. 

16 Şubatta mezrada koyunları dereye götürürken yanına düşen bir havan bombasıyla katledildi. 

Çok ama çok özel bir çocuktu. Düşman bıraksa kim bilir neler başaracaktı?

Cenazesine bizim bütün okul geldi. Köyün de tamamı gelmişti. 

Ben de Soramin’i toprağa verdikten sonra katılım yaptım. 

Gelirken Soramin’in günlüğünü de yanıma aldım. Bütün hevaller onu tanısın istiyorum. Şehit gerilla günlüklerinin arasına koyacağım. 

Kim bilir, belki bir yazar alır, öykü yapar, roman yapar; belki bir yönetmen film yapar; Halkımın asıl hazinesi onlar. Onların masalları, destanları anlatılsın.

  1. Soramin, Kürtçe’de kızılım anlamına gelir. İngilizlerin ginger dediği kızıl saçlı çilli kızlara ailelerince kullanılan bir lakaptır.
    2. Günlük tutmak Kürdistan gerillalarının çok önemli bir adetleridir. Bunun bir edebiyat türü haline geldiğini söyleyebiliriz. Ama savaş nedeniyle bu günlükler bizlere şimdilik kamu oyuyla paylaşılamıyor. ↩︎