1915’te hayatta kalmayı başaranların anılarında Ermeni Soykırımı

88 views
47 mins read
88 views
47 mins read


Ayşe Hür

Published on 23.04.2024-Avrupa Demokrat


Geçmiş belleklerde saklı… Türkler neden hatırlamıyor?.. Her yerde sevinç çığlıkları… Camuz dellendi günü… Balkan ve Sarıkamış hezimetlerinin faturası… Değirmendeki insan kafaları… Ve daha fazlası…

Bilindiği gibi geçmiş, sadece resmî yazışmalarda, raporlarda, bilimsel metinlerde saklı değil. Aynı zamanda, olayları yaşayanların belleklerinde de kayıtlı. Yeter ki onlara kulak verin. Bellek olay ve deneyimlerin eski biçimleriyle ya da bunlara değer tutulan işaret ve simgeler aracılığıyla zihinde saklanmasını sağlayan fizyolojik mekanizmaların bir tezahürüdür. Diğer önemli süreç elbette, kodlanan bilgileri çözme, yani anımsama süreci. Ancak bellek nasıl kaydediyor, nasıl hatırlanıyor gibi konular hakkında henüz kesinleşmiş bilgilere sahip değiliz. Bu yüzden bazı tarihçiler sözlü tarihi güvenilmez bulurken, bazı tarihçiler bilimsel ölçütler ve yöntemler kullanılarak derlenmiş sözlü tarih anlatılarını yazılı belgeleri tamamlayıcı unsur olarak kullanmaktan yanalar.  

Geçmiş belleklerde saklı

Ailesi 1915’de Sivas’tan tehcir edilmiş etnolog Vergine Svazlian’ın Ermeni Soykırımı, Hayatta Kalan Görgü Tanıklarının Anlattıkları adlı kitabında, 1955 yılından itibaren görüştüğü 600’ü aşkın görgü tanığının anlatımları var. Bunlardan 130 kadar görüşme Türkçeye çevrilerek internet aracılığıyla ilgilenenlerin dikkatine sunulmuştu bir ara. Ama şimdi ulaşılamıyor o adrese. Muhtemelen çoğu artık yaşamayan bu kişilerin kimi uzun, kimi kısa konuşmuş. Kimi sakin, kimi öfkeli konuşmuş. Kimi hatırladığını söylemiş, kimi belki de başkalarından duyduğunu anlatmış. 

Sözlü tarih alanında çalışanların gayet aşina olduğu abartma, anonim hikayeleri kişiselleştirme, bağlamından kopararak ele alma gibi pek çok ihtimal göz önünde bulunduruyorum elbette. Özellikle V. Svazlian’ın aralarda yaptığı yorumlar öznel tonlamalarıyla dikkati çekiyor. Şahadetlerin tamamı değil de parçaları verildiği için, acaba özeleştirel bölümler var mıydı diye düşünebiliyorsunuz. Ama bir insanın on yıllar boyunca bıkıp usanmadan aynı trajik hikayeyi anlatmaktan bir çıkar umması ihtimali, korkunç bir suçla itham edilen kişilerin kendilerini aklamak için gerçekleri çarpıtması ihtimalinden daha azdır. En azından bu anlatıların nesnellikten uzak parçaları bile, Ermeni toplumunun kolektif belleğini oluşturan unsurları anlamamız açısından çok önemli. 

Türkler neden hatırlamıyor?

Bayan Svazlian kitabında şöyle demiş: “Yahudilerin, Rumların, Çingenelerin ve zarar görmüş başka halkların da tamamen buna benzer tarihsel hafızaları vardır ve bir halk, bahsi geçen olaylarda Türk Halkı, eğer kendi tarihsel hafızasını muhafaza etmemiş ise o halde bütün o ıstırapları çekmemiş demektir.” Türklerin kolektif hafızasının neden zayıf olduğu meselesi hakikaten ciddi bir araştırma konusudur. Fakat Artvinli Nektar Gasparyan’ın “80 yıldan fazla zaman geçti, ama genç yaşta ölen babacığımı, anneciğimi, dayımı, komşularımızı, ninemi ve vahşice katledilip bizi sahipsiz ortada bırakan bütün akrabalarımızı bugüne kadar unutamıyorum. Kendi gözlerimle gördüğüm o dehşet verici manzaraları bütün hayatım boyunca hep hatırladım ve asla rahat edemiyorum. O kadar gözyaşı döktüm ki…” demesi ya da 1901 Sasun doğumlu Şoğer Tonoyan’ın gözyaşları içinde “Gece gündüz ağlamalar sızlamalar duyuyorum, /Rahatım yok, huzurum yok, uykum yok, /Gözlerimi kapayınca, hep ölüler görüyorum, /Milletimi, dostlarımı, toprağımı ve evimi kaybettim” diye ağıt yakmasını bir kurmaca olarak okumak zor görünüyor. Belki de 1909 Erzincan doğumlu Garnik Stepanyan’a kulak vermek lazım: “1915’te ulusumuza ve sülalemize yapılanlar korkunçtu. Sülalemizdeki 100’den fazla kişiden topu topu 15 kişi kurtuldu. Annemin sülalesinden gelen herkes ya katledildi, ya da diri diri toprağa gömüldü. Diyorlar ki, onların üzerindeki toprak hareket ediyordu. (…) Hep düşünüyorum acaba olanları unutabilir miyiz diye, ama bizim unutmaya hakkımız yok, çünkü biz sayıca azız. İntikam çağrısı yapmıyorum, ama unutmamızı da tavsiye edemem. Ermeni ulusu kendi gözleriyle gördüklerini unutamaz.” 

Karşımızda belleğini böyle diri tutmaya ant içmiş bir kesim olunca, bizim de belleğimizi tazelememiz elbette gerekiyor. Bu ahlaki bir sorumluluk. Ancak bunu yaparken çıkış noktamız, bizden farklı düşünenlere ders vermek değil, gerçeği ortaya çıkarmak olmalı.

Şimdi Meşrutiyet’in ikinci kez ilan edildiği 1908’den 1915’e doğru adım adım izleyelim Ermeni kolektif hafızasını.

Her yerde sevinç çığlıkları

Savazlian’ın konuştuğu kişilerden1886 Sasun doğumlu Yeğyazar Karapetyan’la başlayalım: “[1908’de] Jön Türklerin ve Taşnak Partisi’nin imzaladığı kardeşlik paktına göre Ermeni Kurtuluş Mücadelesi’ne son verilecekti ve Türkiye’de yaşayan bütün milletler güçlerini birleştirip vatanseverlik ruhuyla Osmanlı İmparatorluğu’nu, onun kabul ettiği Anayasa’yı ve onun ilerici kanunlar koyan yeni hükümetini sadık bir şekilde koruyacaklardı. Özel bir genelgeyle fedailer Muş’a davet edildiler. Ruben öncülüğündeki gerilla grubu silahsız olarak ortaya çıktı. Her yerde sevinç çığlıkları duyuluyordu. Hürriyet yasasıyla Ermenilerin küçük düşürülmesine, dövülmesine, soyulmasına, küçümsenmesine, küfürlere ve soyguna maruz kalmasına son veriliyordu. Bu tür davranışları sergileyen kişi en ağır cezalara çarptırılıyor, hatta idama mahkûm ediliyordu. Her iki halka da tam güvence veriliyordu: Ermenilere serbestçe oy verme, kendi temsilcilerini seçme ve önerme hakkı veriliyordu. Bu Batı Ermenilerinin yaşamında bir yeniden doğuş idi.” 

Camuz dellendi günü

Ama sevinçler kursakta kalır çünkü 1909’daki 31 Mart ayaklanmasıyla paralel olarak meşhur Adana olayları patlak verir. Adanalı görgü tanığı 1904 Adana doğumlu Mikayel Keşişyan’ın olayı nasıl anlattığına bakalım: “Adana katliamı sırasında ben 5 yaşındaydım. O dehşetli geceye Türkçe ‘Camuz dellendi’ adı verildi; zira gerçekten de Sultan çıldırmıştı. Onun emriyle insanları boğazladılar; 30.000’e yakın Ermeniyi katlettiler; evleri yakıp yıktılar, küle çevirdiler. Herkesi toplayıp Adana ırmağına götürdüler; Sultan Hamit’e haber gönderdiler, ‘bütün Ermenileri toplayıp ırmak kenarına getirdik, emir bekliyoruz’ diye. Bir tarafta su, öbür tarafta ateş. Babam beni kucaklamıştı. Olanları omuzunun üzerinden seyrettiğimi hatırlıyorum. Annem de bizimleydi, bizi ırmağın kenarına doldurmuşlardı. Sultan’dan emir geldi: Af emri. Bize de ‘Padişahım çok yaşa!’ dedirttiler. Eve döndük; ama öldürülenler, öldürülmüştü.” 

Olaylardan sonra Hükümet Edirne’den Ermeni Osmanlı Mebusu Hagob Papikyan’ın Adana’ya gönderir ve Meclis-i Mebusan için Türkçe resmi bir rapor hazırlamasını ister. Papikyan Adana’ya gider, olan biteni detaylı bir şekilde araştırır ve der ki: “Kurban sayısı 21.000’e ulaşmakla kalmıyor, ayrıca katliamların yerel makamların bilgisi dahilinde ve emriyle düzenlendiği apaçık ortadadır.” (Papikyan raporunu bitirir bitirmez zehirlenerek öldürüldüğü için rapor ancak 1919 yılında yayımlanır.) Ancak İttihatçılarla Daşnak komitacılarının olaylardan sonra ortak açıklama yapmasına bakılırsa olaylarda İttihatçı parmağı yoktur, ama Ermenilerin içine iyice korku düşmüştür. 

Balkan ve Sarıkamış hezimetlerinin faturası

Büyük bir Ermeni nüfusu Latin Amerika’ya göç eder. Kalanlar 1911’den itibaren hükümete defalarca reform önerisi götürürler ama 12 Mayıs 1913’de Padişaha bir arzuhal veren Patrik “Balkan savaşı mağduru Müslümanların öldürülen, zorla Müslümanlaştırılan ve yerlerinden edilen Ermenilerin köylerine yerleştirilmesinden” şikayet etmesine bakılırsa, seslerini duyuramazlar. 1878-1904 arasında sadece Ermenilerin yoğun olduğu bölgelere 850 bin göçmen yerleştirilmiştir. Balkan Savaşlarından sonra bu sayı ikiye, üçe katlanır. Doğu’nun yüzyıllardır ne kadar ihmal edildiğinin izlerini bugün bile rahatlıkla görebildiğimiz için o yıllardaki durumu tahmin edebiliyoruz. Yoksulluğa, asayişsizlik, aşiretler arası gerginlikler, İttihatçıların baskıcı politikaları ile yabancı ülkelerin olumsuz müdahalelerini ekleyince Ermenilerin yabancı ülkelerden medet ummasını anlamak mümkün. 

Resmi tarihin yazmadığı bir diğer konu ise Ermeniler dahil, tüm gayri Müslim unsurların Anadolu’dan uzaklaştırılmaları fikrinin tam olarak 1912-13 Balkan Savaşı yenilgisi üzerine çıktığıdır. “Dünyaya dehşet veren Osmanlılarız/Osmanlı demek asker demek/Yaşasın Ordu yaşasın harp/Arş Osmanlılar Tuna hattına/Sofya’yı da Filibe’yi de alacağız!” sloganlarıyla ve büyük hayallerle girilen Balkan Savaşı’nın büyük can ve toprak kayıpları ile bitmesi çoğu Rumeli kökenli olan İttihatçı önderleri şoka sokar. Mehmet Akif Ersoy’un bu yenilgiyi “Allah’ın bir türlü kendisini toparlamayı bilmeyen topluma ilahı bir cezası” olarak nitelediği söylenir. Gazetelerde boy gösteren “Kulağına küpe olsun/Ey Müslüman kendini hiç avutma/Yüreğini öc almadan soğutma” türü manşetler her zamanki gibi suçu kendilerinde değil başkalarında gören İttihatçıların Anadolu’yu gayri-Müslim unsurlardan temizleme kararının ilk işaretleridir. Eski tarihçilerden Enver Behnan Şapolyo, İttihat ve Terakki’nin Türkçü ideloğu Ziya Gökalp’in “özel olarak Ermeni sorunu üzerine incelemeler” yaptığını kaydeder. Ermeni tehcirinde en önemli rolü oynayan Teşkilat-ı Mahsusa’nın başı Kuşçubaşı Eşref’in sözleriyle gayr-ı Müslümler, “dahili tümörler”dir ve “temizlenmeleri” gerekir. Bu politikaların sonucu olarak 1914’e kadar Ege’de 130 bin Rum Yunanistan’a, 1 milyonu ise Anadolu içlerine gönderilir. Bunu Doğu ve Kuzey bölgelerinde Arap, Süryani ve Ermeni ailelerin sürgüne gönderilmeleri izler. Büyük devletlerin baskısı ile 8 Şubat 1914’te Yeniköy Andlaşması adıyla bilinen Ermenilerin yoğun yaşadığı altı vilayette uygulanacak reform paketinin imzalanmasını Osmanlı’nın müttefiki olan Almanya’nın da desteklemiş olması ilginçtir. Ancak Cihan Harbi’nin patlak vermesiyle idare reformları yine askıya alınacak ve Ermenilerin umudu tümüyle tükenecektir. 

Turan hayalinin peşine düşen Enver Paşa’nın, 1914 Aralığında 90 bin askerimizi Allahüekber dağlarında şehid ettikten sonra, özeleştiri yapmak yerine sorumluluğu Ermeni asker kaçaklarına yıktığı ve Ermeni askerlerin silahsızlandırılmasını emrettiği biliniyor. Halbuki aynı Enver Paşa 26 Şubat 1915’de Ermeni Patriğine “Osmanlı Devletine karşı tam sadakat göstermekle tanınan Ermeni milletine benim memnuniyetimi ve teşekkürlerimi iletmenizi rica ederim” telgrafını çekmiştir. Bu tarihte İttihatçıların Taşnaklara, Yeniköy Andlaşmasıyla tanınan haklardan vazgeçmeleri ve  Kafkaslarda Ruslara ve Rusya Ermenilerine karşı sabotaj eylemleri yapmaları halinde bazı haklar tanımayı vaadettikleri söylenir. Ermenilerin bu teklifi reddetmesini “vatana ihanet” olarak nitelemek hakkaniyete sığar mı bilinmez ama bu tarihten itibaren iki taraf arasındaki ipler tümüyle kopmuştur.

Değirmendeki insan kafaları

1907 Yozgat doğumlu Veronika Berberyan Svazlian’a o günleri şöyle anlatmış: “Cumartesi günü, akşama doğru bütün erkekleri Türk ordusuna göndermek üzere toplamışlar; fakat orada Ermenileri Türklerden ayırmışlar. Ermenilerin haklarını savunma konusunda tam yetkili kılınmış olan dedem, Papaz Hakob Berberyan Ermenilerin silah altına alınan Türklerden ayrıldığını görünce demiş ki: ‘Niçin Ermenileri ayırıyorsunuz?’ Türk binbaşı şöyle cevap vermiş: ‘Papaz Efendi, Ermeniler yol yapmaya gidecek, Türkler ise Rus cephesine.’ Ertesi gün Pazardı. Dedem Kutsal Ayini bitirmiş ve daha yeni eve gelmişti. Nefes dahi alamadan kötü haber bize ulaştı. Artin Ağa’nın oğlu değirmenciydi; sabah kalkıp çalışmaya gitmiş, değirmenin yanında bir sürü insan kafatası, ayaklar, eller görmüş. Dili korkudan tutulmuş bir halde, nefes nefese koşarak eve dönmüş ve gördüğünü anlatmış. Artin Ağa oğluyla birlikte gelip dedeme dedi ki: ‘Dün akşam askere götürülenleri gece vakti boğazlamışlar.’ Dedem şöyle cevap verdi: ‘Gidin, Kaymakam’a şikâyet edin.’ Artin Ağa Kaymakam’a şikâyet etmeye gitmiş; ama o gece artık eve gelmemiş.” Svazlian’ın kitabında amale taburlarına alınan Ermenilerle ilgili çok sayıda tanıklık var.

Ermeniler ağlasın

Nitekim Talat Paşa, Şubat-Mart aylarında aldıkları sanılan tehcir kararını uygulamaya koyar. İlk sürgünler askeri amaçlı olup Erzin ve Dörtyol’daki Ermenilerin yerlerinin değiştirilmesini kapsar. Bunu Mart ayında askere alınan Ermenilerin öldürüldüğü haberlerinden etkilenerek seferberlik emrine uymayı reddeden bir grup Ermeni gencin Zeytun’da saklanmasına kızan Hurşit Paşa’nın 3.000 kişilik kuvvetle Zeytun’u ablukaya alması izler. Paşa’nın Aziz Astvadzadzin Manastırı’na sığınan asker kaçaklarının teslim olması için manastırı top ateşine tutmasıyla başlayan olaylarda pek çok insan ölür. 9 Nisan günü Zeytun’un önde gelenlerinden 300 kişi kışlaya götürülür, daha sonra da onların aileleri. Geriye kalanlar, 24 Nisan 1915’de Cemal Paşa’ya yollanan telgraf emriyle Halep, Urfa ve Zor istikametine sevk edilmeye başlar. Bu telgrafa konu olan Zeytun “isyanı” resmi tarihçiler tarafından “tehcir kararının alınmasına” neden olan olaylar arasında sayılmaktadır ancak o yıllarda Zeytun’dan sorumlu Halep valisi Celal, olaylardan mutasarrıfı sorumlu tutmuş, bunun üzerine Zeytun müstakil liva haline getirilmiş ve tüm Çukurova’dan tehcir başlamıştır. 

Sürgünün nasıl uygulandığını 1900 Zeytun doğumlu Karapet Tozluyan’ın aktardığı Ermenice ezginin sözlerinden anlamaya çalışalım: “Ermeniler ağlasın, amansız katliam/Çöle çevirdi güzel Adana’yı/Ateş ve kılıç ve zulümle talan/Rupinyan ülkesini, ah! etti harap/Silahsız Ermeni bir anda/Kılıçla vurulup düştü kalabalığın önüne/Yok oldu, kilise ve okul alevlerde/Acımasızca öldürüldü, sayısız Ermeni/Üç gün, üç gece, içeriden ateş/Dışarıdan ise düşmanın kılıç ve mermisi/Sildi Ermenileri yeryüzünden/Kan akıyordu Ermeni sokaklarından..” 

Antranik’in gönüllüleri

Resmî tarihin tehcirin gerekçesi olarak gösterdiği meşhur Van ayaklanmasını bir de 1905’te Van’ın Kem Köyü’nde doğmuş olan Sirak Mesrop Manaysan’dan dinleyelim: “4 Mart günü İşkhan’ı (Ermeni toplum lideri) Hirç Köyü’nde öldürdükleri haberi ulaştı. Bununla da yetinmeyerek onun iki çocuğunu da diri diri kuyuya atmışlar. Biz, bunu duyunca, vatandaşlarla birlikte çok korktuk; Türklerin saldırısına hazırlanmaya başladık. 5 Mart 1915 günü güçlü bir topçu ateşi duyduk. Halk meydanda toplandı ve gitti kiliseye doldu. Türkler zaten önceden seferberlik ilan edip, bütün gençleri götürmüşlerdi. Her gün, Türkler Ermenileri tutup gözlerimizin önünde asıyor ya da boğazlıyorlardı. (…) Bir iki ay orada kaldıktan sonra kaçarak Van’a yaklaşmaya başladık. Van’a yaklaşıp Kağakameç’e gireceğimiz sırada, Türkler bizi durdurup erkek aramaya başladılar. Dürbünle seyreden Van kahramanları başladı ateş etmeye. Türklerden bazıları yere yığıldı, bazıları da kaçtı ve biz kurtulduk. Van’a girdik. (…) Türkler Rus Ordusu’nun Salmast’tan Van’a doğru geldiğini duyarak panik içinde uzaklaşmaya başladılar. Bizimkiler saldırarak, sadece Türkleri imha etmekle kalmayıp, top, mermi, vs. gibi büyük bir ganimet de ele geçirdiler. 6 Mayıs günü Van Kalesi üzerinde Ermenistan bayrağı dalgalandı. Vaspurakanlılar [‘soylu toprakların halkı’] Rus birliklerini ve Antranik Paşa komutasındaki Ermeni gönüllülerini büyük sevgi gösterileriyle karşıladılar.”

1893 Muş, Bulanık doğumlu, Tonakan Abraham Tonayan, Haziran ayında tehcir haberini nasıl aldıklarını ise şöyle anlatıyor: “Evimizin yanında iyi bir Türk komşumuz vardı. O, nöbetçi tayin edilmiş Türk askerini bir parça ekmek yemek üzere evine çağırmış, asker bunu reddetmiş. Türk komşumuz ona yiyecek ve şarap götürmüş. Karnı çabucak doyup sarhoş olan asker uykuya dalmış. Türk komşumuz fırsattan yararlanarak, samanlığın ormana bakan arka kapısına yaklaşmış ve bütün Ermenilerin katledilmesi için gizli bir emir olduğunu belirterek annemden köyden uzaklaşmasını rica etmiş.”

“Haydi! Gâvur kesmeye gidelim!”

Tüm ülkenin can pazarı haline geldiği bir ülkede nereye kaçabilirlerdi ki? 1903 Yozgat doğumlu Arşakuhi Petrosyan kaçınılmaz korkunç yolculuğu şöyle anlatıyor: “Yozgat dağlarında altı gün yürüdük. Su yoktu, ekmek yoktu. Susuzluktan halkın ağzı kuruyordu. Bizi sürekli, koyunlar gibi götürüyorlardı. Bir de baktık ki bir tellal geldi; başladı bağırmaya: ‘Haydi! Gâvur kesmeye gidelim! Balta kürek alalım! Gâvur kesmeye gidelim!’. Orada bir Türk köyü vardı. Türk kadınlar gelip bizim için gözyaşı döktüler; öyle bir ağladılar ki sanki önlerine cenaze konmuştu. O yaralı Ermenileri boğazlamadan evvel onların elbiselerini üzerlerinden çıkardılar ki içlerine dikili altınlar kendilerine kalsın. Tenekeler altınla dolmuştu. Ağlamalar, sızlamalar duyuluyordu. ‘Allah yardım etsin!’, ‘Ey Türk! Allahtan bul’, ‘Alçak Türk!’ Bir de baktık ki yüksek rütbeli zabitler gelip, bizimle tatlılıkla konuşmaya başladılar: ‘Bacılar, anneler, sizden rica ediyoruz; Türk [Müslüman] olup olmayacağınıza iyi karar verin. Siz boğazlananları gördünüz. Onlar gibi olmak ister misiniz? Türk olmanız daha iyi değil mi? Yoksa sizi de onlar gibi boğazlayacağız.”

1908 Harput doğumlu Aram Köseyan’ın belleğinde yer edenler ise şunlar: “Arkamızdan Türkler geliyor, benim gibi çocukları topluyorlardı. Bizi öldürecekler miydi yoksa evlat mı edineceklerdi, bilmiyordum. O kadar yürümüştük ki, takatimiz kesilmişti. Sonunda durma emri verildi. Bir vadide durduk. Başladılar büyüklere sormaya: ‘Ermeni misiniz, yoksa Türk mü?’ ‘Ermeni’yim’ diyenleri bir tarafa diziyorlardı, ‘Türk’üm’ diyenleri de öteki tarafa. ‘Ermeni’yim’ diyenlerin hepsini uzaklara götürüp boğazladılar. ‘Türk’üm’ diyenler kurtuldular. Biz küçükleri geceleyin tepecik gibi bir yerde yatırdılar. Yorgunduk. Sabah, gün ağardığında, üst üste dizili kesik başlar gördük, bunlar bir tepecik oluşturmuştu. Biz bütün gece o kesik başların üstünde uyumuşuz da haberimiz yokmuş…”

Mardavar günü

Bugün resmî tarihçilerin tehcirin devlet planı olduğunu göz ardı etmek için suçu Kürtlerin üstüne atmalarına bakın 1886 Sasun doğumlu Yeğyazar Karapetyan ne diyor: “Kürt aşiret reisleri birçok atlıyla beraber sağdan ve soldan Muş’a giriş yapıyor, emirler alıp evlerine geri dönüyorlardı. Kürtleri silahlandırmak için her gece yük arabalarıyla şehir dışına silah ve mermi taşınıyordu. Ermeni katliamını başarıyla tamamlamak için hükümet tarafından özel bir plan yapılmış, köyler taksim edilmiş, saldırı günü ve saati öyle bir incelikle belirlenmişti ki, Muş Ovası’ndaki 105 köyün tamamının imhası, tek bir çocuğun bile canı bağışlanmadan, o gün içinde tamamıyla sonuçlandırılacaktı. (…) 28 Nisan günü Vardavar dinî yortusunun pazar günüydü; Ermeni milletinin mutlu bayramı. Fakat ne yazık ki o gün, Muş Ovası’ndaki Ermeniler için mardavar (insan yakma) gününe dönüştü.”

Bir başka Muşlu, 1908 doğumlu Hrant Hovhannes Gasparyan ise madalyonun öteki yüzünü gösteriyor: “Kürt dostumuz geceleri bizi evine götürüyor, bizi yedirip içiriyor, yatacak yer veriyordu. Ermeni olduğumuz anlaşılmasın diye bize Kürt isimleri koydu. Bana Adraman adını verdiler; ablama Gule, anneme Asya, ağabeyime de Haydo adlarını…” 

1915 Ekim ayında tehcir kafilelerinin toplandığı ara merkez olan Urfa’daki “isyan” hakkında ise “bizden biri” olan Halep Valisi Celal Bey bakın ne demiş: “Her insanın yaşama hakkı vardır. Tekme vurulan kurt kıvrılır. Ermeniler kendilerini savunacaklardı.”

Ölülerin etlerini yediler

Diyarbakırlı Karapet Mıkırtıçyan (1910 doğumlu) yolculuğun sonlarını şöyle anlatmış: “Sonunda Der Zor çölünün yukarı kısmına, Merdin [Mardin] şehrine vardık; Biz, küçükleri ayırdılar; büyükleri ise vadi tarafına götürüp, sıraya dizdiler… Evden çıktığımızda, annemiz ulusal giysilerini giymişti: kadife, sırmalı elbiseleri vardı; başı altınlarla süslenmişti, boynunda altın bir gerdanlık bulunuyordu; elbiselerinin iç kısmının her iki tarafına gizlice 25’er altın dikmişti.…Annemiz son defa gelip bizi deli gibi öptüğünde, hatırlıyorum, artık üstünde sadece beyaz iç çamaşırları kalmıştı. Ne süs vardı ne altın, ne de kadife elbiseleri…” 

“Köyümüzden sadece ben hayatta kaldım”, diyen 1903 doğumlu Zeytunlu Yeva Çulyan’ı dinleyelim şimdi de: “Türkler gelip herkesi köyden çıkardılar. Yürümemiz için bize kamçıyla vuruyorlardı. Ellerimizi arkadan bağlayarak, hepimizi götürüp kışla gibi yüksek bir yere doldurdular. Orada bıçak ve baltalarla birinin elini, diğerinin ayağını, bir diğerinin de kolunu kestiler. Bizi çırılçıplak soydular… Orası Der Zor’du… Sabahleyin gelip bizi toplayarak yeniden başladılar katledip suya atmaya. Mağaranın altından Habur nehri akıyordu. Birinin kafasını, diğerinin ayağını, bir diğerinin elini keserek, kopardılar ve hepsini de yere birbiri üstüne yığdılar. Ölmemiş insanlar vardı, ama kemikleri kırılmıştı; biri ağlıyor, diğeri sızlıyordu; bir yandan kan kokusu, diğer yandan açlık… Canlı olanlar başladı ölülerin etini yemeye…”

Der Zor’da yapılan dövmeler

1900 doğumlu İzmitli Baruhi Silyan’ın sözleri ise Der Zor’da yaşamanın ne demek olduğunu anlamamıza yardımcı oluyor: “12 ay çölde kaldık. Ne ekmek, ne su, ne barınak, ne de başka bir şey vardı. Dokuz kişilik ailemizden sadece ben hayatta kaldım; annemi gözümün önünde öldürdüler; ablamı kaçırdılar; diğer kız kardeşim küçüktü, hastalanıp öldü; ortanca ise kayboldu ve bir daha birbirimizi bulamadık. Gelinimin karnını yırttılar. ‘Gâvurun karnındaki kız mı yoksa oğlan mı?’ dedi askerin biri; bir diğeri ise ‘gâvur erkek doğurmaz, bak da gör’ dedi ve gözümüzün önünde kılıçla gelinimin karnını yırttı. Ben dört başka kızla beraber zar zor ormanlara kaçabildim; orada bir nehir vardı; yüzerek o nehri geçtik. Bir Arap beni evine götürdü ve dedi ki: ‘Kızım, doğrudur, sizin kurallarınızda böyle bir şey yok, ama gel yüzüne dövme yapayım ki seni Ermeni zannetmesinler.’ Ben de ağladım. Ne yatağım var ne de elbisem. Yüzüme dövme yaptılar; kalın örgülerimi kestiler. Orada ev işlerini yapıyordum…” 

Tanıklıklara güvenmek gerekirse, çölde 4 yıl geçirenler bile vardır.

Adı Şükrü, soyadı 535 olan yetim

1911 Palu doğumlu Sargis Saroyan “şanslı” çocukların kaderini anlatıyor: “Bir molla geldi; adımı Sefer koydu. Beni, amcamı ve adı Haso olarak değiştirilen Hovhannes’i sünnet ettiler. Ne kadar korkunç bir ağrı hissettiğimi hala hatırlıyorum. Vücudumun o bölümünü ateş gibi yaktılar ve kesilmiş o et parçasını kanıt olarak saklamak üzere güneşe koyup kuruttular…” 

1904 Fındıcak doğumlu Harutyun Alboyacıyan şöyle devam ediyor: “Ebeveynimi öldürdüklerinde, beni ve benim gibi ergin olmayan çocukları toplayıp Cemal Paşa’nın Türk öksüzler yurduna götürdüler ve Türkleştirdiler. Benim soyadım ‘535’ti; adım ise Şükrü’ydü. Ermeni arkadaşım da Enver adını aldı. Bizi sünnet ettiler. Türkçe bilmeyen bir sürü çocuk vardı; onlar Ermeni oldukları anlaşılmasın diye haftalarca konuşmadılar. Eğer çavuşlar bunu duysalardı onları falakaya yatırırlar, tabanlarına 20-30-50 darbe vururlar, veya saatlerce güneşe bakmaya zorlarlardı. Bize dua ettiriyorlardı; ‘Padişahım çok yaşa!’ cümlesini üç kere tekrarlamamız gerekiyordu. Bize Türk giysileri giydiriyorlardı: beyaz entari, onun üstüne de siyah cüppe. Bir müdürümüz, birkaç bayan hocamız vardı. Cemal Paşa bize iyi bakılmasını emretmişti; zira o Ermenilerin aklını ve yeteneklerini çok takdir ediyor ve savaşı kazandığı takdirde, binlerce Türkleşmiş Ermeni çocuğun gelecekte kendi halkını yücelteceğine, bizim gelecekte kendisine destek olacağımıza inanıyordu. O amaçla, Cemal Paşa İstanbul’dan öğretmenler, doktorlar getirtti; zira, bizim öksüzlerin büyük bir bölümü iskorbüte yakalanıp ölmüştü. Ben çok zayıf küçük bir çocuktum.”

Bunca korkunç olayları yaşayanların bile adil bir hafızaya sahip olabildiklerinin ipuçlarını 1901 Van doğumlu Tovik Tovmas Bağdasaryan’ın şu cümlelerinde “Türklere karşı takındığımız tutum şudur ki, biz olanları asla unutmayacağız. Ama Türk halkı ne yapabilirdi ki; zira bizi herkesten evvel üst düzey Türk yöneticiler katletti!” veya 1910 Artvin doğumlu Nektar Gasparyan’ın sözlerinde bulabiliriz: “Şunu da söylemeliyim ki bütün Türkler kötü değildir; onların içinde de iyileri vardır. O Jön Türklerin tertiplediği bir olaydı; yoksa halk iyiydi ve biz Türklerle hep iyi ilişkiler içerisindeydik. Onların arasında da iyi insanlar bulunmaktadır; bu kesindir.” 

Bazen Muş aklıma geliyor

Bir şekilde hayatta kalmayı başararak uzak diyarlara göç etmiş ve bugün resmi tarihçiler tarafından “diaspora Ermenisi” diye şeytanlaştırılanların hüznünü yine Muş Bulanıklı Tonayan Abraham Tonakan anlatsın: “Bazen Muş aklıma geliyor… Vatanımızdaki evimizi, yakınlarımızı, yüksek kavak ağaçlarıyla çevrili büyük avlumuzu, avlunun kavaklarının üstüne her ilkbaharda gelip yuva kuran leylekleri hatırladığımda delireceğimi düşünüyorum… Avludaki su kuyusunu, samanlığı, tandır evini, avlunun devamını oluşturan serin ormanı ve yaylaları… Ormandaki fındık ağacını, cevizleri, pekmezli yabani petek balını, süzme yoğurdu. Yeni yıl sofralarının süsü olan iğdeyi, kuruyemiş ve kuru üzümü, anamın adil eliyle yoğrulmuş ve pişirilmiş sütlü hamursuz ekmeği hatırlıyorum. Paskalya’da ya da benim doğum günümde annemin hamursuz ekmeğin içine sakladığı şans düğmesini… Teker teker, isimleriyle gömülmemiş ölülerimizi, mezarsız kalmış yakınlarımızı, kaybolan ağabeylerimi, onların eşlerini ve çocuklarını acıdan ağlayarak hatırlıyorum. Hayvanlaşan askerlerden kaçan ve kendilerini Murat Irmağı’nın soğuk sularına atan masum kız kardeşlerimden, genç gelinlerden hangi birini hatırlayayım, hangisi için yas tutayım…” 

Şu veya bu şekilde bizlerle yaşamayı seçenler ya da geride kalanlar, tarih boyunca hem kendi halklarını hem de bizleri onurlandırdılar. Bu ülkeden zorla uzaklaştırdıklarımız ise bugün bize kırgın veya kızgınlar. Zamanı geriye döndüremeyiz ama yaraları bir nebze olsun sarma şansımız var. Bakalım 109 yıl sonra bunun yeni yollarını bulabilecek miyiz?