Bookchin’in “Üçüncü Devrim” adlı eserine yazdığı ön söz

7 views
18 mins read
7 views
18 mins read

Murray Bookchin / Burlington, Vermont-14 Haziran 1993

Bu kitap son yirmi yıldır duyduğum derin bir kaygı nedeniyle yazıldı: devrimci

geleneğin zayıflaması.

1640’ların İngiliz Devrimi’nden 1936-39 yıllarının

İspanyol Devrimi’ne kadar süren büyük devrimci hareketler çağı, bugün, iyi

eğitimli insanlar bir yana, genç radikallerin dahi bilinçlerinden silinmektedir.

Bu devrimler, harlansalar bile, günümüzle ilgisi olmayan başarısızlıklar olarak

veya otoriter devletlerin ve onların Oliver Cromwell, Maximilien Robespierre

ve Joseph Stalin gibi yöneticilerinin kuluçka makineleri olarak bir kenara

atılıyor.

Gelgelelim, devrimlerin yaratmış olduğu söylenen bu tiranların isimleri tarihsel

caniler olarak yaşamaya devam ederken, devrimlerin özgürlükçü potansiyellerini

kurtarmaya çalışan insanların isimleri neredeyse kaybolmak üzere.

Onların coşkulu idealleri de öyle. Fakat gerçekte unutulanlar, büyük özgürlük

düşüncelerini herkese anlaşılır bir şekilde anlatan az tanınmış önderler ve

Thomas Münzer, Richard Overton, Daniel Shays, Jean Varlet, Jean Varlin, Loise

Michel ve Nestor Makhno örneklerinde olduğu gibi, genellikle kasaba ve

kırlardaki büyük isyan girişimlerini düzenleyenlerdi. Bu kişilerin her biri, diğer

birçokları gibi, özgürlükçü hedeflerini bütünüyle hayata geçirmek için geçtiğimiz

yüzyılların büyük devrimlerini içtenlikle ileriye doğru itmeye çalıştılar.

Yine de onlar ve onların çabalan genellikle unutuldu. Hem de öylesine ki,

içinde yer aldıklan devrimlerin özel bilgilerine sahip olan insanlar dışında, genellikle

tamamen unutuldular.

Geçtiğimiz dört yüzyıllık devrimci çağın, radikal özgürlükçü perspektifi

sürekli genişletmiş olması da, aynı şekilde, günümüz kuşağınca bilinmemektedir.

Bugün çok az sayıda insan, özellikle devrimci hareketlerin halk tabanında

yapılan hatalarla birlikte radikal programların, başarıların ve kazanımların

da farkındadır. Sıradan insanlar -köylüler, işçiler, zanaatkarlar ve radikal entelektüeller-

yüksek özgürlük hedefleri göstermenin yanı sıra toplumu tamamen

kontrol altına almak, oldukça eşitlikçi toplumsal kurumlan yerleştirmek ve insan

haklanru savunmak için büyük çabalar sarfettiler. Bu tür bir devrimci çağın,

tüm problemleri ve idealleri ile, belleklerden silinebileceğini düşünmek

benim için çok ürpertici hale geldi.

Beni devrimci çağın bir envanterini çıkarmaya -modem çağdan önceki

köylü isyanlan ile başlayan ve 1936-39 İspanyol İç Savaşı içinde kısa süreliğine

parlayan devrimci halk hareketlerinin insanlarını, olaylarını, toplumsal etkenlerini

ve politik programlanru ortaya koymaya- sevkeden işte bu toplumsal ve

tarihsel bellek yitimidir. Bu devrimierin her biri, ideolojik olarak, kendilerinden

önceki devrimierin tarihsel hafızalan üzerine kurulmuşlardı. Amerikalılar,

1640’lar ve 1650’lerin İngiliz İç Savaşı’nın çok fazla bilincindeydi; Fransızlar,

bugünkü tarih yazınında radikal içeriği genellikle üzücü biçimde önemsizleştirilen

Amerikan Devrimi’nden derinden etkilendiler; daha sonraki devrimler

de Fransız Devrimi’ndeki olayların çok fazla etkisi altında kaldılar.

Bu çalışmada benim başlıca yönelimim, büyük devrimleri ileriye doğru götüren

halk veya “kitle” hareketleri ile “tabana dayalı” olarak bilinen gruplarm

kurumsal yapılan ve örgütsel çerçeveleridir. Her bir devrimin radikal hareketini

yükselten ve sürmesini sağlayan toplumsal, ekonomik, kültürel ve politik

arka planı göstermeye çalıştım.

Bu hareketlerin niyetlerini endüstriyel kapitalizmin ortaya çıkışının ve

kendini sağlamlaştırmasının bir yansıması olarak görmekten kaçındım; bunun

yerine farklı devrimci eğilimlerin arzulanru, onların kelimeleriyle anlattım. Bu

çalışmada betimlenen devrimleri gerçekleştiren büyük insan kitlelerinin, onların

özgürlükçü sloganlarına geriye dönük olarak yapılan yorumlara karşın, zorunlu

bir şekilde serbet ticarete, acımasız bir bencilliğe veya sınıf işbirliğine

değil, dile getirdikleri özgürlük, eşitlik ve kardeşlik fikirlerine ve bir mutluluk

arayışına samirniyetle inandıklarına inanıyorum.

Dahası, devrimierin her biri -her ne kadar kapitalizmin ne olabileceğine

ilişkin açık bir fikre sahip olmasalar ve hatta genellikle modem kapitalizmin

.yolunu açsalar da- kapitalizmin ahlaki, politik ve toplumsal alternatifleri olarak

geliştiler. Halk devrimcileri bugün egemen olan, bireysel çıkan gözeten,

rekabetçi ve daha fazla mülk edinme peşinde koşan topluma alternatifler sundular.

Yaptıkları hataların nedenleri, sıradan bir konuşmada kapitalizmin doğal

bir şey gibi ele alındığı veya insanlığın iyi bir toplum için uzun ve aa mücadelesinin

vardığı yerin “tarihin sonu” olarak görüldüğü bugün, bizim en

büyük ilgi odağımızı oluşturmalıdır.

Bundan dolayı, şimdi mevcut olanın varolmak zorunda olduğu şeklindeki

bir teleolojik inanca sahip değilim. Şimdi mevcut olan, tam tersine, kuşaklar

boyu, daha doğrusu yüzyıllar boyu sürmüş olan devrimci potansiyellerin

içinde gizli kalan diğer birçok olanaktan bir tanesiydi. Varolanın gölgesinde

geçmişe yönelik herhangi bir önyargı tarihin bir yorumundan vazgeçildiğini

-hüküm süren “varolana” eleştirel olarak karşı duran özgürleştirici bir

“ne olmalı” dan vazgeçişi- gösterir. Eğer büyük ölçüde geriye dönük olan, hatta

her şeyi kadere bırakan bir bakış açısını kendimize rehber edinirsek, geçmiş

devrimlerde ortaya çıkan yüksek idealleri de, sadece, insan isteklerinden ve

arzulanndan bağımsız olarak insan davranışını belirleyen, kontrol edilemeyen

ekonomik güçler üzerindeki ideolojik bir toz olarak düşünmek zorunda kalırız.

Gerçekten, eğer kültürel etkenler yalnızca ekonomik etkenlerin bir yansıması

olsaydı, kapitalizm antik döneme kadar uzanan bir geçmiş içinde herhangi

bir zamanda ortaya çıkabilirdi. Orta Avrupa’nın birçok bölgesinin yanı

sıra eski Yunan’da ve Roma’da da oldukça fazla sayıda kapitalist vardı ve bunlar

kendi zenginliklerinin peşinde koşarken bizim kendi buıjuvazimizden daha

az açgözlü ve daha az girişimci değildiler. Fakat onlann toplumsal hayatta

yönetici bir pozisyona gelmelerini -onlann böyle bir çaba içinde olduklarını

varsayarsak- engelleyen şey, kesinlikle, sermaye yerine toprak sahipliğini yeğleyen,

maddi birikimi küçümseyen ve değişim değeri olan mülkiyetten ziyade

soyluluk unvanları biçimindeki bir toplumsal statü üzerinde duran birçok kültürel

etmenin bir araya gelişiydi.

Bu kitabın başlığı -Üçüncü Devrim- büyük ölçüde, bugünkü kapitalizmin

şimdi sahip olduğu üstünlüğün önceden belirlenmiş bir yazgı olmadığını, aynca,

devrimci halk hareketlerinin bugünkü topluma ve -genellikle İngiliz,

Amerikan ve Fransız Devrimlerine verilen ismi kullacak olursak- “buıjuva

devrimlerine” daha akıla ve daha demokratik toplumsal alternatifler önerdiklerini

ve bunlar için savaştıklarını göstermek için seçildi. Bu nedenle, klasik

devrimleri bugün bulunduğumuz yerden, dışarıdan değil, kendi içlerine, iç

dinamiklerine bakarak inceledim.

Halk ayaklanmalan üzerinde durmam, tarihsel olaylan tarayarak onlan bir

bütün olarak betimleme işine kaçınılmaz sınırlamalar getirdi. Devrimlerdeki

olaylan daha detaylı bilmek isteyen okuyucu bu kitaptaki dipnotlara ve bibliyografyadaki

kaynaklara başvurabilir. Bereket, alınb yapbğım hemen her makale çok sayıdaki,

giderek daha fazla ayrıntıya giren ve şimdi birçok dilde

mevcut olan çalışmaya referans vermektedir. Bu kitabın hitap ettiği genel okuyuaınun

ihtiyaçlannı mümkün olduğunca karşılamak için İngilizce kaynaklar

kullanmaya çalıştım ve çoğunluğu metinde yer alan alıntılara yönelik referans

notlar verdim.

Bu kitabın akademik bir çalışma olma amacı gütmediğini en başından açıkça

söylememe izin verin. Tam tersine, bu kitap esoterik kaynaklar ve küçük detaylarla

ilgilenmesi pek mümkün olmayan bir okuyucuya, hatırlanmaya değer

bir mirasın çerçevesini çizmek için yazıldı. Belirtildiği gibi, kitap büyük devrimleri

en radikal ve demokratik uçlara doğru götüren halk hareketlerinin bir

betimlemesi ve olayların, bu olaylarda aktif biçimde yer almış bir radikal tarafından

anlatılıyormuşçasına yorumudur.

Yirminci yüzyılda büyük devrimierin yaşam boyu öğrencisi olmuş biri olarak

bu yaklaşımı bir kendini bilmezlik olarak görmüyorum. Halk devrimcileri,

şartlar ifade özgürlüğü için yeterince uygun olduklarında, ne yaptıklarına ve

amaçlannın ne olduğuna ilişkin kendi yorumlarını broşürlerinde, konuşmalannda,

manifestolarında ve eylemlerinde çok açık bir şekilde sunmakta genel

olarak oldukça etkileyiciydiler. Benim yapbğım şey; onlan, fikirlerini ve eylemlerini,

sahip olduklan niteliklerin üzerinde özenle durarak ve geleneksel,

genellikle orta sınıftan ve tarafgir tarihçiler tarafından çoğunun kapatıldığı

zindanlanndan onlan kurtarmak oldu.

Kendi fikirlerimin tarafsız olduğu -sanki büyük devrimcilerin tartışmasında

“tarafsızlık” mümkünmüş gibi- iddiasında değilim. Samimi olarak tamamen

kabul ediyorum ki, sans-culotteslann [baldın çıplakların] 1793 ayaklanmalannda

Jean Varlet ile ve 1871 Paris Komünü’nün savaş günlerinde Jean Varlin ile

yan yana dururdum.

Bu cilt -iki cildin ilki, on altıncı yüzyıl köylü isyanlanndan Fransız Devrimi’ne

kadarki dönemi anlatmaktadır- 1988-89’da devrim geleneği üzerine

Vermont’ta öğrencilerime verdiğim bir kursun temel kaynağı olarak okundu.

Hazırlamış olduğum kapsamlı metne doğaçlama detaylandırmalar ve tartışmalar

eklendi. Meslektaşım ve yoldaşım Janet Biehl’ e metni düzelttiği, genel

okuyucu için daha fazla kitap biçimine getirdiği, geri plandaki malzemeyi

doldurduğu ve bizim aramızdaki tartışmalara ve kendi araştırmalarına dayanarak

13. Bölüm’ün çoğunu yazdığı için teşekkür etmek istiyorum.

Hem üslup ve hem de kitabın içeriği tamamen benim sorumluluğumdadır. Aynca editörüm

Cassell’ den Steve Cook’ a, beni yüreklendirdiği ve bu kitaba destek verdiği

için teşekür etmek istiyorum.

Üçüncü Devrim’in İkinci Cildi okuyucuyu on dokuzuncu yüzyıl boyunca

1830, 1848 Fransız ayaklanmalan ve 1871 Paris Komünü’ne, oradan yirminci

yüzyıla; Rusya, Almanya ve İspanya devrimlerine odaklanmaya götürecektir.

Avrupa ve Amerika’ daki halk devrimlerinin nasıl ele alınması gerektiğine ilişkin

olarak bir hayli hata yapmaya eğilimli olduğumuz bugünlerde, bu devrimlerin

kusurlarının -örneğin Fransa ve Rusya’ da politik hiziplerin ve partilerin

seçkinciliği ile devrimci hareketlerin kadınlan, yerel halkı ve baskı altındaki

her çeşit azınlığı tamamen kuşatamaması gibi- şiddetle farkında olmalıyız.

Kadınlara verilen sınırlı rol veya Afrika kökenli Amerikalılann, Amerikan

Devrimi onların “doğal haklarını” kabul etmişken dahi uğradıklan baskılar gibi

büyük demokratik devrimierin tartışılmaz kusurlarına ilişkin geniş bir detaya

girmemiş olmam, benim kadınların, homoseksüellerin ve etnik azınlıkların

haklarına ve çıkarlarına ilgisiz olduğum anlamına gelmez. Fakat devrimci çağı

tanıtmak için yapılan herhangi bir betimleme, olayların ve olguların seçiminde

çok seçici olmak zorundadır. Ama bugün bu devrimlerdeki cinsiyet ve etnisite

konulanna ilişkin habn sayılır düzeyde detaya inen ve benim boşluklanını layıkıyla

dolduran çok sayıda kitabın var olması nedeniyle şanslıyız.