İşçi sınıfı ve milliyetçilik

85 views
8 mins read
85 views
8 mins read

iskelede çalışan işçi silueti

Fotoğraf: joko narimo/Pixabay

Cihan Tuğal (Evrensel)

Açlığın Erdoğan’ı devireceği beklentisi boşa çıktı. Bunu gören yığınla yorumcu, “Bakın, halk çıkarlarına göre oy vermiyor, ırkçı bunlar” ya da “hepsi aptal” gibi bildik noktalara çekildiler.

2000’lerde makarnayla, kömürle seçim sonucu açıklayanlar, şimdi de milliyetçilikle açıklıyor.

Oysa ekonomi, basit bir açlık, tokluk meselesi değildir. İnsanların gündelik yaşamında, geçim kaygıları ve ideoloji iç içe geçmiş gerçekliklerdir. İnsanlar sandığa kafalarında “kimlik” ve “ekonomi” yazan iki kutuyla gidip, bu iki kutudan biri yönünde tercih yapıp, sonra da ona göre oy kullanmazlar.

Bu yüzden, “Seçmen davranışını ekonomi mi açıklar, kimlik mi?” sorusu boş bir sorudur.

Sorunun bu şekilde sorulmasının çok kötü sonuçları olacak. İşçi sınıfına küfredilecek, “eğitimli kesim” iyice liberal ve merkez partilere mahkum edilecek. O partilerin fason “hoşgörülü” kucaklayıcılığı, işçilerin sözde bağnazlığına karşı tek çare olarak gösterilecek. İşçiler ve orta sınıflar arasındaki uçurum derinleşecek. O halde kendi usulümüzle sorup cevaplayalım:

İşçi ve emekçilerin ciddi bir kesimi neden Cumhur İttifakına sadık kaldı?

İnsanlar basitçe kimliklerini veya bol bol TGC, Togg, SİHA üretileceği vaadini soğana tercih etmediler. SİHA üretme sözüyle ayakta duran bir ittifakın parçası olarak kalmak, buradan gelecek maddi ve manevi desteği garanti altına almak için, (Zaten muhalefetin kendilerine gerçekten vereceğinden emin olmadıkları) soğandan şimdilik feragat ettiler. Bu kararda çeşit çeşit beklentinin etkisi var: Türkiye’nin emperyal kumarlarından duyulan haz, arzu edilen emperyal yükselişin getireceği gurur ve üstünlük hissi, savaş ve işgallerden ganimet devşirme olasılığı, savaşa yönelik üretimin yaratacağı olanaklar ve istihdam, emperyal bürokraside yer alma hevesleri, vs.

Başka bir deyişle, halkın önüne iki seçenek koyuldu: Altılı masanın temsil ettiği ekonomik ortodoksi ve rejimin temsil ettiği savaş ekonomisi. Halk ikincisini seçti.

Elbette böylesi hesaplar her bireyin kafasında matematiksel şekilde yapılmıyor. Bu tercihler daha ziyade paylaşılan bir ruh hali. İdeoloji, bir kişinin kafasında oluşan düşünceler bütünü değil. İnsanların topluca (sohbetlerle, kutlamalarla, iş ve mahalle yaşamında başedilen zorluklarla), yer yer de birbirleriyle çekişme halinde ürettikleri bir pratikler, hisler ve fikirler bütünü. Üstelik sürekli bir devinim içinde.

İşçilerin ekonomik ve kimlik kaygılarını harmanlayan biçimde sandığa gittiğini neye dayanarak söylüyorum? Böylesi bir ruh hali, anketlerle yakalanabilecek tek boyutlu bir “olgu” değil. İnsanların siyasi tercihlerini bu şekilde oluşturması, ancak sahada gözlemlenebilecek bir süreç. Bu sürecin tatsız yanları, sınıf veya halk örgütlenmesinde çalışıp birçok engele toslamış olanlar tarafından zaten bilinir. Yoksul mahallelerde yapılmış katılımcı gözleme dayalı araştırmalar da bu iddiayı destekliyor. Benzer bulguları gazetecilikte de görebiliriz. Bunlara ek olarak, son zamanlarda emek örgütlenmesinde çalışanların bize anlattığı, işçilerin bu seçimde de birçok etmeni hesaba katarak, bir sürecin parçası olarak sandığa gittikleri. Ve bugün en faşist adaya oy veren işçinin, yarın sosyalist bir adaya oy verebileceği.

Ancak, sıraladıklarım yeterince sistematik sonuçlar değil. Akademide bu tarz çalışmalar gereğinden az. Oysa saha çalışmalarının birikiminin, işçilerle sık sık etkileşime geçmeyen orta sınıf entellektüel, aktivist, ve siyasetçilere aktarılması elzem. Bu basitçe akademik bir sorun değil. İşçi önderlerinin ve organik entelektüellerin, bu çalışmaların da yardımıyla, emeğin dünyasını kamuya anlatması gerekiyor. Yoksa, orta sınıfla işçi sınıfı arasında kurulması gereken kenetlenmeyi inşa edemeyiz. Orta sınıflar sermaye partilerine mahkum olmaya devam eder.

Bu karanlıktan çıkışın yolu halka küfretmek, “cahil” ya da “faşist” diye aşağılamak değil. Rejim yanlısı gözüken işçilerin faşizan umutlardan kurtulabilmesi için, yeni pratiklerin, yeni mücadelelerin kurulması gerekiyor. Dışlayıcı milliyetçiliğin işçi sınıfının çıkarlarıyla ters düştüğünü yazmak, anlatmak, bunun çok ama çok küçük bir parçası.

Hükümetin “milli ekonomi” dediği savaş ekonomisi, emek sömürüsünü şiddetlendirecek. Bu durum her yerde grevlerle sonuçlanmasa da, işyerlerinde gerilim ve anlaşmazlıklar artacak. Yeni bir Türkiye kurulacaksa, yol bu rahatsızlıklardan doğacak hareketlenmeyi güçlendirmekten geçer. Sonra da diğer mücadelelerle birleştirmekten…

Umut işçi sınıfını, ezilen halkları, orta sınıfları, kadınları, gençleri, çevrecileri, yurtseverleri bir araya getiren bir hat yaratmakta.

Bu yapılmadıkça, işçiler Yeniden Refah Partisi gibi odaklara, orta sınıf da Oğan gibi faşistlere meyletmeye devam eder.