Kurtuluş Savaşı masalının gölgesinde Pontos/Helen soykırımı

170 views
33 mins read
170 views
33 mins read

Tamer Çilingir

’’…dahilî isyanları bastırmak, Yunan taarruzunu tevkif etmekten elbette daha mühimdir.’’[1]
’’Anadolu merkezindeki asayiş meselesini halle memur kuvvetlerimizi büyücek bir kumanda altında tevhit etmekte fayda tasavvur ettiğimizden 9 Kânunuevel 1920 de Sivas’taki Üçüncü Kolorduyu lâğvederek onun vazifesini yeni teşkil ettiğimiz Merkez Ordusu’na tevdi ettik. Bu orduya da Nurettin Paşayı kumandan yaptık.’’
[2]
Mustafa Kemal, NUTUK

Yıllarca ‘Kurtuluş Savaşı’ diye okullarda okutulan hikâyenin aslında ne olduğunu Mustafa Kemal 1933 yılında okuduğu ‘Nutuk’taki bu sözleri ile açıklıyor.
Yunan taarruzunu durdurmaktan daha önemli başka bir şeyden söz ediyor. Aynı zamanda İngiliz askerleri İstanbul’da, İtalyan askerleri Antalya’da, Fransız askerleri Urfa ve Maraş’ta. Yunan ordusu da Afyon’a kadar elini kolunu sallaya sallaya gelmiş yani hiçbir direnişle karşılaşmamış.

Osmanlı’nın 1.Emperyalist Paylaşım Savaşı sonucu yenilenlerin cephesinde yer almasından dolayı imzalanan Mondros Mütarekesi kararları doğrultusunda orduları dağıtılmıştır. Bunun üzerine silahlarını teslim etmeyen 3.Kolordu ve çetelerden oluşacak yeni bir askeri örgütlenmeye gidilir. Ne ilginçtir ki, savaşın galip tarafları silahlarını teslim etmeyen ne 3. Kolorduya ne de oluşturulan yeni orduya (Merkez Ordusu) itiraz ederler.
Tarih sahnesinde oynanacak oyunun senaryosu ve ilk etabı İttihatçılarca 1915 Ermeni Soykırımı ile oynanmış, sıra ikinci etaba gelmiştir. İkinci etabın adı ise; Pontos Rum Soykırımı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilan edilmesidir. Birinci etabın yönetmeni Almanlar iken, ikinci etapta yönetmenlik İngilizlerce üstlenmiş, sahneye ise Talat, Cemal ve Enver Paşa’nın yerine Mustafa Kemal çıkmıştır.

İngiliz, İtalyan ve Fransız askerlerinin Osmanlı’dan geriye kalan topraklardaki (sembolik) varlığı orada kalıcı olmak değil tam tersine yeni kurulacak Türkiye devletinin destekleyicisi olmaktır.

Peki resmi tarihe göre işgal altında olan topraklarda nasıl bir direniş örgütlenmiş? İngiliz ve İtalyanların olduğu bölgelerde bir direniş yok. Fransızların olduğu bölgelerde ise bir iki yerel çatışma var. Yunan ordusu ise Afyon’a kadar çatışma olmaksızın ilerlemiş.

Merkez Ordusu

Gelin görün ki Ankara Hükümeti tarafından 9 Aralık 1920 tarihinde kurulan ilk silahlı örgütlenme Merkez Ordusu’nun karargâhı ve çalışma alanı ne İngilizlerin olduğu İstanbul ne İtalyanların olduğu Antalya ne Fransızların olduğu Urfa, Maraş ne de Yunan ordusunun ulaştığı Afyondur. Merkez Ordusunun çalışma alanı Pontos’tur.

’’1) 3.Kolordu lağvedilmiş ve 5. ve 15. Fırkalarla Sivas’ta derdest teşkil 6. Atlı Piyade Fırkalarından mürekkep olarak, Merkez Ordusu teşkil ve ihdas olunmuştur.
 2) Merkez Ordusu Kumandanlığı’na seferde Ordu Kumandanı selahiyeti ile Mirliva Nurettin Paşa Hazretleri tayin olunmuştur.
3) Merkez Ordusu Kumandanlığı mıntıkası, Sivas vilayeti ile Canik, Sinop, Amasya,
Tokat, Çorum, Yozgat
müstakil livalarını içermektedir.
4) Merkez Ordusu Karargahı, 3.Kolordu Karargahı’ndan istifade edilmek suretiyle teşkil olunacaktır.
5) Merkez Ordusu Kumandanlığı harekat, asayiş bakımından Erkan-ı Harbiyey-i Umumiye’ye ve hususat-ı saire için Müdafaa-i Milliye’ye bağlıdır.
6) Bütün vekaletlerle Garp ve Elcezire Cepheleri, 2. ve 3.Kolordu, Kastamonu ve Bolu Havalisi Kumandanlığı vasıtası ile Nurettin Paşa Hazretlerine ve 4. Kolordu Kumandanlığı’na yazılmıştır.’’[3]

24 Aralık 1920’de Ankara Hükümetince alınan bir kararla Ordu Sancağı da Merkez Ordusunun çalışma alanına dahil edilir.

Merkez Ordusu Komutanı Nurettin Paşa

Nam-ı diğer Sakallı Nurettin Paşa, babası padişah yanlısı Müşir İbrahim Paşa’nın uyarılarına ve karşı çıkışlarına rağmen 1908 yılında 6436 üyelik numarası ile İttihat ve Terakki Komitesi’ne katılır.[4] Bu tarihte henüz binbaşıdır.
1913 yılında Balkan Savaşı’nda, 1914’den itibaren de 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı cephelerinden Irak Cephesi’nde yer alır. Mondros Mütarekesi’nden sonra Kasım 1918’de, aynı zamanda İzmir merkezli 17. Kolordu komutanı ve Aydın Vilayeti Valisi olarak atanır. 30 Aralık 1918 tarihinde, İstanbul merkezli 25. Kolordu komutanı olarak atanır.[5] Urla’da isyan çıkınca 2 Şubat 1919 tarihinde tekrar Aydın Valiliği’ne ve Aydın Bölge Komutanlığı’na atanır.[6] Bu esnada Aydın ve civarında Rum halkına yönelik birçok çete saldırısının arkasında o vardır. Valiliği sırasında, İzmir’in Sevr Antlaşması uyarınca Yunanlılara verilmesine karşı çıkan İzmir Müdafaa-i Hukuki Osmaniye Cemiyeti’ni kurar.

Erkan-ı Harbiye-i Umumiye (Genel Kurmay Başkanlığı) Nurettin Paşa’ya Merkez Ordusu komutanlığına tayin edileceğini bildirerek, kabul edip etmediğini bildirmesini ister.[7]
16 Kasım 1920 yılında Nurettin Paşa, Genel Kurmay Başkanlığı’na, Merkez Ordusu komutanlığını kabul ettiğini belirten cevabı bir yazı gönderir. Ancak bazı tavsiyeleri vardır:

“1.Hakimiyet-i Milliye esasının kabulüyle beraber cumhuriyete doğru gidilmeyerek, Hilafet ve Saltanatın muhfazası işbu makamatın kamekan Hanedan-ı Âli Osman uhdesinde bulunması,

2.İstiklal Milliyenin temini şartıyla: Anadolu ve İstanbul idarelerinin tevhidi ve Kuvay-ı Selase Devletin anavatanda cem-i esbabının istikmali,

3.Menafiı mütekabile siyasetin tevafuku hasebiyle Rus-Sovyet Hükümeti’yle akd-i ittifak ile iktifa olunarak Bolşevik düsturlarının Türkiye’de aynen kabul ve tatkibinden içtinab olunması,

4.Kadim hükümetçilik ahvalinin takibine devam olunmayıp milletin maddi ve manevi mevakisi ve ihtiyacatı tatmine kâfi ve seviyesi ile mütenasip halka doğru bir idarenin tesisi,

5.Hariçte müzahir ve taraftar kazanmak amacı ile umur-u muamelat-ı harciyeye Siyaset-i düveliyeye daha ziyade atfı ehemmiyet olunması,

6.Zevat-ı muhdudanın fikir ve reyiyle tedvir-i umur edilmemesi,

7.Gaye-i vataniyenin husulüne değin, davayı milliyenin bir tesanüdü tam ile yemin-i devamı için merkez ve muhitteki ricalin layezal cemiyet ile kalben rabıtadar olmaları,

8.Çetecilik ve seyyar jandarma emeli gibi Kuvay-ı Milliye’deki tenevvüün izalesiyle yeknesak milli bir ordunun teşkili,

9.Heyet-i Vekilenin mukadderatına iştirak gibi bir arzu ve teklifte bulunmamıştım. Ancak baladaki kanaatlerimi muhtelif mahfillerde şifahen ve bir tezkire ile de tahriren kısım kısım arzetmiştim. Bunları memleket ve millet için yazıyorum. Merkez Ordusu Komutanlığı’nı kabul ediyorum.’’[8]

Cumhuriyetin kurulmaması, hilafet ve saltanatın korunması, Ankara ve İstanbul hükümetlerinin birleştirilmesi, Rusya ile ittifakla yetinilmesi, Bolşeviklerle asla ittifak yapılmaması gibi tavsiyelerin bulunduğu bu mektup, Ankara hükümetince tepki görmeyip, Nurettin Paşa’nın Merkez Ordusu komutanlığını onaylanmıştı.

Nurettin Paşa’nın babası, Müşir İbrahim Paşa’dır. İbrahim Paşa 2. Meşrutiyet’ten sonra Dersim’de Kürtlere yönelik operasyonun komutanlığını yürütmüştür. Nurettin Paşa da babasının izindedir. Merkez Ordusu komutanlığı sürecinde Pontoslu Rumlara yönelik soykırımı faaliyetlerinin yanı sıra 1921 yılında Koçgiri’de Kürtlere yönelik katliamların sorumlusudur. Bu esnada Merkez Ordusu’nun kurmay başkanlığını yapan Hüseyin Hüsnü Bey de Nurettin Paşa’nın damadıdır. 1937 yılında yapılacak olan Dersim Katliamından sorumlu General Abdullah Alpdoğan da Hüseyin Hüsnü Bey’in oğlu, Nurettin Paşa’nın ise torunudur.

’’SEFERDE ORDU KUMANDANI SELAHİYETİ’’

23 Aralık 1920 yılında Nurettin Paşa, Amasya’da bulunan Merkez Ordusu karargahına gelir ve görevine başlar. Görev yetkileri ise Mustafa Kemal’in 3. Kolordu’ya yolladığı 9 Aralık 1920 tarihli yazısında ’seferde ordu komutanı selahiyeti’ olarak belirlenir. Bu yetki daha sonra İcra Vekilleri Heyeti’nce 30 Ocak 1921 tarihli kararname ile resmileştirilir:

’’ Seferde Ordu Kumandanı salahatiyle Merkez Ordusu Kumandanlığı’na tayini Heyet-i Vekile’nin 9 Kanun-ı evvel 336 ve 408 numaralı kararnamesiyle tensib edilen Mirliva Nurettin Paşa hazretlerinin diğer ordu kumandanları gibi kendi mıntıkasındaki vilayet ve elviye-i mıntıka, rüesay-ı memurin-i mülkiyeye asayiş-i dahiliye ve Mğdafaa-i Milliyet Vekaletleriyle Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Riyasetine tebliği Vekiller Heyeti’nin 30.01.1337 tarihindeki içtimaında karargir olmuştur.’’[9]

Nurettin Paşa, yetki alanındaki mülki memurlara hem asayiş hem de askerliğe ilişkin konularda doğrudan doğruya emir verme yetkisiyle de donatılmıştı.
’’Seferde ordu komutanı selahiyeti’’ demek zaten yetkilerin sınırsızlığını ifade ediyordu. Yasa da mahkeme de savcı da yargıç da kendisiydi. Ama buradan anlaşılması gereken, ona bu yetkiyi verenlerden bağımsız hareket ettiği değil, Pontos’daki tüm uygulamaları bizzat kendisini yetkilendirenlerin emirleriyle yerine getirdiği olmalıdır.

Çeteler

Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Samsun’a çıkmasıyla ve çete reisleriyle yapılan görüşmelerin ardından Rumlara yönelik saldırılar artmıştı. Ki bu çeteler daha Balkan savaşı sonrasından beri Karadeniz’de aynı işlevi görmekteydiler. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının gelişiyle saldırılarını daha da pervasızlaştırmışlardı. Özellikle savunmasız Rumların köylerine yaptığı saldırılarda yağma, yakıp yıkmanın yanı sıra, kadın ve çocuklara yaptıkları zalimliklerle Rumları yıldırmayı hedefliyorlardı. Özellikle eli silah tutan Rumların partizanlara katılmalarıyla savunmasız kalan köyler hedefleriydi. Birebir partizanlarla çatışmaktan çekiniyorlardı.
Özellikle Bafra, Samsun, Çarşamba ve Kavak bölgelerindeki çeteler Merkez Ordusu kurulmadan önce 15. Fırka komutanı Şefik Avni Bey tarafından destekleniyordu. Silah, teçhizat ve istihbarat konularında desteklenen çetelere her türlü imtiyazlar tanınıyor, işledikleri suçlara dair haklarında hiçbir takibat yapılmadığı gibi ödüllendiriliyorlardı da. Bu yanıyla Rumlara karşı kurulmuş olan bu çeteler, sadece Rum köylerine yönelik değil, canları istediğinde Müslümanlara da saldırıyor, köy halkının her türlü erzakına, malına mülküne el koyabiliyor, genç kızlara musallat oluyor, can alıyorlardı.
Merkez Ordusu’nun kurulması ile birlikte Dahiliye Vekaleti, 8 Ocak 1921 tarihli yazısıyla bu çetelerin mülki memurlar ve jandarmanın emrinde bulunmasının uygun olacağını, böyle teşkilatların bulunmasının zaruri olduğunu eğer Samsun bölgesinde iyi sonuçlar alınırsa, Ordu dahilinde de kullanılabileceğini tavsiye etti.[10]


Amele Taburları

22 Mayıs 1914 tarihli geçici askerlik kanunuyla Osmanlı sülalesi dışında kalan her erkek askerlik hizmetini yapmakla mükellef kılındı, ama Müslüman olmayanların çok azı normal askerlik yapabildi. Çoğunluk Amele Taburları denen geri hizmet birliklerine alındı. (Yezidiler 1.500 lira maktu bedelle bundan da “muaf” tutuldular.) Çünkü Müslüman olmayanlar İttihatçıların gözünde bir süredir “vatandaş” değil “iç düşmanlar”, hatta Teşkilat-ı Mahsusa şefi Kuşçubaşı Eşref’in deyimiyle “dahili tümörler”di. 
Amele Taburları adı üstünde, cephede çarpışmak için değil, cephe gerisinde ordunun ihtiyacı olan hizmetleri karşılamak üzere oluşturulmuş silahsız birliklerdi. (Ağırlıklı olarak köylü kadınlardan oluşan “Kadın Amele Taburları”, esirlerden oluşturulan “Üsera Taburları” ve para ödenerek oluşturan taburlar da vardı.) O tarihte ordunun mevcudunun 726 bin olduğu biliniyor fakat Amele Taburlarının sayısı ve mevcutları konusunda düzenli bilgiler yok. Tahminler de 100 bin civarında insanın Amele Taburlarına alındığı yolunda. 
Bazı devlet yazışmalarından öğrenebildiğimiz bazı rakamlar şöyle: Birinci Ordu’ya bağlı taburların bir bölümünde 4.811 Müslüman’a karşılık, 11.939 Rum, 7.318 Ermeni ve 1.671 Yahudi vardı. Halep Menzil Komutanlığı’na bağlı Birinci, İkinci ve Üçüncü taburlarla, Antep, Kütahya, Halep, Nevşehir, Denizli ve Aydın amele taburlarının bir bölümünde 1.872 Müslüman’a karşılık 1.494 Rum, 664 Ermeni ve 175 Yahudi vardı. Dokuzuncu Kolordu’ya bağlı amele taburlarının bir bölümünde, 6.172 kişiden 4.869’u Ermeni, 1.199’u Rum’du. Dördüncü Kolordu’ya bağlı Manisa, Urla, Bornova, Antalya, Menemen, Nif, İzmir ve Foça amele taburlarında 2.672 Müslüman’a karşılık 5.872 Ermeni, 1.135 Rum ve Yahudi vardı. Bursa’daki taburda hiç Müslüman yoktu, sadece 500 Yahudi vardı. Bazı taburlarda sadece Ermeniler, sadece Rumlar veya sadece Ermeniler ve Rumlar vardı. 

Emek Sömürüsü
 

Amele Taburlarında sanıldığı gibi sadece niteliksiz insanlar değil, doktor, eczacı, baytar, mühendis, yüzbaşı gibi meslek sahipleri de bulunuyordu. Ama esas ağırlık demircilik, marangozluk, tesviyecilik, taşçılık, duvarcılık gibi meslek sahiplerindeydi. Bu “askerlere” başta yol, köprü, kanal, bent ve demiryolu inşaatı olmak üzere, taş kırma, kar temizleme, mezar kazma, kömür, kükürt ve tuz çıkarma, odun kesme, hasat yapma, çekirge ile mücadele etme, çim biçme, hatta ıhlamur toplama ve pastırma yapma gibi envaı çeşit iş yaptırılıyordu. 

Taburlardaki hayatı tahmin etmek zor değil. Su, gıda, giyecek, yakacak ve temizlik malzemesi ya son derece sınırlı idi ya da hiç yoktu. Askerler çoğu zaman üzerlerine atacak bir battaniye bile bulamadan kötü barakalarda, açık havada yatıyorlardı. Kolera, lekeli humma, bitlenme, uyuz, verem, zatürree ve frengi taburlarda kol geziyordu. Hatta frengililerden oluşan özel taburlar bile kurulmuştu. 
Müslüman olmayanların genel nüfus içindeki oranları dikkate alındığında Amele Taburlarının devlete sadakatleri konusunda yoğun şüpheler bulunan gayrimüslimleri cephelerden uzak tutmak, uzak tutarken de iliklerine kadar sömürmek amacıyla tasarlandığı anlaşılıyor. ABD Büyükelçisi Morgenthau anılarında “Yol işçilerine ve yük hayvanlarına dönüştürülmüşlerdi. Her türlü ordu ihtiyacı onların sırtına yükleniyor ve yük altında sendelerken, Türklerin kırbaç ve süngüleriyle yorgun gövdelerini Kafkas dağlarında sürüklemek zorunda kalıyorlardı…” der ve 50-100 kişilik grupların nasıl kurşuna dizildiğini anlatır. 
Bunlar gayrimüslim gençlerin askerden kaçmalarının tek değilse bile temel nedenlerinden biriydi. Çok değil, bir yıl sonra bu gençlerin Zeytun’da olduğu gibi isyanları, “millet-i hâkime” tarafından yaklaşık altı asır özenle askerlik görevinden uzak tutulan gayrimüslimlerin, toptan “devlete ihanet”le suçlanmasında baş malzeme yapılacaktı.

Merkez Ordusu Amele Taburlarını yeniden kuruyor

Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sırasındaki bu uygulamalar, önemli deneyimlerden biriydi. Pontos Rum Soykırımı sürecinde de bu uygulama yeniden gündeme getirildi.

Müdafa-i Milliye Vekaleti’nin cephelere gönderdiği 2 Mart 1921 tarihli emirde Yol İnşaat Taburlarının en kısa zamanda kurulması istenmekteydi. ’’… Merkez Ordusu’nun Samsun, Havza, Tokat, Sivas, Merzifon ve Çorum’da olmak üzere altı Yol İnşaat Taburu kurması uygun görülmüştür. Kurulmasından bir süre sonra Umur-u Nafıa Vekaleti emrine girecektir…’’[11]

Merkez Ordusu 12 Mart 1921 tarihinde Karadeniz’de Amele Taburlarının kurulmasıyla ilgili bir emir yayınladı. Emre göre taburlar Rumlardan oluşacaktı. Kısa süre içinde taburlar kurulmaya başlandı. 15 Mart 1921 tarihinde Merkez Ordusu’nun Nafia Vekaleti’ne yazdığı yazıda 3 gün içinde kurulan taburların mevcutları şöyledir: (Ne internet ne cep telefonu vardır o tarihlerde ne de iletişim olanakları bugünkü gibidir ama mesele Rumlar olunca gerisi teferruattır)

Samsun Amele Taburu: 53

Merzifon Amele Taburu: 400

Sivas Amele Taburu: 147

Tokat Amele Taburu: 176

Merkez Ordusu aynı yazıda ”… bu taburların mevcutlarının peyderpey tamamlanacağını…” da bildirmekteydi.[12]

Amele Taburlarının kurulması sırasında, Müdafaa-i Milliye Vekaleti (Milli Savunma Bakanlığı) Merkez Ordusu’na kendi bölgesinden beş sınıf Hristiyan efradın daha silah altına alması için izin verdi. Bunlar Amele Taburları hizmetine girecek, ancak kendi memleketlerinde olmayacaklardı.[13]

’’Samsun askere alma bölgesinde efrad önce Havza’da toplanacak, buradan Havza, Merzifon ve Çorum Amele Taburlarına sevk olunacaktır. Havza Şubesi şimdilik gelen kafileleri Amasya’da teşkil edilmekte olan Havza Amele Taburu’na gönderecektir. Amasya Livası içinden sevk edilecek efrad Samsun Amele Taburu’na, Tokat Livası içinden sevk edilecek olan efrad Sivas Amele Taburu’na, Sivas Şubesi efradı Tokat Amele Taburu’na sevk edilecektir.’’[14]

18 Nisan 1921 tarihinde Amele Taburlarının bulunduğu yer ve mevcutları şöyledir:

Samsun Amele Taburu          : 8 subay, 597 er, 5 hayvan, Samsun’da

Havza Amele Taburu             : 5 subay, 339 er, 4 hayvan. Amasya’da

Merzifon Amele Taburu        : 6 subay, 204 er, 6 hayvan, Merzifon’da

Sivas Amele Taburu              : 9 subay,285 er, 6 hayvan, Sivas’ta

Tokat Amele Taburu              : 5 subay, 201 er, Tokat’ta

Çorum Amele Taburu            : Bu sırada henüz kuruluşunu tamamlayamamıştır.[15]

Taburlar bu mevcutlarla yetinmeyip, sayıları arttırılacak ve 800 mevcuda ulaşıldıktan sonra

NafiaVekaleti’ne (Bayındırlık Bakanlığı) devredilecekti. Ancak anlaşıldığı üzere henüz bu

Mevcutlara ulaşılamadan 21 Nisan 1921 tarihinden itibaren taburlar Nafia Vekaleti’ne devredilir. Bu yeni durum üzerine taburlar numaralandırılır.

Samsun Amele Taburu          : 8

Havza Amele Taburu             : 9

Tokat Amele Taburu              :10

Sivas Amele Taburu              :11

Merzifon Amele Taburu        :12

Çorum Amele Taburu            :13

numaralarını alırlar.

Soykırımın Bilançosu

Mustafa Kemal’in emriyle Merkez Ordusu ve Çeteler tarafından organize edilen Pontos Rum Soykırımı 353 bin insanın hayatına mal oldu.

Kolej öğrencileri, tiyatrocular, edebiyatçılar futbol takımı oyuncuları darağacında idam edildi.
Dağlara çıkan partizanların geride bıraktıkları köylerinde tek bir canlı bırakılmadı.
Direnişçiler, mağaralarda, kiliselerde, gemilerin kazanlarında diri diri yakıldılar.
Öğretmenler, gazeteciler, esnaflar İstiklal Mahkemelerinin kararlarıyla asıldılar.
Tek bir köy kalmadı Pontoslu Rumların kanlarıyla sulanmadığı, Karadeniz’in bütün dereleri kırmızı aktı yıllarca.

1923 yılında Yunanistan ile imzalanan Mübadele anlaşması ile Hristiyan Rumlar Yunanistan’a sürgün edildiler. Toplam 1 milyon 250 bin olan bu sayının 200 bine yakını Pontos’tan idi.

Gidenlerin tüm mal varlıklarına devlet ve devleti destekleyen çeteciler el koydular.
Geride kalanlara ise ‘Müslüman’ ve ‘Türk’ olma lütfu bağışlandı.


[1] Nutuk, 1927, Mustafa Kemal, Sayfa 456

[2] Nutuk, Cilt II, 1920-1927, Mustafa Kemal, Sayfa 612

[3] T.C. Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Başkanlığı Arşivi, Klasör No: 727, Dosya 1A, Fihrist 2

[4] Kazım Karabekir, İttihat ve Terakki Cemiyeti, Emre Yayınları, 1982, Sayfa 180

[5] T.C. Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı Yayınları, Türk İstiklâl Harbine Katılan Tümen ve Daha Üst Kademelerdeki Komutanların Biyografileri, Sayfa 32

[6] T.C. Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı Yayınları, Türk İstiklâl Harbine Katılan Tümen ve Daha Üst Kademelerdeki Komutanların Biyografileri, Sayfa 33

[7] T.C. Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Başkanlığı Arşivi, Klasör No: 605, Dosya173, Fihrist 4.3

[8] T.C. Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Başkanlığı Arşivi Klasör No: 605, Dosya173, Fihrist 4.4

[9] T.C. Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Başkanlığı Arşivi, Klasör No: 727, Dosya1A, Fihrist 9

[10] T.C. Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Başkanlığı Arşivi, Klasör No: 1120, Dosya 2, Fihrist 33

[11] T.C. Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Başkanlığı Arşivi, Klasör No: 730, Dosya18, Fihrist 4

[12] T.C. Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Başkanlığı Arşivi, Klasör No: 730, Dosya18, Fihrist 19.01

[13] T.C. Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Başkanlığı Arşivi, Klasör No: 730, Dosya18, Fihrist 36

[14] T.C. Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Başkanlığı Arşivi, Klasör No: 730, Dosya18, Fihrist 37

[15] T.C. Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Başkanlığı Arşivi, Klasör No: 730, Dosya18, Fihrist 222