Sharo Garip ile ‘Siyasetin İşgali’ üzerine

56 views
51 mins read
56 views
51 mins read

Behice Feride Demir

BFD – Son makalenizde “Kürdistan hakikati bir demokrasi meselesi midir? Az gelişmişlikle açıklanabilir mi? Yoksa bir sömürge sorunu mudur?”diye soruyorsunuz. Bu soruları yeniden sormaya neden gerek duydunuz?

SG- Öncelikle şunu belirtmem gerekiyor ki kendimi bu röportajda dile getirdiğim eleştirilerden azade dışarıda bir yerde konumlandıramıyorum. İkincisi Kürdistan’a ilişkin her yapıcı eleştiri ve düşünceyi selamlamak gerektiğine inanıyorum.

İşe tartışmamın yönünü çevirerek başlayalım

Mezopotamya yani bereketli altın Hilal kadim zamanlardan beridir Asurlular , Medler, Akadlılar yada Mısır ile Hititlerin Kadeş savaşından beridir eski kavimlerin, İmparatorlukların hem çatışma hem de önemli bir rekabet alanı olmuştur. Kürdistan neredeyse 15.yy’dan beridir Osmanlı ve Pers imparatorlukları arasındaki kavganın merkezi iken son iki yüzyılda özellikle petrolün bulunmasıyla batılı güçlerin hakimiyet kurmaya çalıştığı alanlardan biri de oldu. Ortadoğu’daki büyük imparatorluk bakiyelerinin dünyanın büyük güçleriyle (buna sovyetlerde dahildir) kendi aralarında yaptıkları anlaşmalar ve paylaşımları yani dış etmenleri dikkate almadan yaptığımız tahliler eksik kalır. Kürdistan’ın uluslararası bir sömürge olarak pay edilmesi, onun gelişmesinin önünde bir engel teşkil etmiş ve politik, ekonomik toplumsal modernleşmesini tamamlamasını engellemiştir. Yani bir yandan iktisadi modernleşme dediğimiz bir endüstrileşme ve refah toplumu oluşmamış ama aynı zamanda politik modernleşme dediğimiz ulus inşası, devletleşme ve en nihayetinde demokratikleşme sağlanamamıştır. Toplumsal olarak eğitimde, müzik edebiyat alanlarında da bu modernleşmeyi yaşayamadı. Dolayısıyla sömürgeciler Kürdistan azgelişmiş olduğu için oraya sefer düzenleyip kalkındırmaya gelmediler.Tam tersine geri kalmışlık sömürge sisteminin kaynak ve insan talanının bir sonucudur. Elbette bu sadece Kürdistan’da olan bir durum değildir. Asya Afrika gibi bir çok yerde bu yaşandı. Dışarıdan dayatılan bu koşular iç dinamiklerin şekillenmesinde çok önemli rol oynar hatta çoğu kez Simmel’e göre son kertede belirleyici olan odur. Bir parantez açıp bu iç dinamiklerin oynadığı olumsuz rolü sonradan dile getirmek üzere şimdilik parantezi kapatayım). Dolayısıyla başkaldırılar ve kurtuluş denemeleri bir iç dinamik olarak Kürdistan’da da bir çok kez denendi ; ne yazikki Kürtler biraz geç kalmıştı çünkü sömürgeci sistemler havadan, karadan bütün iletişim ve ulaşım kanallarını tutmuş ve askeri-teknik olarak çok üstün duruma geçmişlerdi. Kürtler bu denemelerden başarılı çıkamadılar fakat buradan Kürdistan fikrini ve bağımsızlık erdemini diri tutarak tecrübeler elde ettiler.

Bu üç soru ışığında 2024 Kürdistan’ında hayat alanı ve argüman üretme gücü kimden yana?

Konuyu dağıtmadan soruların bütünlüğüne dönersem… Dolayısıyla 21.yüzyılda teknik buluşlar çağında tartışma bilgisayar üzerine değil örneğin uluslararası alanda ya da sosyal alanda halen Ulus, Kültür vs gibi konular üzerindeki tartışma aşılamamıştır. İçerdeki konumlanış için denilebilir ki Kürdistan’da da en yakıcı sorun halen vatan sorunudur. Kürdistan’ın dört parçasında alan üzerine konumlanma Kürdistanileşme ile Türkiyelileşme, Iraklılaşma Iranlılaşma Suriyelileşme arasında devam eden bir rekabet ve mücadele var. Her nekadar bu mücadele farklı araçlarla yürütülse de sorunun özünü tabandaki sömürgeciliğe karşı çok ciddi bir direnme savaşı teşkil ediyor. Kürdistan’da silahlı savaş yerini çok ciddi bir sivil itaatsizliğe bırakabilir yani yeni tahakküm teknolojilerine karşı yeni özgürlük/direnme teknolojileri geliştirilebilinir. Örneğin son seçimlerdeki 14 :0 lik skor ve çizilen politik harita ! ya da 1991’deki serhildanlar bir direnme tecrübesi ve bilinç sıçramasaydı. Özellikle yerel seçimler Kürdistan’da kendini yönetmenin önemli pratikleridir. Fakat bu bu bir demokrasi sorunu ya da mücadelesi olarak yorumlanamaz. Hayır demokratik barışçıl araçlarla yürütülen bir bağımsızlık savaşı, sömürgecilik için verilen bir demokrasi mücadelesine dönüştürülemez. Dışta aldığı konuma gelince iki konumdan söz etmek gerekir.
1. Uluslararası siyasetteki yeri ve ilişkileri
2. Diasporadaki Kürt kitlesi ve onların aktörlük hikayesi ve deneyimi.
Örneğin Türkiye’nin batı şehirlerindeki deneyimleri ya da Avrupa’daki diasporanın tecrübe kazanımları. Her Halükarda Kürtler Rojava ve Güney’de meşru aktör konumuna yükselmişlerdir. Ama maalesef politik sınıf basiretsizlik gösterip bu konumunu sistematik hale getiremiyor. Hakeza diasporada da bunun iyi yönetildiğini söylemeyiz. Fiziki alan ve fikri savunmalarını kısaca özetlersek : Kürdistan’ın haklı konumu Kürt düşün ve siyaset dünyası tarafından yeterli argumanlarla savunulmuyor. Dolayısıyla hayati alan büyük ölçüde Kürt kitlesinin hakimiyetindeyken, Arguman yani bu işin fikri-haklılık temelleri gelecek tahayyülü
büyük ölçüde sömürgeci zihinlerin kontrolüne terk edilmiştir. Siyaset yeterince yeni politikalar, düşün dünyasi yeni teoriler üretemiyor

Makalenizde sol çevrelerin ana propogandasını oluşturan “ sınıf, demokrasi, feminizm ya da liberalizmin gelişmişlik /az gelişmişlik” kavramlarının Kürdistan’da kolonyalizm lehine işlediğini/işletildiğini söylüyorsunuz. Bu kavramlar dünya siyaseti için sıçrama alanı olurken, neden bizler için gerileme aracına dönüşüyor ?

Sorunuzu tartışmak için halen düğüm noktası olan Uluslaşma devletleşme sürecinden bıraktığım yerden devam edeyim. Devletleri özellikle ulus devleti bütün kötülüklerin anası gibi göstermek doğru değildir. Öncellike ulus devlet kendi içinde özgürlük alanları açmıştır.Hem bireysel hem de kamusal anlamda. İmparatorluk dönemindeki keyfiyet ve hesap sormamazlık yerini hukuk devletlerine bırakmıstır. Ulus devlet İmparatorluklarla kıyaslanamayacak kadar efektif bir refah üretmiş, milli edebiyatların kültürün, üniversitelerin gelişmesinin önünü açmıştır. Ama aynı zamanda farklı siyasal düşünceler feministler, sosyalistler, liberaller, çevreciler tabii oldukları sözleşme çerçevesinde kendi ülke ve ulus devletlerinin gelişimine düşünce üretimi ve pratikleriyle katkı sunmaktadırlar. Fakat devlet mekanizmasından yoksun olanların dolayısıyla ne okulları, üniversiteleri ne de doğru dürüst feminist, sosyalist, liberal partileri vardır. Bunların yokluğu düşüncenin kurumsallaşmasına (siyah bilinci) çok fazla sekteye uğratıyor.

Sömürgecilik her şeyden önce düşüncede üretilen bir fantazidir. Buna en iyi örnek son yüzyılda Türk tipi kolonyalizmin Kürdistan’a özgü geliştirdiği Üç-Tarz-ı-Siyaset stratejileridir: Türk-İslam Sentezi; Türk-Alevi Sentezi; Türk-Sol Sentezi.Yani düşünceyi işgal etmeden sömürgeye uzun zaman hükmetme şansı yoktur. Evet Kürtler neden bu kavramları kendi lehine işletemiyor önümüzde duran sorun budur. Ya da şöyle sorayım.Kürt feministleri nerede, Kürt sosyalistleri, demokratları liberalleri, çevrecileri aydınları ve bu aktörlerin Kürdistan ve Kürtler icin düşünce üretimlerinin/üretememelerinin sorgulamasi yapılmalıdır. O yüzden dedigim gibi yeni kavramlarla tartışmanın yönünü çevirmemiz ve Kürt diskurunu oluşturmamız gerekiyor

Daha çok kendinize özgü kavramlarla tartışıyorsunuz. Sıklıkla kavramların kullanılma ve aktarılma yükümlülüğünden söz ediyorsunuz. Kürdistan’ın sosyal, siyasal, bireysel ve kültürel hayatında kavramların el değiştirmesi ya da yön değişimini neye bağlıyorsunuz. Kürtlerin ve kolonyalistlerin kavramları nasıl ve neden yer değiştirdi?

Söz ağır bir yük ve sorumluluktur. Bilim, toplumsal sorunları anlamamıza ve çözüm üretmemize yardımcı olmalı ya değilse boş zamanlarımızdaki bir lüks uğraşısı degil. Bu yüzden 2000 yıldan fazla bir geçmişe sahip olan tıp bilimine ve insanlara hep gıpta ile bakmışımdır. İnsan veya canlı hayatı söz konusu olduğu için işlerini titizlikle yürütürler, tahliler, uzun gözlemler, heyet raporları ile sorunu anlamaya ve çözmeye çalışırlar. Sosyal bilimciler özellikle de bilginin pazarda ucuzladığı (nede olsa artık ChatBOT-yapay zeka var) zamanlarda çok çabuk hüküm verebiliyorlar. Max Weber özellikle sosyal bilimde anlam veya anlamlandırma arayışına çok özel bir önem atfeder. Yani yaptığımız işin, inançlarımızın değerlerimizin, teorilerin,edimlerimizin anlamını bulmaya çalışır.

Bu yüzden tahlil yaparken metod olarak kavram ve tanımlara çok değer biçiyorum. Çünkü kavramların bir tarihi arka planı var. Ayrıca Kavram ve tanımların önemi güç ilişkilerinin ve toplumsal yaşamların normatif temellerinin kodlandığı araçlar olmalarından kaynaklıdır. Bu sembolik araçlar bir yandan düşünce tarzımızı ve algılama gücümüzü şekillendirirken öte yandan eylemlerimizin meşruiyet temellerini oluştururlar. Ayrıca kavramlar da semboller gibi hafızanın, bir başka deyişle tarih yazımının ve yapımının önemli yapı taşlarıdır. Bu yüzden de kavram veya tanımlama hakimiyetini güçlü olan elinde tutmaya çalışır. Eğer biri sizi ilkel olarak tanımlıyorsa, sizi o kategoriye koyup oradan hükmetmek içindir. Örneğin Türkler Kürdistan meselesini bir yurttaşlık sorunu ya da demokrasi sorunu olarak tanımlıyor.

Oysa Kürtler olaya işgal edilmiş vatan olarak bakıyor. Hakeza ortak vatan kavramı Kürtlerin ortak vatanı bellidir ama siz bunu Türkiye’yi ortak vatan olarak baz alırsanız burada kavramların rolü ve hedefi açıkça ortadadır. Peki nasıl oluyorda şimdi genel gidişat yani Kürtler kendilerine efendinin gözünden bakıyor ya da kendini onun söylemleriyle tarif ediyor. Ben bunun hafızanın, düşün dünyasının ve siyasetin işgali ile bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Biraz önce çok çeşitli tahakküm teknolojilerinden bahsetmiştim. Bunlardan biri protez akıl iken hafızanın işgali üzerinde düşünmemiz lazım ya da eğitim ve kitle iletişim araçları üzerinden gerçekleşen sosyalizasyon-kolonizasyon üzerinde düşünmemiz gerekiyor. Sömürgecilik bizim geliştirdiğimiz özgürlük teknolojilerine karşı çok yönlü çok çeşitli tahakküm tekniklerini geliştiriyor.

“ Yeni sömürgecilikten ve özellikle sömürgecilik sistemlerine” dikkat çekiyorsunuz ve Doğu sömürgeciliğinin tartışılmasını öneriyorsunuz. Doğu ve Batı sömürge sistemleri arasında Kürdistan hakikati nasıl silikleştirildi. Doğu emperyal kampı için özel bir torpilden söz edebilir miyiz? Batı’nın hedefe konulması kimlerin işine geliyor?

Faşizmin ve Kolonyalizmin Asya ve Ortadoğu’da da kendine has varyantları varken genel olarak her zaman Batı (Avrupa) Kolonyalizmi-Faşizmine odaklanılmıştır. Avrupa kapitalizminin erken yayılması ve dünyanın birçok yerinde hakimiyet kurması elbette yerel-bölgesel düzeydeki güçlerin esas öcünün ve emperyal canavarın o olduğuna işaret etmesine, hedef şaşırtmaya ve kendi hakimiyetlerini korumaya yöneliktir. Japon, Rus ve bugün Çin, Türkiye, İran gibi bölgesel güçler bu kapışmada kendilerini mağdur göstermiş ve kendi ülkelerindeki Faşizm ile Kolonyalizm arasındaki bağı bilinçli olarak hep perdelemişlerdir. Bunu kültürel ve dinsel saflaşmalar üzerinden yapmaktadırlar. Hristiyan batıya karşı İslâm alemi, Avrupa’ya karşı Slav birliği ya da Uzak doğu. Kolonyalizm, özellikle Türkiye’de sol entelektüeller arasında bir ilerlemecilik olarak yorumlanmış, en kötü ihtimalle modernizmin kaçınılmayan arızaları olarak lanse edilmiştir.

Hatta Türk kolonyalizmi Kürdistanı ve coğrafyadaki diğer halkaları ezerken dünyaya kendisini ezilen uluslara öncülük eden bir devrim olarak lanse ediyor. Bu mağdur rolünü Türk aydını anti-emperyalizm olarak teorize etmiştir. Bu hikaye daha doğrusu tarih okuması ve yazımı uzun zaman Türkiye’deki sol tarafından Türkiye’nin bir yarı sömürge oldugu tezi ile formüle edildi. Ortadoğu’da taşlar yerinden oynarken Türkiye yerel ve uluslararası güçlere karşı böyle bir tarihsel arka plan okumasıyla pozisyon alıyor. Fakat Kolonyal güçler arasındaki bu çekişmede çoğu zaman müesses düzenin bozulmaması için çalışır ve çıkar dengesini gözetirler. Hele ki Kürdistan bir uluslararası sömürge olduğu için statükoyu korumak herkesin işine geliyor. Bugün DEM-Partinin üstünde konumlandığı bu zemin ve takındığı tavır (Türkiyelileşme-Ortak Vatan) Sömürge olan Kürdistan değilde Türkiyeymiş gibi göstermektedir.

Faşizm, Soykırım ve Kolonyalizm gibi birbirine endeksli üç karakterin Doğulu entelektüel çevreler içinde yeterince tartışılmamasını neye bağlıyorsunuz? Bu entelektüel kayırmanın Türk aydınlarının Kürtlere olan yaklaşımlarında  da geçerli olduğunu söyleyebilir miyiz?

Sömürgeciliğin uygulamalarına baktığımız zaman iki esas karakteri öne çıkmaktadır: Faşizm ve Soykırım. Lemkin, “soykırım kolonyaldır” der. Ayrıca Lemkin, göçertme, dilsel, dinsel asimilasyonları kültürel veya kavimsel soykırım olarak görür. Faşizm ve kolonyalizm birbirinden uzak ve kopuk sistemler olmadığı gibi, tam aksine birbirini tamamlayan tarihsel gelişmeler ve süreçlerdir. Bu bağlamda, Avrupa medeniyetini mükemmeliyete ulaştırma hikayesi büyük bir ölçüde Kolonyalizmin yıkma, yağmalama ve yok etme tarihinin kendisiydi. Kısacası bir genişleme, işgal ve hükmetme sistemi olan Avrupa’daki Faşizm kolonizasyondan başka bir şey değildir. Faşizmin ve Kolonyalizmin Asya ve Ortadoğu’da da kendine has varyantları varken genel olarak her zaman Batı (Avrupa) Kolonyalizmi-Faşizmine odaklanılmıştır. Türkiye, İran ve Arap ülkelerindeki Faşizm ile Kolonyalizm arasındaki bağ bilinçli olarak hep görmezden gelinmiştir. Örneğin Kemalist rejim ile bırakınız hesaplaşmayı dün olduğu gibi bugünde bir kurtarıcı olarak sunuluyor.

Çünkü yukarıda da dile getirdiğimiz gibi Türk feminizmi, Türk sosyalizmi…varlığını kendi devletine yani kemalizme borçludur. Ayrıca sömürgecilik bir sistemdir ve egemen ulustan olan herkes irili ufaklı bundan yarar sağlamaktadır. Kısacası sistemin aktörlerinin devletten emir veya icazet alıp almaması bir şey değiştirmiyor; çünkü sömürgeci siyaset kurmayları, sömürgeci aydınlar, generaller, tek tek askerler ya da sokaktaki siviller beyazlığın ve devlet ideolojisinin kendisidir ve o bilinçle düşünüp hareket etmektedirler. Dolayısıyla beyazın derin sömürgeci bilinci ve örgütlenmesinden söz etmek gerekiyor. Sömürgelerde savaş sadece fiziki alanda değil ayni zamanda fikirsel alanda da yürütülmektedir ve bu savaşlar ahlak, kural ve norm tanımamaktadırlar. Türk entelektüel dünyasının önemli bir bölümü halen ithal ve taklit bilgiden ibaret. Bu bilgiler rafine kurnazlıkla sömürgede pazarlanıyor.

“ Konfor kadınları”gibi bir örneklem verdiniz. Nedir bu kavramın alt başlığı ? Kürdistan’ın dört parçasında buna benzer uygulamalar var mıdır? Bu uygulamalar kolonyalizmin bilinçli tercihi mi yoksa bütünün parçası mı?

Tabii ki bilinçli bir uygulamadır. Çünkü birini dehumanize ettiğiniz zaman yani insanlığından çıkardığınız da onu aşağı olduğuna inandırabilirsiniz ve ruhunu zayıflatırsınız böylece daha kolay teslim alabilirsiniz. Ayrıca şunun altını çizmek isterim; Kolonyalizm dizginsiz bir sömürme ve işgal şehvetinin ve şiddetinin müptelasıdır. Belki hatırlamazlar ama bir zamanlar erguvan fırfırlı senatörler ve roma halkının, aslanlara yem edilenleri seyretme zevki vardı!

Kadavra ekolünün (sömürgeci ekol) koleksiyoncuları müphem zamanlardan hep vahşet sergilediler. Auschwitz ve Birkenau, sömürgeci vahşetinin ve şehvetinin anıtı olarak halen orta yerde duruyor… İkinci İkinci Dünya Savaşı döneminde Japonya’ya 10 binlerce kadın Kore, Çin, Uzakdoğu Asya’dan asker gazinolarına ‘konfor-Kadınları’ (seks kölesi) olarak getirilmiştir. En son vahşet, Şengal’de yaşanmış ve deyim yerindeyse 5.000’den fazla Ezidi Kürt kadını konfor-kadınları yapılmak üzere kaçırıldı. Tabii ki bu yöntem bir aşağılama ve insanlıktan çıkarma yöntemidir. Bu birbirinden kanlı sahnelerin hepsi sömürgelerde sergilenmiştir. Bütün bu katliam ve soykırımlar ne tesadüf ne de anlık kararlardır hepsi önceden en ince noktalarına kadar tasarlanmış rasyonel aklın planlarıdır.

Bugün Kürdistan’ın doğusunda Mahabad’da Kürt çocuklarını darağacına çekmek Kobani’de kafalarını uçurmak bir Cuma eglencesi. Vahşetin şehveti Bodrumda yaşanır diyen ve seyredenlerle ölümle pençeleşenler arasında hiç bir ortaklık ve eşitlik duygusu yoktur. Pudralanmış sözlere ihtiyacımız yok. Nietzsche’nin dediği gibi “Sizin ancak nefret edilesi düşmanlarınız olmalı, hoşgörülesi değil”. Dolayısıyla bu vahşet asla temize çekilmemelidir. Bununla yüzleşmeniz gerekiyor. Şengal’de Rojava’da ya da Doğu Kürdistan’da Kürt kadınlarının acıları yada direnişleri örneğin dünya Feministleri tarafindan sahiplenmediği gibi Jin Jiyan Azadi sloganıyla sömürülmüştür diyebiliriz.

31 Mart 2024 yerel seçimlerinde çok ilginç bir tablo ortaya çıktı. Bu tablonun oluşmasında sizin “ Üç Tarz-ı siyaset olarak “nitelendirdiğiniz kategorilerin bir etkisi var mı? İslamcılık ve Kemalizm arasında seyreden iktidar yarışında sol’un ne gibi bir rolü söz konusu?

Evet son seçimler şok edici oldu. Fakat ben bunu Türkiye’deki seçimle değil, Kürtler açısından sonuçlarıyla ilgiliyim. Evet 3 tarz-ı kolonyal siyaset pratikte test ediliyor. Hüda-par Türk-İslam Sentezinin bir aktörü olarak dikkat ederseniz Türkiye’de örgütlenmiyor sandığa gitmiyor nerede sahaya sürülüyor Kürdistan’da. Çoğu ilde dikkate değer oy alıyor bazı yerlerde % 5 bandında ve belediye seçimlerinde kritik yerlerde Kürt belediyelerinin kaybedilmesi için çalışıyor. Fakat bu gidişattan DEM’in yürüttüğü Türkiyeci daha doğrusu kemalistlerle ya da kemalist sol ile yürüttüğü ittifakın Hüda- Par’a alan açtığını düşünüyorum. İsrail’deki Hamas örneğini unutmamak lazım ; kaldı ki Hamas Filistin için çalışıyordu. İsrail Parlamentosu için değil. İkincisi Türk Sol sentezi. Bu sentez şimdilik Hüda-Par’ın tersine Kürdistan’da değil, Türkiye’nin batı illerindeki Adana, Mersin, İstanbul, İzmir’de işlenmektedir. Burada Kürt seçmen çok açık şekillerde CHP’ye yönlendirilmiştir. Ki bundan evvelki genel seçimlerde Zafer Partisiyle protokol imzalayan CHP-Kılıçdaroğlu’na ve DEM’ çok tepkili olmasına rağmen. Bu Seçimde de skandal devam etti (ki sömürgeciliğin doğası da bu). Burcu Köksal, Tanju Özkan gibi parti sözcülerinin ırkçı söylemlerine karsilik DEM halka rağmen biz paradigmamizdan vazgeçmeyiz deyip göstermelik aday gösterse de pratikte seçmenine CHP’ ye oy verme vizesi vermiştir.

Esas skandal ise sözümona DEM bileşenlerini, seçim ittifaklarının DEM’den seçilenlerin DEM belediye başkan adaylarına değil, CHP’ye oy vereceklerini beyan etmeleridir. Buna suskun kalan Tülay Hatimoğulları’nın yerine HDP’ nin onursal başkanı Ertuğrul Kürkçü Lenin olsaydı ne yapardı ? sorusuyla CHP’ye oy veren bileşenlerine arka çıkmıştır. Evet Lenin olsaydı ne yapardı ! Sovyetler döneminde Kemalizme arka çıktığı gibi bugünde CHP’ye arka çıkardı bu konuda Kürkçü haklıdır. Fakat bu soruya karşılık bizim soracağımız soru şudur peki Aime Cesaire olsaydı ne yapardı ? “Zira sizden ve sizin aklınızdan nefret ediyoruz” diyor. Şunu belirtmek gerekir Sömürgeci ile sömürülen arasında ilişki bir ayartma ve aşağılama ilişkisidir. Sömürgecilerin aşağıladığı şey sömürgenin aklıdır. Bunu Hatimoğulları’nın Artı Gerçek ile yaptığı seçim değerlendirmesinde görebiliriz. Bu elbet Kürt siyaseti ve düşün dünyası için bir sefalettir ve bu sefalet çöl gibi büyüyor. Dolayısıyla Kolonyalistler altın tepside düşünce sunsa da onların düşüncesini reddetmekle başlanmalıdır.

Şimdi gelelim Türk Alevi sentezine. Seçimden önce Eşit Yurttaşlık için özellikle Kürt alevileri mobilize edilmiş taa Trakya’ya bektaşi derneklerine kadar gitmişlerdir. Türk alevilerinin dili yasaklı değildir, yerinden yurdundan edilmemişlerdir. Mezhepsel bir baskıya uğradıkları doğrudur bu yüzden eşit hizmet eşit muamele talebinde bulunabilirler. Fakat Kürt alevilerinin genel olarak bütün Kürtlerin meselesi bir kolonyal vatandaşlık meselesi değil vatan sorunudur.

Herşeye rağmen Bu seçime damgasını vuran birkaç devrimsel gelişme var:

· Leyla Zana’nın dönüşü ve İstanbul sen bize kucak açtın doyurdun söyleminin dışındaki manifesto gibi konuşmaları.

· Van da 14 :0 lik skor sömürgecilerde hep bir ağızdan Milli irade elden gidiyor korkusuna yol açmıştır.

· DEM yada Kürt siyasi sınıfı Kürtlere rağmen stratejilerini Türkiye’nin batı illerinde uygularken Kürdistan’daki kitle DEM’e rağmen kendini Sömürgeciliğe karşı SİZ ve BİZ diye açıkça konumlandırarak göstermiştir. Politik haritayı çizmiştir. Kayyumları Ankara’ya geri göndermiştir.

· Kürt siyasal aklının sorgulamadığını Şırnak’ta Kürdistaniler sömürgecililere sormuşlardır: Konuş Senn Nerelisin. Bu sorgulama derinleştirmelidir. Nihayetinde Kürtler sosyal medya ağları üzerinden bu soruyu gerçek adresine sormaya başlamıştır ve bu Kürdistanlıların gerçek iç sesidir. Sömürgecilikle yüzleşmekten kaçamazsınız. Sadece cesaret biraz daha cesaret… Avrupa solunun Faşizme geçit yok ,Alman solunun bir daha asla ya da İspanya solunun No Pasaran dedikleri sloganlar hemfikir oldukları bir kollektiv akıl vardı. Kürdistan siyasi partilerinin yada feministlerinin ortaklaşacağı yer sömürgecilerle-sömürgecilikle bütünleşme degil sömürgeciliğe geçit yok demeleridir.

Yazınızdan anladığım kadarıyla “Yeni Kolonyal Sistemler” olarak adlandırdığınız süreçlerin Kürtlerin aleyhine çalıştığını ve dört parçadaki mücadeleyi etkilediğini söylüyorsunuz. Peki Kürt aydın, siyaset, kanat liderleri ve dini yapıları nerde? Dahili ve harici güç dağılımında Kürt ekabirleri neden bu kadar suskun ve beklentili?

Bütün bu kolonyal güçler kendi aralarında Kürtlere karşı hep birlikte hareket etmişlerdir. Hatta Kürt direnişlerini bastırmak için birbirlerinin yardımına koşmuşlardır. Aynı dayanışma ve ortak vatan ve savunma bilinci Kürt siyaset sınıfında çok düşük. Böl yönet politikaları halen devam ediyor. Sömürgecilerin böl yönet taktiklerini içte boşa çıkarmak için gerekli tedbirler alınamamaktadır. İşte DEM Parti paradigmasının (bilinçli ya da bilinçsiz) ki kişisel görüşüm Kürdistan’da bir böl yönet politikasina karşı yeterince dikkatli davranılmadığıdır. Kürdistan’daki yeni paradigmanın söylem ve yaklaşımları hedefleri, oyları, partileri bölmektedir. Hatta eski mezhepsel dilsel çelişkileri, ideolojik çelişkileri derinleştirmektedirler. Örneğin Türkiye’deki Alevilere eşit yurttaşlık talebi tam da bu böl yönet pratiğidir. Aleviler böylece Kürtlüğünden ülkesinden soyutlanarak sanki apayrı bir kategoriymiş lanse etmek yukarıda söylemeye çalıştığım Türk Alevi Sentezinin bir stratejisidir. Ya da Türkiye’deki işçiler diye bir kategori içinde, Türkiye’de feminist tanımlama ve ona uygun örgütlemeye uyarsanız o zaman Kürt sorunu diye bir sorunda Kürt partisi diyede bir parti ortada kalmaz. Nitekim HDP ve sonraki ardıllarında bir ölçüde yapılan budur. Evet Kürdistan’da bütün bu sınıflar vardır, kadın hareketi vardır ama bunlar kendi işçi sınıfını kendi feminizmi ya da demokrasisini örgütlemelidirler. Başkasının duvarını örmeyi bırakmaları gerekmektedir.

Bu yüzden Kürdistan’da yaşanan ki kitleler açısından degil seçkinler açısından söylüyorum bir sefalet çölü var ve bu büyüyor. Ve bu seçkinler sınıfı örneğin avukatlar, doktorlar, akademisyenler ya da varlıklı orta sınıf bir kültürel veya ekonomik bir sermayeye sahip olanlar bunu kaybetmek istemedikleri için belli ölçülerde mevcut sistemle iliskilerini bozmayan hatta sosyal sermaye sayesinde yani ilişki ağlarıyla bu sermaye ittifakını güçlendiren bir tutumları vardır. Biz bunun tezahürüne yeni paradigmada Türkiyelileşme diyebiliriz. Oysaki pratik şunu gösteriyor ki sömürgeciliği büküp şirin göstererek ne yarana biliyorsunuz ne de özgürleşebiliyorsunuz. Bu paradigma yani Türkiyelileşme demokratikleşme belki seçkinler için nispi rahatlama getirebilir fakat Kürt kitlesinin ihtiyaçlarını bağımsızlık ve özgürlük taleplerini karşılamamaktadır.

“Yeni sömürgeciler, yeni stratejiler ve yeni aktörler” sürekli strateji geliştirirken Kürtler halk olarak bu kolonyal baskılanmaya daha ne kadar dayanabilir? Kürtlerin kemalizmin ve İslamcılık arasındaki savaşta çıkarları kimden yana? Bu iki güç gerçekten birbiri ile savaşta mı?

Türkler 2. Yüzyılın kavşağında ki krizi kendileri açısından yönetmek için çok yoğun çaba içindeler. Yukarıda bahsini ettiğimiz Uluslaşmasının önünde belli engeller vardır. Örneğin
Kürtlerin Rojava, Başur ve Bakur’da kazandığı mevziler. Yarım kalmış bu 70 yamalı uluslaşma-devletleşme süreci hep bir yönetim krizine sebep olmuş ve darbelerle son bulmuştur. Deyim yerindeyse bir Türklük krizi yaşanıyor. Bir Türklük krizi yaşanıyor onu Vatandaşlık Ortaklık temelinde daha doğrusu yeni Türklük Sözleşmesi olarak yeniden formüle etmeye çalışıyorlar. Taner Akçam, Nilgün Toker, Füsun Üstel yada Baskın Oran bunu aşmaya hatta tarihi yeniden okumaya ve revize etmeye çalışıyorlar. Siyasal alanda da bu krizi yani bu bir sömürgeyi halen istedikleri kıvamda yönetmeme(Kürdistan) krizi.

Bu yüzden iki partili Cumhurbaşkanlığı sistemi yüzde 10 baraji gibi ve anayasaya konulan bir çok madde gibi Kürtlere karşı dizayn edilmistir. Fakat bu yetmiyor yetmeyince HDP ve DEM gibi partilere yönelmekteler. Dolayısıyla bu düzenekte Kürtlerin Cumhur, Millet yada Sol ittifak içinde bulunmaları taraf tutmaları bir şey değiştirmediği gibi entegrasyonu hızlandırıyor. Yani siz devletin bir siyasi kanadını tutarak sorununuzu hal edemezsiniz. Çünkü Kürt meselesi seçimle hal edilecek bir mesele olmadığı gibi politik pazarlıkların konusu da değildir. Yani vatanınız, dininiz, diliniz üzerinde pazarlık yapılması size bir hakarettir. Türkiye’de solun, sağın müslümanların yürüttüğü siyasal mücadele sadece kendi aralarındaki Türk ulusunu ve devletini en iyi ben yönetirim iddiasıdır. Ayrıca kendi deyimleriyle Vatan söz konusu ise gerisi onlar için teferruattır. Kendi Toplumsal sözleşmelerinde yani Türkiye, Türklük sözleşmesi konusunda hemfikridirler bunuda tartışmıyorlar/tartıştırmıyorlar. Ayrıca Türkiye’de sağdan sola- sosyalistlere kadar hepsinin fikri temelleri İttihat ve terakkiye dayanıyor. İttihat ve terakkinin bir soykırımcı olduğu bilinmektedir. Bu fikri temellere sol da sağ da sadıktır ve bu fikriyattan en ufak bir geri adım atılmış değildir. Kürtler bu gerçeklikle yüzleşmeden hatta tarihten ders çıkarmadan aynı yoldan gitmeye ısrar ediyor ve dolayısıyla soykırımdan şimdilerde siyasi soykırımlardan kurtulamıyor.

Kürtleri nasıl bir politik iklim bekliyor? Yeni bir dünya düzeninden söz ediliyor, bölgesel ve global dengelerin kırıldığı yeni düzende Kürtlerin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Önümüzdeki yüzyılda dünya açlık, su sorunu, çevre tahribatı ve savaşlar gibi devasa sorunlarla yüz yüze. Bunlara birde tabiki sistem krizi ideolik krizler ekleniyor. Devletler toplumlar gelecek yüzyılın hatta 2 yüzyılın planlarını hesaplarını ve tedbirlerini alıyorlar. Özgürlük ve bağımsızlık problemleri gibi esaslı problemlerini hal etmemiş olan Kürtler ise halen dağınık, bir plana ve projeye sahip değiller. Şimdilik bir kurumsal veya devlet aklıyla hareket edemiyorlar bundan yoksunlar ama Kitle ile Elit (seçkinleri) birbirinden ayırmak gerekiyor. Yani kitlenin Güney’deki referandumda da Kuzeydeki son seçimlerde (referandum niteliğinde bir harita çıkardılar) ortaya koydugu refleks bağımsızlık ve özgürlük isteyen tavırları ile siyasal karar alıcıların ve aydınların fersah fersah önündeler.

Kürdistan’da eski yönetici sınıf ve buna karşılık yeni kuşaklar var. Yani eski yöneticilerin düşünce sistemi ve paradigması yeni kuşağa öncülük etmekte yetersiz kalıyor ne teknik olarak ne de vizyon olarak. Bir tıkanma var. Biz bunu Arap ülkelerinde ya da İran’dan ve de Doğu Almanya ve Sovyetlerden biliyoruz yönetici elitler zamanın ve yeni kuşakların ruhunu okumadıkları için bina kendi üstlerine çöktü. Bu tıkanıklığı aşmak yerine Kürt siyasi sınıfı sömürgeciliğin kollarıyla ittifaka girerek krizini aşmaya çalışıyor. Fakat bu Kürdistan’ın aleyhine işliyor.

Bir Kürt devlet aklı mümkün mü acaba?

Ortada bir devlet aklından ziyade sadece siyasi partilerin aklı ve ideolojilerinden bahsedebiliriz. Bunlarda kumar mahiyetinde siyaset yapıyorlar sadece bir at’a yani bir plana ve paradigmaya oynuyorlar. Kuzey’de durumun dahada vahim olduğunu dikkat çekmek lazım. Kuzey’deki siyaset son yıllarda bir Kürt resmi ideolojisi oluşturdu. Bu siyasi akıl Sömürgecilerden ithal edilen siyasetcilerle ve akıl danışmanlarıyla yol alıyor. Dolayısıyla Kürt kitlesi iki monopol arasında yani Türk resmi ideolojisi ile Kürt resmi ideolojisi (yeni Türkiyelileşme paradigması ) arasında sıkıştırılmış deyim yerindeyse bir düşünce karantinasına alınmak isteniyor.
Evet bir Kürt devlet aklı mümkün Kürt aydınlarının, siyasetçilerinin buna cesaret etmeleri gerekiyor. Önce kategorik bir red ile başlamalıyız. Yani Sömürgeciliğin reddi.

HDP, DEM gibi partilerin yaptığı işlerden biri Kürdistan’ı gündemden düşürmektir. Bunun en bariz örneği halklar kelimesi Kürdistanı içinde eriten görünmez kılan bir kavram. Tam da bu yüzden tartışmanın yönünü Kürdistan’a çevirmemiz lazım. Kürt meselesi demokratikleşme ile çözülebilecek bir mesele değil ayrıca da Demokrasi pancar eker gibi ekilmiyor ekilse de İttihat terakki tarlasında çok kolay yeşerecek bir şey değil.

Sonuç olarak şunun altını çizmeliyim: Özgür/bağımsız vede dolayısıyla rekabet ortamları hakikat üretir fakat Sömürgecilik sömürgede bir tekel olarak yalan üretir. Özellikle doğu (Asya) tipi sömürgeciliğinin ideolojilerinin, teknolojilerinin ve akademilerindeki sömürgeye karşı bilginin üretimi yalana dayalıdır. Aslinda cok fazla telaşlanmaya gerek yok ; çünkü bu yalan samanlığını yakmaya hakikatin bir kıvılcımı yeter. Önümüzde duran en önemli görevlerden biri Kürdistan’da bilginin, düşüncenin ve siyasetin dekolonize edilmesi için sömürgeciliğe ve onu ayakta tutan ideolojilerine karşı bilgisel bir sivil itaatsizliktir.

  • İlk olarak NUPEL haberde yayınlanmıştır.