Marksizmin Dört İlkesi*

73 views
20 mins read

Alain Badiou

Fransızca’dan İngilizce’ye Çev. Gavin Walker – Türkçe Çev. Eser Kömürcü

Marx’ın düşüncesiyle nasıl karşılaştınız ve onu kullanmaya nasıl başladınız? Hangi teorik ve politik bağlamda, hangi aciliyetlere ve hangi sorunlara cevap vermek için? Bu kullanımlar nasıl değişti, bu evrimin bir yandan Marksist araştırmalar alanındaki ve daha geniş akademik alandaki dönüşümlerle, diğer yandan da siyasi olaylarla ve bir militan olarak angajmanlarınızla ilişkileri nasıldı?

Marx’ın düşüncesiyle oldukça geç bir tarihte,1950’lerde ve ilk olarak tam bağlılığımı gerektiren dayanılmaz bir şiddet durumunda, Cezayir’deki savaşın daha geniş durumunun getirdiği kısıtlamalar altında karşılaştım. Böylelikle, zamanın felsefi ustası Sartre’ın etkisi altında, durumu emperyalizmin, sömürgeciliğin ve daha genel olarak dönemin korkunç sömürgeci savaşının altında yatan sınıf ilişkilerinin Marksist analizleri ışığında düşünmeye başladım.

Aynı anda, tesadüfen, Sartre, Alman fenomenolojisine dayalı bir varoluşçuluktan yenilenmiş bir Marksizme doğru geçiyordu. “Marksizm çağımızın aşılmaz ufkudur” diye yazmıştı. Bize dogmatik olmayan bir Marksizm’i, bir anlamda “de-Stalinize” bir Marksizm’i açan, yeni yayınlanan Diyalektik Aklın Eleştirisi’ni arkadaşlarımla birlikte okuduk.
O esnada, örgütlü siyaset söz konusu olduğunda, solcu bir sosyal demokrat olarak kaldığımı not etmeliyiz. Birkaç arkadaşımla École normale supérieure’de, SFIO’ya (İşçi Enternasyonali’nin Fransız Seksiyonu) bağlı olmasına rağmen doğrudan partinin sömürge politikasına karşı mücadele eden bir sosyalist seksiyon kurduk. Bir süre sonra, partimizin desteklediği iğrenç sömürge politikalarına artık tahammül edemedik, SFIO’yu bölen önce PSA’yı (Parti socialiste autonome) ve ardından 1969’a kadar militanı olarak kalacağım PSU’yu (Parti socialiste unifié) kurma görevine aktif olarak katıldık. Özetle, hâlâ çok genel olan ve geriye dönük olarak oldukça yüzeysel olduğunu düşündüğüm bir Marksizmden haberdar olan bir reformisttim.

Radikalleşmem (bu terimi olumlu anlamda kullanırsak…) 1960’ların ortalarında, bir taşra kentinde felsefe öğretmeniyken başladı. Devlet iktidarının sınıf karakterini, Amerikan emperyalizmiyle çelişkilerin kesin doğasını ve bizzat komünizmin kendisinin statüsünü ele alan Çin-Sovyet bölünmesinin tartışmasıyla ilgilenmeye başladım. O zamanlar PSU’nun şubesinde genel sekreterdim: toplantılar düzenledim, seçim kampanyalarını denetledim vb. Ama paradoksal olarak, Nikita Kruşçev’in post-Stalinist duruşuna karşı Çin Komünist Partisi’nin yürüttüğü zorlu ideolojik mücadelede Çin’in pozisyonlarından etkilendiğimi hissettim. Bu, beni Marksist kanonun metinlerini, özellikle de “sınıf mücadelesi”, “devrim” ve “komünizm” gibi temel kavramlarla ilgilenen metinleri daha yakından okumaya yöneltti.

O sıralar, École normale supérieure’de, Althusser, zamanın yapısalcılığının etkisi altında Marx’ın en teorik metinlerinden, özellikle Kapital okumasından kaynaklanan, yenilenmiş bir Marksizm içinde yeni nesil genç entelektüeller oluşturuyordu. Açıkçası, bu yönelimle ilgilenmeme rağmen Marx benim için esasen, genellikle akademik bir tarzda ele alınan, Kapital’in kendi altbaşlığı olan bir “ekonomi politik eleştirisi”nin yazarından ziyade militan bir komünizmin teorisyeni olarak kalacaktı. En önemli referanslarım -ve hala öyledir- Felsefenin Sefaleti, Komünist Parti Manifestosu, Fransa’da Sınıf Mücadeleleri, Fransa’da İç Savaş, Gotha Programının Eleştirisi, Erfurt Programının Eleştirisi başka bir deyişle Marx’ı, esas şiarı “komünizm” olan militan ve örgütlü bir düşünce yapısının kurucusu yapan tüm eserler idi.


Elbette Mayıs 68, küresel ideolojik mücadele de dâhil olmak üzere komünist düşüncenin uyguladığı çekim ile PSU’daki kadro olarak örgütsel statüm ve dolayısıyla solcu bir sosyal-demokrat olarak statüm arasındaki uzlaşmamı bozdu. Öğrenci hareketinin müfrezeleri ile aktif olarak katıldığım fabrikalardaki genel grev arasındaki birleşme sınıf temasını doğrudan doğruya can alıcı hale getirdi. İşte tam orada, Marksizmin somut bir imgesini kazandım: Genç entelektüeller ile işçi kitlelerinin temsilcileri arasındaki doğrudan örgütlenmiş ve ajitasyona dayalı militan bir bağ. Bu işçilerin çoğunlukla yeni-sömürge Afrika’dan gelen yabancı kökenli olmaları, doğrudan doğruya siyasi sürecin uluslararası bir boyutuna yol açtı. “Fransa’nın uluslararası proletaryasını örgütleyin” sloganını öne sürdük ve nihayetinde, benim için siyasal pratikle Marksist inancı birbirine bağlayan bu şiar oldu.

Girişimlerimiz Fransız Komünist Partisi (PCF) ve 1968 ve sonraki yılların tüm mobilizasyonlarına şüpheyle yaklaşan CGT’nin (Confédération général du travail) zaman zaman şiddetli bir şekilde muhalefetiyle karşı karşıya kaldıkça, Rus revizyonizmine karşı Mao’nun eleştirel konumlarına olan ilgim önemli ölçüde arttı. Yoldaşlarımla, Çinlilerin “Büyük Proleter Kültür Devrimi” olarak adlandırdıkları birbirini izleyen dönemleri düşünmeye çalışan ve eşlik eden metinleri yakından inceledik. Bu devrim bize daha da fazla dokundu çünkü özünde öğrenci hareketi ile işçi hareketi arasındaki ilişki sorunu vardı, bu ilişki en yeni ve en ilham verici biçimini 1966’daki “Şangay Komünü” nde buldu. Bu koşullarda, benim için yalnızca tek bir anlamı olan bir “Maoist” oldum: nasıl ki Lenin 1917 Rus Devrimi ateşinde Marksizmi etkinleştirip yeniledi, Mao da SSCB’nin yozlaşması ve Çin Devrimi’nin açtığı yeni olanaklar zeminine dayanan bir Marksizmi etkinleştirdi. Bu devrime, Mao’nun analizlerine ve direktiflerine, Kültür Devrimi’ne ve benzeri şeylere atıfta bulunmak, günümüzde Marksizmi düşünmek ve pratik etmekten başka bir şey değildi.


Kültür Devrimi’nin başarısızlığını (1969’dan sonra), Mao’nun ölümünü (1976) ve Sovyetler Birliği’nin (1989) çöküşünü izleyen, dizginsiz liberal kapitalizmin sefil bayrağı ve köle bir parlamenter “demokrasi” altında geçen uzun karşı-devrim dönemi, bugün hala içinde bulunduğumuz, Marksizmin bir şekilde dünyanın her yerinde, kitlenin düşüncelerinin olası bir oluşturucu unsuru olarak namevcut olduğu bir döneme yol açtı. Marksizm birkaç küçük grubun muhafazakarlığına ve akademizme sığındı. Özellikle, onun komünist görüşle organik ve militan bağı, egemen propagandanın kriminalize etmeyi başardığı “komünizm” kelimesinin bile pratikte artık ideolojik-politik tartışmada yok olduğu noktaya kadar çok ciddi şekilde etkilenmiştir. Marksizmin gerçek yaşamı olan bu kelimenin, işaret ettiği ve işaret edeceği her şeyin sadık koruyucularından biri olarak kalacağım.

Mevcut dönemi politik olarak düşünmek için Marx’ın düşüncesinin özü olarak neyi elinizde tutuyorsunuz? Bugünkü komünizm anlayışınız nedir?

Bana göre komünizm son tahlilde, hem insan toplumlarının Marksist teorik analizi hem de son iki yüzyıl boyunca Marksizmin militan mirası tarafından kurulmuş ve meşrulaşmış dört ilkeye dayanır. Bu ilkelerin tümü, en az beş bin yıl boyunca (Neolitik Çağın oluşumundan bu yana) insan toplumunda sınıf ilkesini oluşturan şeylerin dönüşüm olasılıkları ile ilgilidir.


Birincisi, özel mülkiyet ve kâr dışında başka bir şey etrafında kolektif yaşamı örgütlemek mümkündür. Komünist Parti Manifestosu’nda aniden söylediği her şeyin tek bir noktaya sıkıştırılabileceğini ilan eden Marx’ın can alıcı ifadesine geri dönmeliyiz: özel mülkiyetin kaldırılması. Bu fikir uzun zamandır tarihte var olmuştur, çünkü onu belirli bir düzeyde hâlihazırda Platon’da bulabiliriz ve gerçekte pratik olarak 19. yüzyılın özgürleştirici düşüncesinin bütününde canlanmıştır. Bugün büyük ölçüde unutuldu ve ne pahasına olursa olsun yeniden canlandırılması gerekiyor. Başka bir deyişle, kapitalizm Tarihin sonu değildir ve olmamalıdır. Sonrasında neyin, nasıl, hangi sonuçla vesaire geleceği başka bir hikâye.


İkincisi, üretimi uzmanlaşma ve işbölümü dışında başka bir şey etrafında örgütlemek mümkündür. Özellikle, zihin ve kol emeği arasındaki veya yönetme ve icra görevleri arasındaki ayrımı sürdürmek için hiçbir neden yoktur. Marx’la birlikte “polimorfik işçi” diyebileceğimiz çağa girmenin imkansızlığını öngören bir rasyonalite yoktur. Beyaz bir adam uşaklarına emir vererek ayakta dururken, bir Afrikalı’nın yolda bir çukur kazması gerektiğini kesinkes rasyonel olarak düşünmek için hiçbir olası neden yoktur. Bu patolojiktir, sayılabilir eşitlik kavramından bile daha derindir. Gerçekte bu, işi organize eden bölünmenin ölümcül ve canice olduğu fikridir.


Üçüncüsü, uluslar, diller, dinler ve gelenekler gibi kapalı, kimlikleştirici/özdeşleştirici kümeler üzerine kurulu olmayan kolektif yaşamı örgütlemek mümkündür. Özellikle siyaset, insanlığı bu referansların ötesinde bir bütün olarak birleştirebilir. Tüm bu farklılıklar olabilir ve var olmalıdır. Bu kesinlikle onların ortadan kaybolmaları gerektiğini, herkesin aynı dili konuşması gerektiğini vb. söylemek değildir. Onlar ancak bütün insanlığın politik ölçeğinde, üretken bir tarzda gelişebilirler ve gelişmelidirler. Bu bakış açısından, gelecek tam bir enternasyonalizmdir ve politikanın ulusal kimlikleri çapraz kesen (transversal) bir tarzda var olabileceğini ve var olması gerektiğini tasvip etmeliyiz. İnsan kolektivitelerinin kollektif olarak kendilerini bu tür kimlikler temelinde örgütlemelerinin zorunlu olarak gerektiği doğru değildir. Yine, bunların var olmaması gerektiğini söylemek söz konusu değildir; ayrışma ilkeleri üzerine kurulmadan bir arada var olmalıdırlar.


Dördüncüsü, şiddet, polis ve ordu tekeliyle, ayrı bir güç olarak devleti kademeli olarak ortadan kaldırmak mümkündür. Başka bir deyişle, insanların özgür birlikteliği ve paylaştıkları rasyonalite, kanunun ve kısıtlamanın yerini alabilir ve almalıdır.


Uzun lafın kısası: Bir anlamda, bu dört ilke açıkça halen içinde yaşadığımız Neolitik momentten çıkış için, yani son dört ya da beş bin yıldan beri insanlığın yapısal durumundan, yani temel üretim ve değişim araçlarının özel mülkiyetinin insanlığın sınıflara bölünmesiyle sonuçlandığı bütün çağdan çıkış için bir program oluşturmaktadır. Bu bölünme bugün zirvesindedir, burada birkaç yüz kişilik bir oligarşi, öteki iki milyardan fazla insanın sahip olduğu şeyin eşdeğerine sahiptir; burada insanlığın % 1’inin mirası, aynı insan nüfusunun% 50’sininkine eşittir.


Ancak öte yandan, bu dört ilke tam anlamıyla bir program değildir. Bunlar tarihsel olarak neler olup bittiğinin değerlendirilmesine yönelik ilkelerdir ve şu soruyu yanıtlamamıza izin verir: “Hareket olarak, örgütlenme olarak dünyamızda neler oldu, olanların bu dört noktadan biri ile ilişkisi var mı, hangisi ile ve hangi koşullarda ilişkisi var?” Bu noktalardan hiçbiri herhangi bir şekilde başarılmamışsa, her halükarda olanların genel stratejik yönde zorunlu olmadığına karar vereceğiz, böylece yeni bir siyaset oluşturulabilir ve yeni bir tarihsel gelişme haline gelebilir.


Böylece soru şu hale gelir: Bu dört olasılığın gerçekleşmesi tarihe kaydedilmiş midir? Ya da Neolitik çağdan bu çıkışı gerçekleştiremeden tarih basitçe ileriye doğru devam mı edecek, hatta insanlık için bir felaketle mi sonuçlanacak? Bu soru şununla özdeştir: Yaşayan bir Marksizm yeniden ortaya çıkacak mı ve komünizmin olasılığını insanlığın genel bilincine kaydedecek mi?

Şu anda bu soruya cevap veremiyorum. Bu, Marksist çağın başlangıcında “komünizm ya da barbarlık” şiarı olarak formüle edildi. Bu slogan aynı anda apaçık, acil ve namevcut hale geldi. Ancak Althusser’in bir zamanlar dediği gibi gelecek uzun sürer.


Kaynak: http://positionspolitics.org/the-four-principles-of-marxism/#easy-footnote-2-3540

* Çeviri Komünizmin Güncelliği adlı internet dergisinden iktibas edilmiştir.