Avrupa mülteci hareketinin ‘Tom Amca’ları -2- Göçmenin Araftaki Sonsuz Yolcuğu

314 views
26 mins read
314 views
26 mins read

A. Halûk Ünal

Birinci bölümde göçmenlerin “Tom Amcalaşmaları”nın izini sürmeye çalıştım. Bu bölümde de aynı izlekte devam etmeye çalışacağım.

İkinci bölümün başlığını, insan evladının anlattığı bütün hikayelerin “anatomi kitabının” yazarı çok değerli Joseph Champel’den mülhem, “göçmenin araftaki (purgatory) sonsuz yolculuğu” olarak yazdım.

Böyle deneme tarzında ve fragmantal bir metin yazmak insanın kolayca “yoldan sapmasına” çanak tutan bir pratik.

Bir cümleden koskoca bir yan hikâye açılıyor önünüze. Yine, yan hikâyeyi not edip geçmem gerekiyor.

Göçmenin “Tom Amcalaşmasının” doğru anlaşılabilmesi ve her göçmenin içindeki insandan mülhem “Malkolm X”i beslemeye başlamasının yolu, yolculuğun bizi nasıl “Tom Amcalaştırdığını” anlamak.

İçinden geldiğimiz pozitivist sol felsefenin “ahlakçı” savunma mekanizmasıyla, “biat, teslimiyet” pratiklerini, solculuk sürecimizde hiç sorgulamayışımızın altında da bence “teslimiyetin konforunu” anlayamayışımız, teslim edemeyişimiz yatıyor.

Frenklerin “drug (ilaç/madde)” diye adlandırmayı seçtiği “keyif verici madde” ye bizim hala mahallenin “kahve abisinin perspektifinden” “uyuşturucu” demeyi sürdürmemiz gibi.

Ahlakçı, kahraman/hain düalizmiyle hayata bakmamızın sonucu ortada.

Oysa doğru konumlanış kahramanlık değil, bu nedenle kahraman olamayanın tek seçeneği de hainlik değil.

Bu nedenle ideoloji kavramını, anlam yüküyle birlikte reddediyorum. Bence “dünya görüşü” çok daha doğru ve işlevli bir terim.

Modern ideolojiler bence, klasik dinlerin yerine koyduğumuz yeni dinlere dönüştü. Sanırım “din/insan” ilişkisini anlayamadık. Tanrının yerine bilimi koyduğumuzda, bilim sandığımız ideolojileri de birer din haline getirmeyi başardık.

Sol örgütlere bakın, dini cemaatlerden ne farkı var çoğunun.

Bunu anlamak için aslında Anatolya’nın en kadim kültürüne ve o kültürün bize sunduğu kavrama bakabiliriz.

Her bir örgüt birer “Rıza Toplumu” taslağı olarak mı inşa edildi? Rıza toplumunun mümkün olduğunun öncülü, kanıtı olabildik mi? Bu “yan hikâyeyi de buraya iliştirip, devam ediyorum.

***

Bu noktada yolculuğumuzun önümüze koyduğu bir başka yan hikâye söz konusu.

“Tom Amcalaşmak” göçmeye karar verdiğimiz andan başlayan ve henüz adını koyamadığımız büyük travmanın -bir yan ürün olarak- yolculukta ve sonrasındaki “modern kölelik” sürecinde bize sunduğu “drug/konfor.”

Bağımlılık uzmanlarının deyimiyle yazarsak, “balayı süresi” çok uzun bir bağımlılık biçimi. Ama mutlaka her bağımlılık gibi, sonuçta bağımlının olumsuz anlamıyla kişilik değişimine de neden oluyor.

Büyük bir geminin sintinesine zincirlenmiş köleyle, zorunlu olarak gelmek zorunda kalan köle arasındaki fiziksel fark kolay anlaşılır ama ruhsal farkı anlayabildik mi acaba?

Bazen “Tom Amcalaşma” hallerimize baktığımda “Gospel söyleyerek” çalışan kölelere ne çok benzediğimizi düşünmüyor değilim.

Biraz daha ileri gidip, haddimi aşmanın sınırında sorayım; Psikiyatr göçmenlere göç, “Vietnam sendromu” gibi, bir travmaya neden oluyor mu, diye sormak isterim?

Nasıl ki başlangıçta “Vietnam sendromu” olarak tanı konulan yıkıcı ruh durumu, sonradan post travmatik stres bozukluğu (PTSD) olarak genel bir tanıya dönüştü, biz göçmenlerin göç sonrası yıkımı da bir dosya olarak incelenemez mi sizce?

Benim amatör gözlemlerim bu konunun ciddi bir dosya olabileceğini düşündürüyor.

Yazının ilerleyen bölümlerinde göçmenin yolculuğunun ne kadar yıkıcı aşamalardan geçtiğini gördükçe sizler de bu konuda katkı sağlarsınız, eminim.

Bu konuda zaman içinde, göçmenler olarak, psikolog ve psikiyatrlar kılavuzluğunda bu tür tartışmaları yapabilmeyi umuyorum.

Acaba feminist hareketten öğrenecek bir şeyler de var mı bu noktada?

Onların “bilinç yükseltme” adını verdikleri buluşmalara benzer tartışmalar, göçmen farkındalığının/bilincinin oluşmasında yardımcı olmaz mı?

Bu “hipotezim” nedeniyle de ‘göçmen öz örgütlenmelerinin’ hem sendikal, hem siyasal, hem de psiko-kültürel mücadele boyutlarının olması gerektiğine inanıyorum. Bu konuya yeniden döneceğim.

***

“[Cenevre Sözleşmesi] ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri yüzünden, zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ü¸lkenin dışında bulunan ve bu ¸ülkenin korumasından yararlanamayan, ya da söz konusu korku nedeniyle , yararlanmak istemeyen; yahut tabiiyeti yoksa ve bu tür olaylar sonucu önceden yaşadığı ikamet ¸ülkesinin dışında bulunan, oraya dönemeyen veya söz konusu korku nedeniyle nmek istemeyen her şahsa uygulanacaktır.”(1951)

Göçmenin yolculuğu, her göçmenin ülkesinde yukarıdaki paragrafta özetlenen duruma düşmesiyle başlar.

Cenevre konvansiyonu da göçün meşruiyeti için 5 temel gerekçe belirliyor; ırk, din, cinsiyet, siyaset, tabiyet.

İşin ilginç tarafı günümüzde bütün faşist, otoriter devletler bu beş başlık altında kendi toplumlarını kutuplaştırıp, “devlete karşı suç” tanımları üretip, “hizaya sokma” zemini elde ediyor.

Örneğin “Türk Devleti” kuruluşundan (yüz yıldan) bu yana bu beş başlıkta da ciddi bir kırım, kıyım pratiği sergiledi ve bunu da artırarak sürdürüyor.

Türkiye’de her yurttaş bu nedenler sonucunda yaşamsal tehdit, işsizlik, açlık, işkence ve uzun süren tutukluluk halleriyle karşılaşabilir, linçe uğrayabilir, öldürülebilir.

Ülke dışına çıkmaya karar verinceye kadar geçen sürede yaşanan korkunun, sürekli tetikte yaşama halinin yaratacağı travma bile bir insanın ömründen ömür eksiltmeye yeter, biliyoruz.

Bu konuda zaman içinde insanların deneyimlerinden devasa bir külliyat oluşacak, eminim. Ama en yaygın bilinen kısmı bu olduğu için, yazıda şimdilik örnekleri çoğaltmayacağım.

Ama burada önemli bir “ayrıntıyı” not etmek isterim. Yolculuk süreci, sonraki aşamaların tersine,  ülkedeki “mücadeleci kahramanın” edindiği birikimle çok uygundur.

“Cehennemden kaçıp, cennete ulaşmak” için önümüze çıkan bütün engelleri, bütün kahramanlar gibi, “mucizevi” biçimlerde aşarız. Aslında çoğumuz, ülkede fırsat bulamadığımız kadar kahraman olmaya yaklaşırız. Çünkü bu yolculuk doğası gereği, başka türlü başarılamaz. Kahraman, bütün engellerle çatışarak aşmadan, mutlu sona ulaşamaz.

“Mutlu son” olmadığını; bize sonsuz bir Araf halinin kader olarak biçildiğini anladığımızda ise, iş işten geçmiş olur. “Tom Amcalaşma” süreci çok yol katetmiştir.

***

Sığınma yolculuğu ikinci büyük travmadır, demiştik.

Korku tüneli gibi düşünün, ama bu kez bir lunaparkta değil, gerçek yaşamda, haftalarca, aylarca hatta bazen yıllarca süren bir yolculuktan söz ediyorum.

Bu yolculuğun her bir metresi yasadışı yollarda gerçekleşir.

Tümüyle yasadışı olan bu yolculuk, yasadışı belgeler ve bu organizasyonu gerçekleştirecek insan kaçakçılarıyla ilişki içine girmenizi gerektirir.

En bilinen görsel imgemiz, tıkış tıkış botlarda deniz üstünden hedef ülkelere gidiş çabasıdır.

Ama bununla bitmez, kamyonların, tırların, nakliye gemilerinin gizli bölmelerinde; ya da dağlarda, ormanlarda, sıfır can güvenliğiyle aylar süren aç, susuz yürüyüşlerde devam eder.

Birden çok ülkenin sınırını geçerken, her ülkenin güvenlik güçleri de birer haydut olarak karşınıza çıkar. Çoğu kez elinizde avucunuzda ne varsa alıp, telefonlarınızı gasp edip, sizi “geri iterler.”

Hiç kimse hayatında o ana kadar bu kadar ciddi bir yaşamsal riskle yüzleşmemiştir.

Üstelik genellikle bu yolculukta herkes ailelerini, çocuklarını, gençleri, kadınları da beraberinde götürmek zorundadır.

Eğer, gerçek yaşamsal tehlikelerle dolu bir yolculuktan geçip, hedef coğrafyaya sağ sağlim ulaşabildiyseniz; yolda aldığınız yaraları sıcağı sıcağına hissetmezsiniz.

Yara yerleri, zaman ilerledikçe ağrımaya, sızlamaya başlar. Bazıları geçecek, bazıları artık sizle yaşlanacaktır.

Biz erkeklerin avcı, toplayıcı, savaşçı; kadınların da bizim ve çocukların bakım emeğini üstlenen rolleri güçleniyor mu?

Kadınlar bu yolculukta söz konusu klasik iş bölümünü kırıyor mu? Nasıl?

Bu yolculuklarda kadınların ve çocukların ciddi yaralar aldığı görülebilse de henüz kaydının tutulduğunu sanmıyorum.

Bu yan hikayeyi de buraya iliştirip devam ediyorum.

***

Tom Amcalaşma’nın asıl gelişme süreci cehennemden kurtulduk sandığımız, henüz sonsuz bir Araf’a düştüğümüzü anlamadığımız süreçtir.

Dilsizlik yaşantımız, çok ciddi bir öz güven ve kimlik yıkımıyla başlar, kirpileşmeyle (bencilleşme ve içe kapanma) “öz savunmaya” geçer.

Kısacası kimse kötülüğünden kirpileşmez. Kendisini korumanın -bildiği tek- yolu bu olduğu için kirpileşir.

Yerli beyazın demokrat olanlarının bile empati kuramadığı, bizim bile henüz adını koyamadığımız, bu nedenle anlatamadığımız, açık yaramızdır bu.

Dilsizliğin, hiç de sandığımız gibi “teknik bir mesele” basit bir “iletişim engeli” olmadığını anlamak için, ana diliniz ile kimliğiniz arasındaki yaşamsal ilişkiyi anlamanız gerekir.

Bir insanı nasıl tanırız?

Davranışları, refleksleri, bunları gerekçelendirdiği dili, söylemi. Tek tek olaylar ve bir bütün olarak dünya hakkında kanaatleri, yorumları. (Dünya Görüşü

Bunların toplamı, bizim nasıl bir insan olduğumuz, karakterimiz, kimliğimiz, ve nihayet başkaları nezdinde değerimizi tanımlar.

Peki yaşadığımız ülkenin ev sahibi milyonlarca insanın bizi tanıması için gerekli araçtan, dilden yoksunsak, kendimizi “ev sahipleriyle” eşit hissetmemiz imkansızlaşır.

Oysa yeterince burada yaşayan ve dil öğrenip, sosyalleşenlerin tamamı bilir ki, böyle kategorik bir eşitsizlik söz konusu değildir.

“Eşitsizlik” zekâ veya yetenek farkıyla ilgili değildir.

Bilim, teknoloji (yapay zekâ) insanlığın laneti olan farklı dillere bölünmüş olma “kaderini” aşmak üzere.

Dilde eşitlendiğimizde birçok konuda eşitlik bizim lehimize bozulabilir, birçok konuda da “ev sahibi” lehine. Yani eşitlik çizgisi ten renklerimizin arasından değil, vasıflarımızın arasından geçecektir.

Şimdi yazıyı uzatmamak için örneklere girmeyeceğim, ilerideki yazılarda bunlara da bakarız.

Ama kısacası böyle tespit yapabilecek görgüye sahibim. İsteyene de bunu kanıtlayacak sayısız kanıt mevcut.

Bende ciddi bir öfkeye neden olan, bu güne kadar “Avrupa Anadolu göçmen kitlesinde” böyle bir farkındalığın oluşmaması.

Bu tür farkındalıklar nasıl oluşur; kendisini “bilinçli, öncü, solcu” vb tanımlayanların çabasıyla.

Son kırk yıldır buraya gelenler eğer herkesi salt “türkiye devriminin örgütlenmesi” ile oyalamakla sınırlı kalmasa, enerjisinin yarısını bile göçmenlerin örgütlenmesine ayırsa, kollektif göçmen aklımızın, zekamızın bu sorunları çözmeye fazlasıyla yeteceğini görecektik.

Çoktan “İsviçre göçmen rejiminin” anatomisini yazmış, gerekli reform programını İsviçre solunun önüne koymuş olurduk.

Oysa benim gibi her yeni gelen, suya yazılmış kırk yıla bakıyoruz.

Günde beş vakit ezan gibi örgütlülükten söz edenlerin, yüzlerce “örgüt” kurduğunu ama içinegöçmen kimliklerini dahil etmeyi unuttuğunu görüyoruz.

***

Dilsizliğin, derin bir öz güvensizliğin içinde cemaatler halinde, gettolarımızda yaşıyoruz.

Bu gettolar, 40 yıl önce Anadolu’dan getirdiğimiz dev kasabalar.

Bu konuda izlenim paylaşmaya elbette “AB göçmen rejiminin” ahlaki olmayan yaklaşımını not etmeden ilerleyemeyiz.

Sorunun çok önemli bir temeli Avrupalının “entegrasyon” diye bize önerdiği, bizim de çoğunlukla “bu asimilasyon” dediğimiz çatışma pratiği.

Aslında her bir göçmen adını koyamasa da bir şeyi çok derinden hissediyor.

“Ben ülkemdeyken bir şeydim, burada hiçbir şey oldum.”

Nedir o bir şey?

“Ülkemde ekonomik bir vasfım vardı, sosyal, kültürel bir değerim vardı. Teraziye bu halimle konabilir miyim, yeniden?”

Peki AB’nin cevabı ne?

“Kusura bakmayın, göçmen başına göze aldığımızdan çok daha maliyetli bir talepte bulunuyorsunuz. Lütfen bokumuzu temizlemeye razı olun.”

Entegrasyon tartışmasının bence merkezi sorunu budur.

Eğer göçmenler, bırakalım bizim kuşakları, çocuklarımızın gelecekte buradaki hayatını belirleyecek temel bir sorunu çözmek istiyorsa, acilen tartışmayı buradan yapmaya, gerçekçi bir müzakere sürecini örmeye başlamalıdır.

Böylece biz de “ bırakın bizi, kırk yıl önceki köyümüzü burada getto olarak kurduk, orada yaşayalım” demekten de vazgeçebiliriz.

Aksi halde entegrasyon, bence bir kör dövüşü olmaktan, ya da asimilasyondan öte geçmeyecektir.

Cemaat yaşantısının bütün muhafazakarlığı, kontrolcülüğü, muhafazakarlığı bu göçmen hayatına hakim.

Bu endişemin kaynağı olan bazı izlenimlerimi de özetleyeyim.

Gençler, neredeyse gettoların örgütü olan Türki veya Kürdi derneklere adımlarını atmıyor.

Tamamı, bulunduğu ülkenin değer sistemiyle biçimleniyor, asimile oluyor.

Anne babaları ise 40-50 yıl önce kurdukları kasabayı korumaya çalışıyor?

Ama 20-30 yıllık bütün kıdemli göçmenlerin ortak sorunu kuşaklar arası derin kopukluk.

Yanlış anlaşılmamak için, yine bu çok önemli tartışmayı ötelemeden önce, bir not düşmek iyi olabilir.

Geçenlerde bence “Tom Amcalaşmamış” bilinçli bir çift ebeveyn, ayak üstü bir sohbette, benim baktığım yerden çok yetenekli, pırıltılı olduğu açık kızının, buraya geldikten sonra nasıl durgunlaştığını anlattı.

Şimdi soralım İsviçreli demokratlara; bu, bir kazanç mı sizin için. Ya da razı olduğunuz bu mu?

Irkçılar, kendi “medeniyetinin” içinde öğütülmemizi kazanç zanneder. Fikri sabiti, ezberi budur. Ama demokratı bile bu kaybı görmezse, ırkçıya gün doğar.

Göçmenlerin kahir ekseriyeti, sığındığı medeniyetin “cennet” olduğunu düşündüğü için, çocuklarını da bu özgüvensizlikle “beyaz”lara teslim eder.

Dikkat edin, söz ettiklerim, Anadolu çocuklarının kendisine “solcu, devrimci vb” diyenleri. İslamcı, ümmetçi, cemaatçi, ülkücü vb lerinde zaten böyle bir farkındalık için gerekli dünya görüşü yok.

Ama ya biz? Demek ki, biz de bu açıdan kendimizi masaya yatıracağız.

***

Ben geldim geleli büyük bir şaşkınlık ve öfke içindeyim.

Zekalarını, dinamiklerini, avantajlarını çok iyi bildiğim bir topluluk, trajik bir durumda ve bunu gündemine dahi almıyor.

Umudum o ki, aynı soruları, sorunları gören ve bunların etrafında meşveret etmeye başlayacak topluluklar vardır.

Şu anda zamanımız var, ama beş yıl içinde AB hangi krizleri yaşamaya başlayacak, bilmiyoruz, ama ciddi alametler belirdi. İklim krizi, kuraklık, gıda krizi, AB kapitalizminin krizi, büyüyerek süren göç dalgaları birleşip, “mükkemmel fırtına”yı ne zaman oluşturacaklar bilmiyoruz. Hala önlem almak için biraz zaman var gibi görünüyor.

Hadi hep beraber, meşverete ve içimizdeki Malkolm X’i beslemeye başlayalım.