milky way illustration

Hiç mi(yiz)?*

39 views
28 mins read
39 views
28 mins read

Nabi Kımran

Bugünün dünyasının en çarpıcı olgularından biri, yeryüzünün dört bucağında isyan eden, geri çekilen, tekrar tekrar sokakları dolduran kitlelerin, bayrak, ideoloji, teori, lider, parti… adına ne derseniz deyin birleştirici bir odaktan/eksenden yoksun olmalarıdır.

İkinci çarpıcı olgu ise, eylem halindeki kitlelerle rezonansa geçemeyen -kelimenin geniş anlamıyla- sosyalistlerin kitlelerin çarpıcı ve kamçılayıcı eylemine bugünün gerçekliğinden değil, geçmişin yenilgilerinin içinden bakmalarıdır. Yani “sol sahanın” gerçekliği kavrayışı olayların önünden koşmuyor, kitlelerin gerisinden sürükleniyor. İsyanın sokaklarında acının yanı sıra neşe ve iyimserlik de eksik değil; ama “ertesi gün” ve sonrasında ne yapılacağına dair sebatkar ve hesaplı bir omurga ışıldamıyor kalabalıkların arasında. Ve kenarda, üstelik kendini solcu addeden bir koro en kötü durumda “işte gördünüz, bir şey değişmiyor” diye adeta mazoşist biz hazla sırıtırken, en iyi durumda “iyi eğlendik ama değişmez bu dünya” diyerek evine çekiliyor. Nihilizm/hiç’çilik belki de altın çağını yaşıyor.

Ciddi -ve daralmış- komünist/devrimci akımların yetmezlikleri ayrı bahis; fakat yukarıdaki “halet-i ruhiyenin” anlamı, dünyaya, insana, geleceğe dair tastamam güvensizlik ve felç edici karamsarlıktır. Ve hiç de salt “halet-i ruhiye” değil, derin sınıfsal, tarihsel, felsefi-ideolojik kökleri olan bir olgudur. Zorluk şuradadır ki, ortalıkta bir “umutsuzlar partisi” hiçbir zaman olmadı ve olmayacak; nem gibi her yere sinen “bulutsu bir varlıktır” karşımızdaki. Ve bu varlığın en büyük gıdası -tarihin her döneminde- yenilgiler oldu; yenilgilerden beslendi ve yenilgiyi besliyor.

Bu yazının yazılmasına Murray Bookchin’in, “İnsanlığı Yeniden Büyülemek / anti-hümanizme, mizantropiye, mistisizme ve ilkelciliğe karşı insan ruhunun savunusu” başlığı/alt başlığını taşıyan kitabı vesile oldu. (Sümer yay. / 2018) Kitabı tanıtmak, özetlemek değil muradımız, çalışmanın bazı yönleri ışığında 20. yüzyılın yenilgi dönemeçlerinde türeyen umutsuzluk-kaçış felsefelerinin beslediği postmodernizme kabaca göz atmak ve buradan günümüze bir projektör tutmaya çalışmaktır. Tutulan ışık ola ki solgundur, yine de belli başlı karaltıları seçebilmek dahi önemlidir, karanlıkta el yordamıyla yürümekten iyidir.

“Tanrı öldü”ğüne göre…

Bookchin, postmodernizme Nietzche, Heidegger, Foucault ekseninde bir soy kütüğü çıkarıyor. Ona göre, “Nietzche ve Heidegger temel olarak hayal kırıklığı ve hüsran felsefeleri geliştirdiler” (age. s.229). 1900 yılında ölen Nietzche, kapitalist modernleşmenin yarattığı insani yıkıma (gerici bir) tepki olarak romantik bir geçmişe özlemin yanı sıra, geleceğe dair kesif bir umutsuzluğu da dillendirdi. “Tanrı öldü” metaforunu “insan öldü” olarak okumanın yanlış olmayacağını söylüyor Bookchin. “Üstinsan” ve “sürü” analizleri ise faşizme epeyce malzeme sağladı. 

Romantik tepki toptan gericilik kefesine konulamaz. Romantik eleştiri ve özlemde pekala sosyalizmi/insanlığın geleceğini besleyen yönler de olabilir; hangi görüş açısıyla ele alınacağına bağlı. Marks’ın geleceğin insanına (ve ilişkilerine) dair öngörülerden kaçınması, dönemin ütopyacı idealizmine karşı materyalist temelde ısrar etmesi olarak anlaşılabilir. Fakat bunun kanırtılıp, dondurulup salt ekonomizme, kaba determinizme indirgenmesinin yarattığı boşlukta, hakiki bir ihtiyacı kötüye kullanan gerici akımların türemesi de pekala mümkündür. Kaba determinist-ekonomist görüş açısından Che’nin “yeni insan” arayışı romantik-idealist ütopyacılık olarak değerlendirilebilir. Bilakis, Nietzchelerin gerici romantizmine karşılık gayet anlamlı ve işlevli devrimci romantizmdir Che’nin yaptığı.

Güvensizlik ve kuşkunun “felsefesi”

Nietzche’den bayrağı devralan Heidegger ise I. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın Batı uygarlığında yarattığı şoku yankıladı felsefesinde. Batı uygarlığına dair iyimserlik ve güven bir daha asla eskisi gibi olamayacak şekilde çöktü 1914’te. Almanya’nın (ve Batının) kriz, devrim, karşı devrim, faşizm burgacında çalkalandığı süreçte “Tanrı öldüğüne” göre geriye kurtarılacak ruh kalmıştı, “ulusun ruhu”! “Ve bir milletin ruhsal dünyası, kültürün üstyapısı değildir, yararlı bilgi ve değerlerle dolu bir cephanedir. Milletin dünyası ve kan bağı güçlerini en derinden koruyan, milletin varlığını en derinden sarsan güçtür.” Eh,  böyle buyuran Heidegger’in, Nazi partisi üyelik kartı alması ve Freiburg Üniversitesi rektörlüğüne atanması neden şaşırtıcı olsun? Şaşırtıcı olan bu zatın akademik entelektüel camiadan berrakça kapı dışarı edilmemesidir. Heidegger okunabilir elbette, hacetinde boncuk aramak için değil, insana ve geleceğine dair güvensizlik ve kuşkunun “felsefesini” anlayıp, ona karşı ustalıkla savaşabilmek için. Ve biraz da bıraktığımız boşluklarda nelerin türeyebildiğini anlayabilmek için.

Adı bile baş döndürücü entelektüel “derinlik” halesiyle çevrili Foucault da aynı geleneğin ilerici-solcu-anarşizan versiyonu olarak sahne aldı ve tıpkı öncelleri gibi o da yenilgilerin sırtında yükseldi. 

II. Dünya Savaşı’nda Fransa, cesametine ve geçmişine kıyasla belki de en ağır yenilgiyi yaşayan ülkedir. Paris dahil ülkenin büyük bölümünün Naziler tarafından işgal edilmesi, işbirlikçi hükümetler, dağılan ordu, boyun eğmenin utancı… Sartre’a “Bulantı” yaşatan işte budur. Fakat Sartre bulandığı yerde kalmadı, hayatın doğru tarafında mevzilenmeyi başardı.

Bürokratik kireçlenme ve parlamentarist batak

Öte yandan üç yüz küsur bin komünist partizanın direnişinde ifadesini bulan devrimci iyimserlik, FKP’nin devrime yürümeyi zorlamak yerine burjuva parlamentarizmine fit olması -ki, salt FKP’nin tasarrufu değildir- ve ardından gelen suçlara ortak olmaktan kaçınamaması sonucunda tarifi zor hayal kırıklıklarını besledi. Öyle ya, ülkenin ikinci büyük partisi -bir zamanlar koalisyon ortağı da olan- FKP’nin Vietnam, Lübnan, asıl olarak da Cezayir’deki sömürgeciliğe etkili şekilde karşı koyamayışı, giderek şube parti olarak hazırolda duruşu, bürokratik kireçlenme ve parlamentarist batağa sürüklenmesi vs. hayal kırıklığından, güven erozyonundan azade olabilir mi?

Savaştaki yenilgi nasıl halkın moralini bozduysa, FKP’nin tıkanışı da solun, gençliğin, aydınların moralini öyle bozdu: Foucault’lar işte böylesi bir tarihsel vasatta rol aldılar: Derrida, Lyotard, Deleuze, Baudrillard gibi yıldızların hepsinin Fransa’dan çıkması -materyalist analizle- pek de tesadüf olmasa gerek. Bookchin’e göre Paris postmodernizmin başkentidir; Californiya da, “her şey uyar” aksiyomuyla özetlenebilecek “hayat tarzı” anlayışının tatbik edildiği ikinci başkent. (“Her şey uyar/gider”, postmodernizmin Amerikalı yıldızı Paul Feyerabend’in “Yönteme Karşı” kitabının ana şiarıdır. bkz. Age. s. 295)

’68 Hareketi ve Foucault

1960’larda tanınmaya başlayan Foucault’nun 68 hareketinin entelektüel kaynakları arasında anılmasına itiraz ediyor Bookchin; bilakis 68’in yenilgisinin ya da geri çekilişinin ardında bıraktığı yenilgi(ci) tortusu üzerinde yıldızı parlıyor onun ve diğerlerinin.

’68 gençlik isyanı ekonomik olarak Avrupa’nın altın çağını yaşadığı dönemde patlak verdi -ki bu ekonomi-kriz-devrim otomatizmine karşı epeyce uyarıcı bir olgudur. Gençlik, kapitalist rasyonalizasyonun yarattığı derin yabancılaşmaya, eski kuşakların sofuca “disiplinli” ve sıkıcı yaşam tarzına, akademinin tutuculuğuna, SBKP ve izdüşümü partilerin bürokratik donukluğuna, teorik kısırlığına, ezcümle, müesses nizamın boğuculuğuna olduğu kadar soldaki hegemonik yapılara karşı da ayağa kalktı.

Entelektüel gıdasını da ana akım KP’lerin zındık kabul ettiği mecralardan edindi. Eleştirel teorinin (Frankfurt Okulu’dan kalanlar) Marcuse gibi teorisyenleri ve asıl olarak da Avrupa dışı devrimler ve devrimci liderlerde buldu karşılığını batı 68’i: Che, Mao, Castro, Vietnam ve Filistin  direnişleri, Afrika ve Latin Amerika’daki mücadeleler. Sadece iç işleyişlerinde değil, teoride de bürokratik kireçlenmeye uğrayan geleneksel KP’lerin bariyerleri patlatılırken, tam da onların boş bıraktığı sahada rengarenk dinamikler fışkırdı. Çevre, kadın sorunu, cinsellik, ulusal kurtuluş mücadelelerine ve üçüncü dünyaya ilgi ve dayanışma, özgürleştirici bir eğitim anlayışı, devamla marihuana, komünler, özgür aşk, hippiler, müzik, kültürel-sanatsal arayışlar vs.

Steril hayallerle avunmak…

Büyük toplumsal hareketler talimatla zapturapt altına alınamaz, içinde her şeyi barındırır; hoşa gitmeyen yönlerden yola çıkarak bu büyük hareketleri mahkum etmeye kalkışanlar sonsuza dek steril (boş) hayallerle avunmaktan kurtulamaz. ’68, çalkalanan bir nehir yatağı gibi savrulmaları taşısa da bir yol açtı: Tüm sayılan başlıkları “üretim güçlerinin gelişimi-kriz-devrim ve sonrasına” erteleyerek boş bırakan klasik anlayışa karşılık; yaşamı “hemen şimdi” kendi yordamınca değiştiren, bunu hedefleyen, ıskalanan, ertelenen her şeye (yapa)bildiği kadarıyla el atan yeni bir tarz-ı siyasetti bu. Ve belki de gücü kadar zayıflığı da burada yatıyordu: Tüm bu zengin, yaratıcı açılım, bir üst eksende, koordinasyon ve süreklilikte (teorik-programatik, örgütsel) ifadesini bul(a)madı. Ve hareket tam da buradan kırıldı ya da sönümlendi.

Sel çekildiğinde geriye kalan RAF, Kızıl Tugaylar gibi radikal yapılar seçmeli faşist devlet terörüyle ezildiler. Evet seçmeli; RAF’a faşist vahşet, topluma burjuva demokrasisi. Selden geriye parça pinçik muhalefet odakları, daha da kötüsü anlayışı kaldı. Kasılıp kalan KP’ler gerçeği ile saçılıp dağılan toplumsal hareketler (çarpık) ikileminden devrimci-kurucu bir hareket doğamadı ne yazık ki. Başlangıçta umut vaat eden Alman Yeşilleri’nin bugün geldiği yer, parçaya hapsolan tarz-ı siyasetin salt “büyük anlatıları” dağıtmada işlevlen(diril)mekle kalmadığını (ki asıl tahribat budur), düpedüz müesses nizama epeyce kadro da yetiştirdiğini göstermesi bakımından ibretliktir. Foucaultların posmodernist yıldızı işte bu geri çekilme, yenilgi, hayal kırıklıkları, parça-pinçikleşme üzerinde parladı.

Postmodernizm bir kurgu değildir

“1960’ların başında Foucault ile birlikte ortaya çıkan ve 1968 olaylarının çöküşünden sonra gelişen çeşitli düşünürler, günümüzde postmodernizm olarak adlandırılan şeyin temelini attılar” diyor Bookchin. (age. s. 247)  Foucault’nun başarısının ya da popülaritesinin temelinde iki olgu yatıyor: Kapitalist rasyonalitenin getirdiği yabancılaşmayı ve mikro ölçekte yaşamın her alanına sinmiş tahakküm-iktidar odaklarını/kurumlarını didik didik etmesi ve bunu yaparken tam da geleneksel solun ihmal ettiği bir sahada at koşturması. Müesses nizamı reddeden, klasik soldan hayal kırıklığına uğrayan ve isyanın tükenmesinin ardından içine çekildiği özel duyarlılık alanları üzerinden hem muhalif kimliğini korumak hem de “kafasına göre yaşamak” isteyen -bilhassa- orta sınıflar Foucault’larda “felsefelerini” buldular. Ve RAF’ı faşist vahşetle ezen müesses nizamın, neden Foucault’lara mikrofon, kürsü, reklam, medya, popülarite desteğiyle yol verdiği üzerine de pek kafa yormadılar. Kesinlikle bir kurgudan, komplodan söz etmiyoruz; sistemin esnekliği, güçlü sınıfsal sezgileri, neyi bastırıp neye yol vereceğine dair seçimleridir söz konusu olan. Postmodernizm bir kurgu değildir, gayet somut-maddi-entelektüel-sınıfsal-tarihsel kökleri vardır; sistem bir şey “yaratmadı”, zaten var olana yol verdi…

Peki ne önermektedir Foucault? Doğrusu mikro ölçekte ele aldığı konuları iyi işlediği açıktır. Peki ya makro ölçek? Verili dünyanın bütünsel-tutarlı devrimci eleştirisi, insanlığa yeni bir ufuk önerme? Bunların yanına yaklaşmamak bir yana yaklaşılamayacağını, bilinemeyeceğini (agnostisizm), bilmeye ve değiştirmeye çalışmanın anlamsızlığını yedirir o kalın kitapların ruhuna Foucault. Yani mikro-iktidar eleştirisi kapitalizmi yıkmanın manivelası değil, makro ölçekte umutsuzluk-bilinemezcilik yayarak düzeni tahkim etmenin havalı (“solcu-anarşizan”) felsefesidir. Tekrar pahasına vurgulayalım: Yükselme umudunu yitiren ya da “başka türlü bir şey benim istediğim” diyen, proletaryanın saflarına düşmekten öcü gibi korkan, başkaldırıdan (ve klasik KP’lerden) hayal kırıklığına uğrayan, hem “sosyalizmi bugünden yaşamak” hem de muhalif kimliğini korumak isteyen orta sınıflar, mürekkep yalamışlar -farkında olsunlar olmasınlar-, postmodernizmde kendilerini buldular. Eh, müesses nizam da “yürü ya kulum” dedikten sonra kim tutar havalı, şıkır şıkır, parça pinçik postmodernizmi?

En iyisi sözü Bookchin’e bırakmak.

“Postmodernizm statükoyu, tam da onun temel işleyiş mekanizmasını değil, etkilerini sorgulayarak destekleme eğilimindedir.” (age.s. 234)

“Foucault iktidarı (…) mikroskobik olarak ele alsa da, iktidarın her yerde var olduğunu göstermeye çalışması, aslında iktidarı sınırsız ve kavranması zor hale getirir.” (age. s.243)

İktidar eleştirisi yaparak iktidarı görünmez kılma becerisine şapka çıkarmak gerekiyor gerçekten.

“Böylece Foucault, iktidarın doğasına çok az ilgi gösterir ya da hiç ilgi göstermez. Sözde-özgürlükçü yaklaşımı aşırı bireyciliğe meyletmek için son derece kapsamlıdır. Devlet(in) elinde olan iktidar ile halk kurumlarının talep ettiği iktidar arasında ya da zulme neden olan kurumlar ile özgürlüğe götüren kurumlar arasında herhangi bir ayrım yapmaz.” (age. s. 244)

Yani bütün iktidarlar aynıdır, kötüdür; bundan iyisi Şam’da kayısı, Foucault’ya değil de Ulrike Meinhof’a mı uzatılacaktı mikrofonlar?

Postmodernizmin alamet-i farikası

Şu ana kadar anlatılanları ideolojik nadasa bırakılma hali olarak tasavvur edebiliriz; asıl patlama 1989-91’de Berlin Duvarı’nın çöküşüyle geldi. Kapitalizmin “komünist totalitarizmi alt eden özgürleştirici zafer alayında” kabul etsin-etmesin postmodernizmin ruhu da müstesna yerini aldı.

“…postmodernizm, (20.) yüzyılın sonlarında yaygın olan kuralsızlığı ve umutsuzluğu yansıtan, parçalayan ve göreceli hale getiren mükemmel bir ideoloji olarak görülebilir. Bu bakımdan postmodernizm, tam da yorgun ve nihilist düşünce gövdesinden dolayı, mevcut toplumu meşrulaştırmaya hizmet edebilir veya hatta takipçilerinin mevcut toplumsal koşullar seti içinde zararsız biçimde ‘yaşamasını’ mümkün kılar. (Dahası) kendilerini (…) toplumsal isyancılar olarak görürler.” (age. s. 234)

Postmodernizmin batı yakasındaki hikayesi aşağı yukarı böyle. Fakat koşullar postmodernizm (ve kapsama alanındaki sınıflar, tabakalar) için dahi sürdürülebilir olmaktan çıkmanın eşiğine gelip dayandı. 20. yüzyılın başında postmodernizmin atası/felsefi kökeni sayılabilecek Nietzche-Heidegger’in izleyicileri krizlerin ve devrimlerin başarısızlığının yarattığı hayal kırıklığıyla da olsa faşizme asker yazılmaktan kurtulamadılar. Yüzyılın ikinci yarısında Foucault’larda ifadesini bulan damar ise nihilist-ilerici-muhalif eksenden müesses nizama yancı yazıldı farkında olarak olmayarak.

Her iki yönelim de kaynağını orta sınıflarda bulur; kriz bu sınıfı şu ya da bu yöne savuruyor. Mevcut kriz koşullarında Foucaultcu portmodernizm için deniz tükeniyor; Heideggercı faşizan yönelim mi yoksa komünist-devrimci akımın rüzgarı mı orta sınıfları etkisine alacak; bu, günümüzün yakıcı sorunsallarından biridir. Çünkü bugün Batıda gençliğin yaşam tarzı anarşizmiyle, daha iyisi Kürdistan ya da Latin Amerika’ya destek olmayla, militan anti-faşizmle ya da salt göçmen duyarlılığıyla güçlü ve bütünsel bir yeni eksen oluşturmak mümkün değil; tıpkı kurumsal sendikaların kötürümleştirici ekonomizmine hapsolan işçi hareketi ile eşikteki krize çare üretmenin mümkün olmayacağı gibi.

Ve her zaman olduğu gibi sahne boş kalmıyor: Neo-faşist hareket salt krizi demagojik yöntemlerle istismar etmekle yetinmiyor; güçlü bir komünist akımın yokluğunu da tepe tepe kullanıyor. Ve komünistler bakımından salt işçi sınıfını örgütlemek değil, orta sınıfların kimin yanında mevzileneceği de hayati önemdedir. Ezcümle eleştiri onları aşağılayıp “başkalarının” yanına postalamak için değil, kazanmak içindir. Ve kelimenin en geniş anlamıyla “kazanmak” için, bıraktığımız boşluklarda mülk sahibi sınıfların saçaklarının üreyip ortalığı kaplamaması için yapılacak çok iş var.

Bizim tarafın hikayesi de bir başka yazıya kalsın.

*Yazı, ilk olarak ‘Alınteri’ dergisinde yayınlanmıştır.