Her Ağacın Kurdu, HDK/HDP – 4

185 views
14 mins read
185 views
14 mins read
Bu yayını düzenli izleyenler, bu yazı serisinde üç eski(meyen) yazımdan sonra yeni güncel bir yazıyı bekliyor olabilir. Tahmin edersiniz ki, kolay ve hızlı yazanlardan biri olarak bu çok mümkündü.
Ama bu yayının ruhu ve mantığı açısından bakarsanız, çok da önemli değil. Önemli olan HDK/HDP yeniden yapılanma süreci tartışmalarına bu seride gerçekten katkı sunulup, sunulmadığı.
"İktibas Dergiciliği" gibi Ankara, Rüzgarlı sokağın tozlu sandıklarından çıkartıp güncellediğim bu tarz, günümüzün kollektif aklın dağınıklığı, parçalılığı gerçeğine çok uygundu.
Günümüzde ideolojik yayınların okuyucunun ihtiyaçları açısından ideal yazar kadroları yaratması imkansız. Bu tür yayınlar ne yazık ki bir iki loktomotif yazar dışında, ideolojik sadakat içindeki vasat yazarlarla dolar.
Bu da gelişimin ve değişimin önemli tıkaçlarından biri olur.
Gerçekten bilgi sevgisi, merakı, tutkusu olan sorgulayıcı yazarlar ise, bu ideolojik "merkezlerle" uyuşamaz.
Bu da bir çoğunun ya akademik mecralarında hapsolmasını, ya da popüler mecralarda "ortaya karışık" bir yayın politikasının çeşnisi olmasını getirir. Siyaset ise aynı ideolojik reflekslerle hareket ettiği için, çoğulcu, zengin, pırıltılı yazarlara mecra yaratmayı önemsemez. Hatta parti/örgüt bürokrasileri kendi cahillikleri ortaya çıkacağı için, böylesi yazarlardan özellikle de uzak durmayı seçmişlerdir.
Uzatmayalım, bu yayıncılık biçimi, bu handikapı kırmak bakımından çok doğru görünüyor. 
Şu ana kadar yerli yabancı, sayısız A sınıfı yazarı, burada ağırlayabildik.
Yazı serimizin içeriği bakımından çok değerli bulduğum bir yazarın önemli bir yazısıyla sizi buluşturmak istiyorum. İyi okumalar. 

A. Halûk Ünal

Kürt parlamentarizmi ve Türkiyelileşme

ORHAN GAZİ ERTEKİN (kısadalga)

Türkler ve Kürtler arasındaki “hukuk” giderek belirginleşiyor. Bu hukukun önemli iki parametresinden birisi Kürt parlamentarizmi diyebileceğimiz Türkiye’deki Kürt temsil alanı ve eğilimidir. İkincisi ise Kürtlerin Türkiye ile ilişkisini tarif eden “Türkiyelileşme” hedefidir. Mayıs seçimlerinin sonuçları her iki parametrede de yenilgi olarak tercüme edildi geniş kesimler tarafından. Oysa hem Kürt parlamentarizmi hem de Türkiyelileşme seçim süreçleri ve stratejilerini aşan bir tarihsel zemine dayanıyor. Yenilgi HDP’ye ait. Fakat Kürt parlamentarizmi ve Türkiyelileşmeye yönelik stratejik hedef ve programların bir yenilgisi değil. 1990’lardan itibaren gelişen Kürt parlamentarizminin taşıyıcılarından birisi bugün HDP iken cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren ilerleyen bir “Kürt particiliği” de vardı. Ve her ikisinin ortak yönü Kürt ulusal varlığını birbirinden farklı biçimlerde temsil ediyor olmalarıdır. “Türkiyelileşme” ise her iki eğilimin de bir başka ortak yönüdür.

Mayıs seçimleri sonrası olan bitenleri, neyin yenilgi neyin zafer olduğunu anlamak için bu iki kavramı iyi anlamamız gerekiyor.

“Kürt Particiliği” ve Türkiyelileşme

Türkiye’nin diğer kesimlerinden ayrı ve belirgin farkları bulunan köklü bir “Kürt particiliği”nden söz edilebilir. Bir merkezi noktası, bir geleneği ve yapısal bazı çıkar alanlarına sahiptir. Tarihsel sebepleri kısaca 1925-32 Ağrı İsyanı ve 1925 Şeyh Sait İsyanından başlayarak 1938 dersim tertelesi sonrası uygulanan, oradan da 1990’lardaki Kürt köylerinin boşaltılmasına kadar uzanan yüz yıllık iskan pratiklerine dayanmaktadır. Milyonlarca Kürd’ün yer değiştirdiği, kendi yerelinden uzaklaştırıldığı iki asra yaklaşan süreç Kürt politikasında bir “mekan” sorunu yaratmıştır Türkiye’de. Yenilgi ve iskan’ın birlikte ilerlemesi geniş bir toplumsal sorunu da beraberinde getirmiştir. Feridun Yazar bunun bir boyutunu şöyle anlatıyordu anılarında: “Babamın ve arkadaşlarının köy odalarında yaptıkları konuşmalarda Şeyh Said ve Ağrı isyanlarından sonra Kürtlerin kendi başlarına bir yönetim oluşturma, Kürtçe eğitim alma, Kürtçe okul açma umutlarını yitirdikleri, bundan dolayı da herkesin çocuklarını okutma derdine düştüğü anlaşılıyordu. Yani Kürtler bir anlamda devletle bütünleşme yolunu arıyorlardı. Çünkü devletle bütünleşmeyen aşiretin ayakta kalma şansı yoktu…” (Bkz. Kürd’ü Savunmak kitabı,s.237-238) Kürt particiliği ve Türkiyelileşme işte burada ortaya çıkmaya başlamıştır ve iki temel boyutu vardır. Birincisi Ankara Merkezi ile Kürt yereli arasında aracılık yapmak. İkincisi ise Türkiye’nin her yerine dağılmış Kürt toplulukları temsil alanına taşımak. Bu açıdan Kürtlerde “Türkiyelileşmek” özellikle 1930’lar sonu ve 1940’ların başından itibaren tarihsel bir zorunluluk olarak görülmüştür.

Kürt particiliği özel bir “Türkiyelileşme” eğiliminden doğmuştur. Fakat bu Türkleşme değildir. Çünkü Türkiyelileşme zaten saklı bir Türkiye dışını içerir ve bir mesafe yaratır. Türkiyelileşme Kürtlüğün daimi biçimde kendini gösterdiği bir Kürt Türkpolitiğidir. Kürtlükten uzaklaşma değildir. Tersine Kürtlüğün kendi stratejik hedeflerindeki bir ara bölge yaratma çabasıdır. Bunun farklı Kürt örgütleri arasındaki çekişme ve gerilimin konusu olmasının ideolojik ve politik bir zemini de yoktur. Demirtaş, bu geleneği özel biçimde değiştirmiş değildir. Tersine daha başarılı bir biçimde uygulamıştır. Bir dönem otonomi yanlısı molla Mustafa’ya entelektüel İsmet Şerif Vanlı’nın kızgın milliyetçi eleştirisi neyse Demirtaş’a yapılan Türkiyelileşme eleştirisinin kızgın tonu da aynı yerden doğmaktadır. Çünkü Kürt particiliği ve 1990’lardan itibaren doğan Kürt parlamentarizmi en temelinde milli bir ayrım ile işlemektedir ve bu Kürtler lehinedir. Nitekim Kürt milli hareketleri Ortadoğu’da hep bölge iktidarları ile uygun müzakere fırsatlarını takip ederek büyüdüler. Yani Türkiyelileşme siyasetinin Kürt milliyetçiliğini bitirdiği tezi tarihsel sürece pek uymuyor

Kürt particiliğinin Türkiye partileri karşısındaki tavrını belirleyen önemli bir özelliğinden daha söz edilebilir: Kürtlerin dahil olduğu Türkiye partisinin ne olduğu ve geleneğinin pek bir öneminin bulunmaması dikkat çekicidir. Türkiye partisinin Kürde açtığı yer önemlidir. Bu itibarla Kürtlerde “particilik” Türklerdeki reflekslere sahip değildir ve bu Kürtler ile Türkler arasındaki milli ayrımlardan birisidir. Dr. Yusuf Azizoğlu, Nurettin Yilmaz, Abdülmelik Fırat gibi Kürt politikacıların serüvenlerine bakıldığında bu durum daha iyi anlaşılacaktır…

Kürt Particiliği Bir Saklı Protesto Biçimidir

Bir başka yandan bakıldığında Kürt particiliği Kürtlerin modern Türkiye’ye yönelik saklı protesto biçimlerinden birisidir. Türk particiler için etik olan şey Kürtler için kolonyalist kibirden başka bir şey değildir. Aynı durum AKP’li Kürtler için de geçerli. Kuşkusuz AKP yönetimi bunun farkında ve Kürt çıkar alanına ne vereceğini de biliyor. Mehdi eker ve çevresini yeterince biliyoruz değil mi? “İşte size bir Kürt” diye sahneye salınan Mehmet Şimşek’i de? İşte burası Türkiye’deki Kürt siyasal evrenidir. Türkiye’nin geleneksel tüm iktidarları bu “kürt particiliği”ni tanımıştır. “Türk particiliği”nin ölçüleri bu gerçeği anlamayı zorlaştırır. Kürtlerin particiliği ve parti politikaları farklıdır…

Ve Kürt Parlamentarizmi

Kürt Parlamentarizmi, Kürtlük politikasının “aracı”lıktan çıkıp toplumsal bir hareket halini aldığı, kurumsal yapılar oluşturduğu, Kürt yönetsel tecrübesi ve ortadoğu ve dünyada da özel bir yeri olan “Kürt avukatlığı” ile birlikte yükselerek Türkiye’de bir yeni kamu alanının inşa edilmesinden doğmuştur. Türkiye’nin geleneksel iktidarlarının Kürt particiliğini, onun milli farklılığını tanırken Kürt parlamentarizmini ciddi bir sorun olarak görmesinin sebebi de buradadır..

Mayıs seçimleri ve sonuçları üzerine yazacağım. Fakat başlığımız çerçevesinde şimdilik şunu söyleyeceğim: HDP’nin sorunu Kürt parlamentarizmini var eden büyük toplumsal süreçleri ne kamusal ne de popüler düzeyde yönetememesi ile ilgiliydi. Geleneğin gücünü ve potansiyelini yaşayan bir mücadelenin içerisine taşıyamadı. Kendisini sıradan bir ”akil insanlar grubu”, alelade bir “aracı” ve “müzakereci” olarak sundu. Ve Kürtlüğün “Kürt particiliği”ne yönelerek devlet ile yeniden asli “aracı”lar yoluyla ilerleyebileceği bir yolunun zaten var olduğunu anlamak istemedi…