Avrupa mülteci hareketinin ‘Tom Amca’ları -1-

627 views
22 mins read
627 views
22 mins read

A. Halûk Ünal

Son sözümü bu kez baştan söylemek iyi olabilir. Okuyucuya da kolaylık.

Her göçmenin içinde iki “siyah” yaşar, biri Tom Amca, diğeri Malkolm X.

Hangisini beslerseniz ruhunuzu o ele geçirir.

Niye mi “siyah”? Çünkü artık, bütün göçmenler modern köleleriz.

Bunu, şu ana kadar hiç düşünmemiş olanlardansanız, bu tartışmayı daha sonra, eni konu yapmak üzere masanın bir köşesine bırakıyorum.

Her topluluk, kendi “düşmanı”na biat edene bir isim takar.

Ben, göçmenliğin atası siyahların, köle sahiplerine biat eden siyahlara taktıkları adı bu lakapların en kapsayıcısı kabul ederim; Tom Amca.

Çünkü günümüz göçmenliği ile sömürge insanı ve köleler arasında derin bir iç bağın varlığına inanıyorum.

Peki kim bu Tom Amca?

Benim gözlemim ağırlıkla Türkiyeli göçmenlerle sınırlı.

Diğerleriyle dil engeli nedeniyle çok sınırlı bir iletişim kurabildiğim için, duygularını nasıl ifade ediyorlar emin değilim. Göçmen kamplarında (açık cezaevleri), yaklaşık iki yıl boyunca tanık olduğum beden dilleri, otoriteyle ilişki sırasındaki hal ve tavırları, ses tonları, onların da bizden farklı olmadığını düşündürse de, bir tespit ve genellemeden “şimdilik” kaçınmayı tercih ediyorum.

Bilirsiniz, “Tom Amca” beyaz, sofu bir ailenin sofu kızı Harriet Beecher Stowe tarafından bir gazete tefrikasının kahramanı olarak yaratıldı; İngilizce edebiyatın İncil’den sonra en çok satan ikinci kitabı olduğu iddia edilir.

Sahiplerini seven, onlara güvenen, iyi niyetli, aşırı iyimser köle” bir tür ‘köle Pollyanna’cılığı,’ da diyebilirim.

İsyan ya da teslimiyete karşı, sofu bir beyazın eliyle “allah bize, sahiplerimizle, mutlu, mesut yaşamanın sırlarını öğretecekti.”

Kitaba olan yoğun ilginin kaynağı beyazlar oldu kanısındayım. Ama kölelerin de anlamlı bir kesimi tanrının dolduramadığı boşlukları Tom Amca ruhuyla doldurmuş olabilirler. Çünkü “Tom Amca” her zaman bir hayatta kalma ustasıdır!

***

Mecazdan gerçeğe gelirsek, ülkemden ayrılmak zorunda kaldığım son altı yıl içinde, ağırlığı Yunanistan ve İsviçre olsa da Avrupa göçmen hareketi olarak adlandırılabilecek, bir topluluğu bir çok vesileyle gözlemleyebildim.

Bu gözlemin en güçlü alanları göçmen kamplarıydı elbette.

Yunanistan Lavrion kampı, Kürt Siyasi Hareketinin yönettiği bir kamptı ve orada gönüllü olarak 5 ay yaşadım.

Özelleştirme politikaları (evet yanlış duymadınız, ‘göç endüstrisi’ özelleştiriliyor.) sonucunda Avrupa’nın yeni karanlık “insan tacirleri” özel şirketlerin yönettiği (en büyük ve en kötü ünlüsü ORS’dir) özel güvenlik şirketlerinin “iç güvenlik hizmeti!” verdiği İsviçre göçmen kamplarında ise 2 yıl.

Bir yıl “sosyal konutlarda” iki oda bir salon bir dairede, dört kişi zorunlu komün yaşamı. Bir yıldan beri de beş odalı, mutfak, banyo ortak bir Airbnb evinin çatı odasında kiracı…

Çok çok uzun bu dört yıl hiç sakin, huzurlu geçmedi.

Kampta çete kurmuş haydut gruplarına karşı, yumruk yumruğa ‘öz savunmadan’ tutun da, kamp yönetimleriyle müzakereye; çoğu göçmen olan, kraldan kıralcı sosyal danışmanlardan, son derece demokrat İsviçre yurttaşlarının olabileceğinin habercisi bazı yöneticilere kadar zengin bir deneyim süreci.

Bu süreçteki gözlemlerimin ilk meyvesi “Mülteci miyiz, muhacir mi” başlığıyla yayınlanmıştım.

Günler, aylar geçtikçe bu konuda yazma arzum azalmadı arttı. Türkçe dilini paylaştığım göçmen kitlesini tanıdıkça yazma motivasyonumun kökündeki öfkem de büyüdü.

Farkettim ki, ilk gençlik yıllarımın roman kahramanı “Tom Amca” göçmen hareketinde de ciddi bir rol modele dönüşmüş. Ya da dünyanın bütün “siyahları, makbul köle” tanımında beş aşağı, beş yukarı aynı yere geliyorlar.

16 yaşından bu güne, elli yıllık sosyalizm mücadelemin özeti yenilgi ise; sebebi “düşmanın” başarısından çok bizim beceriksizlik, cehalet ve ahmaklıklarımız, diye düşünürüm hep.

Göçmen mücadelesinde de çuvaldızı kendimize batırmaktan yanayım, haliyle.

***

Göçmenlerin bir kesimi politik, bir kesimi ekonomik sebeblerle gelir.

İlk yazım, haliyle politik göçmenlere bakan, ve sert eleştiriler içeren bir yazıydı. Büyük ölçüde sessizlikle karşılandı.

Göçmenlik “kıdemim” yükseldikçe bu konuda daha çok yazmamız gerektiğine inancım arttı. Ciddi bir göçmen yazım alanı oluşmalı ve bu konu çok derinlemesine tartışılmalı diye düşünüyorum.

Son beş yıldır göçmen kavramının küresel hareketinde büyük bir değişim yaşanıyor. Her yıl göçmen sayısı katlanarak artıyor. 2008 den bu yana küresel krizden çıkışı başaramayan kapitalist ülkeler, iklim krizi, kuraklık ve gıda krizi yaklaştıkça panik içinde ‘göçmen tehlikesine’ karşı sert tedbirler tartışıyor.

Yazının bu aşamasında henüz bu tabloyu derinlemesine ele almayacağım, ama bütün göçmenlerin hissettiğinden emin olduğum bir hissiyatımın, bu yazının önemli bir motivasyonu olduğunu ifade etmek istiyorum.

Son beş yılın göç dalgaları, henüz bir tsunami değil, ama bence tsunaminin öncü işaretleri. Ve tsunami (kriz ve göç dalgaları) geldiğinde ilk ‘canı çıkacak’ olanlar yine biz göçmenler olacağız.

Halâ sükûnetle düşünmeye, telaşsız, tartışmaya zaman var.

***

Tartışmanın iki boyutu olduğunu göreceksiniz.

Birincisi ve temel olan bulunduğunuz ülkenin “göçmen rejimi.”

Diğeri ise biz göçmenlerin kahir ekseriyetinin örgütsüz, teslimiyet içinde, kirpileşmiş, (Tom Amca’laşan) bencil durumu.

“Göçmen rejimi” ile ilgili tartışmaya yerlilerin solcuları da etkin bir biçimde katılmaya çalışırlar. Ama genellikle yaklaşımları “türk solcusunun kürt solcusuna” ya da “demokrat adamın kadın sorununa” ilişkin ürettiği söz kadar değerlidir.

Empatiden epeyce yoksun, AB orta sınıfı olmanın “konforu” içinde, ellerinden gelen budur. Öncülük etmesi, yol göstermesi gereken biziz ve tartışılması gereken de göçmen rejimi ve karşısındaki halimiz.

Asıl büyük tehlike ise, milyonlarca kişiden oluşan “Türkiyeli” göçmen topluluğunun, içimizdeki “Tom Amcaların” büyüyüp gelişmesini, bünyelerimizi ele geçirme sürecini, “devrimci politika” adını verdiğimiz varoluşlar arkasına saklayan, apolitizmimiz.

Düşünün, kendisine devrimci, solcu, komünalist vb sıfatlar takarak T.C’yi terk etmek zorunda kalmış on binlerce göçmen, “türk devrimi/kürt devrimi” için mücadele ettiğini ileri sürer; ama hem bizzat kendisi, hem türdeşlerinin göçmen olmaktan kaynaklı yüzlerce sorununu gündemine almaz, bu doğrultuda bir örgütlenme ve mücadele içine girmez. Çünkü içindeki “Tom Amca” adım adım büyümekte ve bünyeyi ele geçirmektedir.

***

Karşıma çıkan ilk ‘Tom Amcalar’ kamplarda sosyal danışman/görevli olarak çalışan renkli tenli gençlerdi.

İnsan, içine doldurulduğu yarı açık cezaevinde, kendini hayatında hiç yaşamadığı kadar ciddi bir aşağılanma içinde bulduğunda, renkli tenli sayısız genç gördüğünde ne umar; bir empati halesi.

İlk büyük korku ve hayal kırıklığını bu aşamada yaşarsınız. Renkli tenli gençler, empatiyi bırakın, kraldan çok kralcı bir hoyratlık içindeler.

Öfkeyle bir kaçını hırpalayacak cesaretiniz varsa, hırpalanmış ‘gardiyanın’ hoyrat kabuğu altındaki korkuyu görürsünüz.

“Tom Amca” sendromunun altında büyük bir korku yatar; ya beni geri gönderirlerse!

İyi de sevgili kardeşim, sen niye gelmek zorunda kaldın?

Cenevre Konvansiyonu istikametinde verdiğin ifadeye bakılırsa, “haysiyet ve can güvenliğini korumak için” geldin. Haysiyet ve can güvenliğini korumak için, haysiyetsizliği kabul etmek nasıl bir seçenek sence?

Aslında tıpkı senin gibi olan, senin koşullarını yaşayan, senin geçtiğin kapının önünde sıraya girmiş birine “beyazdan daha beyaz” davranmanın neresinde haysiyet?

‘Eğer bir kaçını hırpalayacak cesaretiniz varsa’ demiştim ya, oraya dönelim. Çünkü bu “cesaret” aslında yalnızca karşındaki Tom Amca’nın maskesini düşürmekle kalmıyor; çok haklı olduğun halde, göçmen kitlesinin önemli bir kesiminin seni ne kadar kolay satabileceğinin birinci dersini de böyle bir anda öğreniyorsun.

A! demek ki onların da içinde bir “Tom Amca” var. Korkuyla besleniyor.

Bu sırada kamplarda fısıltı gazetesiyle inanılmaz hurafeler dolaşır. Özetle “big brother bizi gözlüyor; ne kadar sadık, uslu köleler olacağımızı kanıtlama zamanı; aksi halde raporlanır, geri gönderilirsin.”

Burada nüansa dikkat, bu ve benzeri “uyarılar” (hurafeler) kriminal işler, haydutluk, torbacılık vb. yaptığın için değil; basbayağı temel insan hakların için sesini yükselttiğinde yapılıyor!

Çünkü öyle olsa, “özsavunma” yapmak zorunda kaldığın haydut göçmen gruplarının esamesinin okunmaması gerekir. Oysa haydutlar, o kamp senin bu kamp benim, o AB ülkesi senin, bu AB ülkesi benim geziyor, hırsızlık, torbacılık, bilumum haydutluk yapıyor ve “securitas” içinden partner bulabiliyor.

Böyle zamanlarda “en devrimci” arkadaşların, en makul, en makbul insan olma yarışına giriyor. (Bana çok saygı gösteren bir avukatım, bir görevliye “sen ırkçısın” diye bağırdığım için, beni kolumdan tutup duvara savurmuştu, böylece sık sık geldiği merkezdeki görevliye makbul insan olduğunu kanıtladığını aylar sonra, suçluluk duygumu atlattıktan sonra anlayabildim.)

***

Burada saklı binlerce hikaye var, ama uzatmayayım. Yazının maksadı farklı. İsviçre’deki dört yılın sonunda, ilticam kabul olduktan sonra, kabul edilmiş göçmenlerle, özellikle de kıdemli göçmenlerle tanıştıkça, “Tom Amca”ların sayısının ne kadar ürkütücü boyutlara ulaştığını görüyorum.

Artık, yasal işçi, esnaf statülerinde yaşanıyor, güzel bir evde oturuluyor, güzel bir hatta iki araba, Türkiye’de yazlık vb. yatırımlar başlamış oluyor.

Şimdi sanırım hepiniz “solculuğu bıraktılar” diye eleştirmemi bekliyor.

Hayır, katiyen böyle eleştirmeyeceğim.

Tom Amca’lar “insanlığı bırakmış” oluyorlar.

Düşünün, 40-30-20 yıl önce gelmişsin.

Geldiğinde “yerli milli bir solcusun”

Türkiye devrimi dışında hiçbir ufkun yok.

Buraya gelmene neden olan örgütün buradaki uzantısı ile “cemaat” ilişkisi kurup, teğet bir temas içinde bunca yıl yaşıyorsun.

Eşek olsan “göçmenliğin ne demek olduğunu” anlarsın.

Göçmenler ‘modern kölelerdir,’ anlarsın.

Bizim bu gün yaşadığımız “kabul sürecinin” çok daha kötüsünü sen de yaşadın, hatırlarsın. Halkları kurtarıyordun, dünyayı kurtarıyordun, oysa şimdi yapman gereken senden sonra gelecek göçmenler için sorumluluk hissetmen.

Hiç de sandığınız gibi niye örgütlenmedin, niye bu amaçla sendikalar kurmadın, demeyeceğim.

Her şeyi hoş görebilirim. İnsana ait hiçbir şeye yabancı değilim.

Ama bir kılavuz broşür dahi yazmaya zahmet etmemiş olmanız, affedilebilir gibi değil. Bu kabahat değil… ahlaki bir sorun… buyurun, doğru sıfatı siz bulun!

Çukura bizden önce sen düştün, yaralandın, sınır tellerini aşmak için arkanda uzanan kafileye “dikkat çukur var” dememekten ne farkı var?

Geldiğimde hangi kötülüklerle karşılaşırım, bunlar karşısında haklarım nelerdir, hangi hurafelere kulak asmamalıyım, sıkıştığında hangi yerel kurumların kapısını çalabilirim?

Bir adet broşür ya hu…

Ya da şöyle söyleyeyim.

Parası olanın “en iyi insan kaçakçısını” bulduğu; çok parası olanın gerçek Avrupalı solcu bir avukat bulabildiği adaletsiz koşullar karşısında, bunlara sahip olmayanları, Caritas’ın hukukçu (jürist) adını verdiği ‘ücretsiz’ genç, cahil çocukların elinde kalmayacağımız, bir tecrübeler kılavuzu yazmak…

Bunu düşünemeyecek kadar cahil değilsin, bu yapamayacak kadar beceriksiz değilsin? Peki, kırk yıldır neden yapmadın?

Hala “Türk/Kürt devriminin öncüsüsün” bu kadarcık himmeti bize de sunsan kötü mü olur?

Burada yüz tane “örgüt kurmuşun” bir tek broşür yazacak zaman bulamadın mı, Türkiye Devriminden.

Bak daha mevcut “göçmen rejiminin” resmini niye çekmedin, bir kesitini niye almadın, alternatif bir reform programı niye yazmadın demiyorum.

Çünkü bunların hiç birini tartışmasan bile, ahlaki sorun kabul etmem. O da nihayet insan, gücü yetmemiş der geçerim.

Ama o ilk günlerin, ayların travmaları var ya, işte o travmalar benim de senin gibi, içimdeki “Tom Amcayı” korkuyla besleyen, büyüten süreçler.

Geçtim her göçmenin içindeki Malkolm X’i beslemeni, Tom Amca’yı beslemelerine engel ol bari.

Yani beklentim senden, solculuğunu bile değil, insanlığını kaybetmemen, güzel kardeşim.

(Devam edecek)