Cehennemden çıkış -I-

129 views
22 mins read
129 views
22 mins read

A. Halûk Ünal

Tartışmanın da mücadelenin de hedefi çok açık ve net; tarihinin en büyük yıkım ve bunalımından geçen ülkenin yeniden hangi nitelikte ve nasıl inşa edileceğini konuşuyoruz. 

Bu sürece, bütün ana akım güçler, ellerindeki siyasi araçlarla, kendileri açısından en uygun sonucu elde etmek için müdahale etmeye çalışıyor.

Söz konusu mücadele hem sermaye/devlet fraksiyonları hem de muhalefet güçlerinin ittifak blokları arasında, diyalektiğin neredeyse bütün yasalarını doğrulayan bir sosyal laboratuvar niteliğinde gerçekleşiyor.

Bu yazının merkezine yerleştirmek istediğim olay, yakın zamanda CHP’nin (K. Kılıçdaroğlu ) açıklaması, açıklamaya sistem içi muhalefet partilerinin verdiği destek; HDP’nin, buna yanıt niteliği taşıyan ve politik gündemi belirleyen “tutum belgesi”; ve nihayet Kandil’in (Cemil Bayık), Millet İttifakı’nın tutumunu teşvik eden açıklaması. 

Bence bu, egemen siyasette yeni bir kırılma anı ve momentumun en belirgin göstergelerinden biriydi. Bunun başkaca belirtilerini de görmeye devam edeceğimizi tahmin ediyorum.

Bu noktada, söz konusu siyasi zemin kırılmasının anlamını, bu kırılmaya neden olan güçlerin yaklaşımlarını anlamaya çalışmak, önümüzdeki süreçte olası gelişmeleri kestirmek bakımından önemli görünüyor.

Gerek CHP şahsında sermaye muhalif partileri blokunun stratejisini; gerek buna karşı, HDP ve Kandil’in izlediği taktiği anlamlandırabilmek için sanırım ilk yanıtlanması gereken ilk soru şu: Türkiye sömürgeci kapitalizminin dinamikleri nasıl, hangi nitelikte bir restorasyona ihtiyaç duyuyor? Bununla birlikte maddi koşullar nasıl bir restorasyona izin verebilir? 

Bu soruya açık, net bir yanıt vermeksizin, kapitalizm içi muhalefetin hamlelerini ve olası sonuçlarını öngörmek bence imkansız.

İkinci çok önemli soru ise, her düzeyde neo faşist bir tekçilikle, Kemalist devletin kurumlarının yıkılıp, yerine (Kemalist/İslamcı) neo faşist kurumsallaşmanın geçtiği bir “teşkilat-ı esasiyenin” restorasyonu nasıl mümkün olur? Ya da sermaye ve eski rejim kalıntıları bir “geçiş sürecini” nasıl öngörüyorlar?

Sırasıyla sorular üzerinde sesli düşünmeye çalışalım.

Restorasyon dinamikleri

Birinci sorunun yanıtı uzmanlık alanımın dışında kalıyor; burada sözü en çok bilgilendiğim ve izlediğim Ümit Akçay’a (Ağustos 2021) bırakmak istiyorum. Aktaracağım pasaj, Saray diktatörlüğünün (2016) ekonomi politiğini bence çok iyi özetliyor. Bir alıntı için uzun olsa da sabrınıza değeceği inancındayım.

Günümüzde karşımızda giderek belirginleşen post-neoliberal modelin temel özellikleri şunlar:

1. Kısmi sermaye kontrolleri: 2018 krizi sonrası uygulamaya girdi, 2019’da genişletildi ve günümüzde sürüyor. Ekonomik krizin gelişimine göre kapsamı genişleyebilir. 

2. Yeni ithal ikamecilik: 2013 sonrasında sektörel ölçekte kısmi olarak gördüğümüz bu eğilim günümüzde güçlenerek sürüyor. Yakın dönemde döviz kıtlığından kaynaklanan sorunları aşmak üzere girişilen yeni ithal ikameci ekonomi politikası, 2019’da İVME paketi ile şekillendi. Korona krizi sonrasında da devam ediyor. En son 400 sanayi ürününü kapsayacak şekilde genişletildi.

3. Otoriter emek rejimi: Emeğin disipline edilmesi 24 Ocak 1980 programı ile başlayan neoliberal ekonomi politikalarının ve 24 Ocak programının uygulanmasını mümkün kılan 12 Eylül 1980 askeri darbesi ile oluşturulan yeni devlet biçiminin temel amaçlarından biridir. Ancak otoriter emek rejiminin piyasa ilişkileri aracılığıyla kurulduğu dönem 2001 sonrası olmuştur. Bu anlamda, 2001-2008 arasında ‘iyi AKP’ olarak adlandırılan dönem, aynı zamanda otoriter bir emek rejiminin kurulması dönemidir. Bu bakımdan ‘iyi AKP’ ile ‘kötü AKP’ arasındaki Erdoğan’ın liderliği kadar önemli olan diğer süreklilik, emeğin konumudur. Türkiye’deki geniş emekçi kesimlerin korona virüsü salgınına karşı alınan önlemlerden muaf tutulması, otoriter emek rejiminin sonuçlarından biridir. 

4. Otoriter konsolidasyon: 2018’de kurulan yeni sistem, ilk aylarında karşılaştığı ekonomik kriz sürecinde IMF programını uygulamayarak, ayakta kalabilme yolunda ilk önemli sınavını vermiş oldu. 2019’da küresel finansal koşulların elverişli olması, Erdoğan yönetiminin bu sınavdan geçmesinde en önemli destek idi. Her ne kadar iktidar bloku içindeki gerilimler zaman zaman su yüzüne çıksa da siyasi düzlemdeki temel gündem, yeni rejimin pekiştirilmesi yani otoriter konsolidasyondur. Bunun için 2023’e kadar zaman var ve eğer iktidar bloku içinde bir çatlak oluşmazsa, bu sürenin kullanılması olasılığı çok yüksek.

Şimdilerde muhalefete yer alan ana-akım ekonomik ya da siyasi yorumcular ‘erken seçim mi geliyor’ tartışması ile oyalanadursun, temel özelliklerini özetle sıraladığım yeni bir model giderek daha fazla şekilleniyor. Muhalefetin geniş bir kısmı ise, ekonomik sorunların nasıl olsa iktidarı yıpratacağı düşüncesi ile ‘ölü taklidi’ yaparak zaman dolduruyor. Erdoğan yönetiminin girdiği bu yol kısmen de olsa şekillenebilirse, muhalefetin ‘sola açılmadan’ önerebileceği ekonomik alternatifler neler olabilir merak ediyorum doğrusu.”

Akçay, iktidarın ekonomi politikasını özetlerken, mevhumu muhalifinden, Sermaye partilerinin açmazını da tespit ediyor. 

Akçay, geçenlerde ‘1+1 Express’de yayınlanan yazısında ise (29 Eylül 21) bu tespitleri koruduğunu dile getirip, aynı pencereden muhalefetin durumunu daha açık tanımlıyor.

Bu durumda konu ister istemez muhalefet cephesine geliyor. Muhalefetin ekonomi programının nasıl şekilleneceğini henüz bilmiyoruz. Ancak, çeşitli partilerin açıklamalarına bakıldığında, 2002-2008 döneminin ekonomi politikalarını geri çağıran bir eğilim var. Yani, sanki o dönemde işler iyi gidiyormuş da 2010’lu yıllarda işi bilenler ilgili görevlerden ayrıldığı için bozulmuş gibi bir yaklaşım var. Bu çok hatalı bir değerlendirme. Zira, Türkiye ekonomisi 2013 sonrası dönemde, 2002-2013 arasında iyice derinleşen bağımlı finansallaşma modelinin kriziyle boğuşuyor. 

2013 sonrasında giderek koyulaşan otoriterleşme dalgası ise iktidarın bu krizle baş etme yöntemi olarak ortaya çıkıyor. Kısacası, geriye dönüş, yani bir restorasyon programı uygulanacaksa, toplumsal sorunların çözümü mümkün olmayacaktır (abç).”

Akçay’ın tespitleri elbette tanrı kelamı değil. Ama açık ki, ya bu yaklaşıma, ya da bundan farklı bir yaklaşıma (disipliner matrikse) sırtımızı dayamaksızın tutarlı ve uygulanabilir bir politika üretmek mümkün olmaz. Bütün politik aktörlerin, politika yapıcıların ilk parametresi kaçınılmaz olarak ekonominin durumudur.

Aslında söz ağırlığı olan bütün iktisatçıların tespitleri de, yalnız Türkiyle için değil bütün gelişmekte olan ülkeler için, benzer bir otoriter birikim rejiminin inşasının gündemde olduğu yönünde.

Ya da daha politik terimlerle yazarsak, kapitalizm/sermaye, neo-liberalizmin krizi karşısında dizginlerinin tamamından kurtulmak ve diktatoryal devlet biçimlerine doğru koşmak istiyor. 

Bizim gibi zaten dizginlerinin (toplumsal muhalefet geleneği) çok cılız olduğu ülkelerde resimde görüldüğü gibi bu, çok kolay.

Bir restorasyon gerçekleşecekse de egemen sınıfların büyük çoğunluğu, bunun otoriter yönde olmasını bir mecburiyet olarak görüyor.

Ayrıca, kapitalizm yanlısı ideolojilerin hiç biri, restorasyon dışında bir yol aramaz, arasa da bulamaz.

Oysa “millet ittifakı” bloğu, seküler kitlelerde tam tersi bir izlenim yaratmayı başarıyor. 

Sarayın diktatoryal devlet biçimini tahkim etmesini durduracak; “güçlendirilmiş parlementer demokrasiye” (?!) geçişi sağlayacak, ekonomiyi düze çıkaracak bir blok oldukları fikrini, ortaya hiç bir kanıt sürmeksizin, vaat etmeyi sürdürüyorlar. 

Geçtiğimiz günlerde bu tablodaki en büyük eksiği de “Kürt sorununda” HDP muhataplığında parlamento merkezli bir çözüme kapı açacakları” iddiasıyla “tamamlamış” oldular.

Ama henüz hiç biri Akçay’ın da altını çizdiği gibi, içinden geçtiğimiz birikim rejimi (yapısal) krizinden çıkışa dönük, derli toplu bir program önerebilmiş değil; bence önerebilmeleri de mümkün değil.

Narko devletin kilit taşı düşerse

İkinci soruya gelince, “geçiş süreci” diye adlandırılan, AKP/MHP iktidarından kurtulma “aşaması” konusunda çok zengin tartışmalar iç içe gelişiyor. 

Bu tartışmaların merkezinde de iki ana görüş hakim. 

Biri, Yenikapı muhalefetinin beklemekle olgunlaşacak armudun “olağan geçiş” yoluyla ağızlarına düşmesi senaryosu. 

Diğeri, ilk olarak Sedat Peker’in kamusal alana attığı, geçtiğimiz günlerde Foreign Policy dergisi yazarı Steven Cook’un benzer içerikte bir yazı yazmasıyla uluslararası bir tartışmaya dönüşen “olağanüstü geçiş” senaryosu.

Hiç bir ciddiyeti ve inandırıcılığı olmayan “armudu olgunlaştırma” senaryosunun yanında Peker ve Cook’un paylaştığı senaryonun gerekçeleri de oldukça tutarlı ve inandırıcı. 

Erdoğan’ın koltuğunun ani boşalması ihtimalinde, onunla kader birliği etmiş koalisyonun, Erdoğan’ın sağladığı popülerlikten yoksun halde iktidarı sürdürebilmesi; devri sabıktan kurtulabilmeleri; Akçay’ın özetlediği otoriter birikim rejiminin sürdürülebilmesi; ve nihayet “kilit taşının” düşmesi durumunda bütün yapının (narko-devletin) “demokratik süreçte” çökmesinin, dağılmasının engellenmesi. 

Madem senaryolar üzerine konuşuyoruz, biraz daha cüretkar olabiliriz. 

Narko devletin “kilit taşı” düşerse, ilk dağılan yapı AKP olmaz mı? 

Peki, varolan iktidar çevreleri ve siyaset esnafı AKP’nin dağılmamasının tek yolunun Erdoğan sonrası dönemde iktidar ortağı olmayı sürdürmesi anlamına geleceğini bilmez mi?

O zaman 2015’in sermaye sözcülerinin merkezci eğilimini yine Akçay’ın o günlerde Başlangıç dergi için kaleme aldığı bir yazıdaki aktarımıyla hatırlayalım. 

“ Seçim sonuçları sonrasında yaşanan ilk şokun ardından gerek sermaye örgütleri gerekse eski hükümet erken seçimin en son düşünülmesi gereken bir seçenek olduğunu belirttiler. Örneğin TİM başkanı, “şimdi bir masa etrafında toplanma ve ortak akıl geliştirme zamanı. Artık seçim döneminin tartışma atmosferinden çıkmalıyız” derken, İTO başkanı “iş dünyası olarak ülkemizin elde ettiği kazanımların ve ekonomik istikrarın sürdürülmesi en büyük beklentimizdir” açıklamasını yaptı. İSO başkanı ise “ekonomiyi ana gündem maddesi yapan bir yaklaşımın, tüm siyasi partiler tarafından benimsenmesi gerektiğine inanıyoruz. Böyle bir yaklaşım, seçmen iradesine karşı gösterilecek en tutarlı ve sorumlu davranış da olacaktır” dedi. Murat Ülker, “artık ben değil, biz zamanı, yarını kurmak için ben değil, biz olmalıyız” diyerek büyük uzlaşıya işaret etti. TÜSİAD ise, “seçim sonuçları itibariyle seçmen iradesi, siyasi partilere tek başına hükümet kuracak çoğunluğu vermemiştir. Bu bağlamda partilerimizin, demokrasinin gereği olan uzlaşma kültürü ile hareket ederek, ülkenin menfaatleri etrafında kenetlenmelerini diliyoruz” açıklamasını yaptı. TOBB başkanı da benzer bir şekilde “hepimizin aynı gemide olduğunu unutmadan uzlaşı ile birlikte çalışarak, diyalog ve ortak akılla tüm meselelerimizin üstesinden gelmeliyiz” dedi.”

Böyle bir hayalin ille “demokratik geçiş” ile gerçekleşmesinin şart olduğunu kim iddia edebilir? Hatta ilk bakışta ülke gerçeği, böyle bir hayalin hızlı ve hasarsız gündeme gelmesi için de “olağanüstü geçiş” senaryosu çok daha elverişli olabilir.

Bu durumda başka bir senaryo mümkün mü? Bence evet!

Aslında üzerinde çok konuşulan ama Yeni Kapı muhalefetinin işine gelmediği için, HDP de bu halkayı kuvvetle çekmekte, CHP üzerinde baskı kurmakta, kendisince bir nedenle (?) sakınca gördüğü için, hakim tartışmaya dönüşmeyen, “sine-i millet geçişi” senaryosu var.

Gerçekten HDP dışındaki muhalefet  demokratik bir geçiş konusunda samimi ise, yolu çok belli, bütün partilerin ortak bir kampanyası , meclisten toplu istifalar ile baskın bir erken seçim, demokratik geçiş olanağını en çok yükseltecek seçenek.

Bunu siyaset erbabının görmemesi mümkün mü sizce?

HDP’yi yine tenzih ederek yazalım, diğer bütün parlemento partileri, bu sinik “armudu olgunlaştırma” taktiğini seçiyorsa bunun tek bir sebebi olabilir; büyük sermayenin ve “devlet aklı”nın  bir geçiş modeli üzerinde kuliste sağlayacağı müzakere ve mutabakat sürecini baltalamamak. Yeni Kapı ruhu ne demek hatırlayalım; “önce, Türk devletinin ve ülkesinin bölünmez bütünlüğü ve bekası.” Büyükada’daki Büyük Kulüp de Büyük Koalisyon da “devlet aklı” da aynı yerden neşet eder.

Devam edecek… (Chennemden çıkış:Araf -II)