Sorgulayan devrimcilik ve Nabi Kımran’ın son kitabı : “ne geçmiş tükendi ne yarınlar”

277 views
31 mins read
277 views
31 mins read
Nabi Kımran’la “Ne geçmiş tükendi ne yarınlar” kitabı üzerine: “Rusya’da değil Türkiye’de devrimcilik yapıyoruz!”

Nisan 2020’de Sendika.Org’da Ertuğrul Bilir’in yazısıyla başlayan 1987 gençlik hareketleri tartışmasında Nabi Kımran “Kayıp halka 87’liler” başlıklı yazı dizisiyle dahil olmuş, dönemin gençlik hareketi 30 yılı aşkın bir zaman sonra ilgili pek çok tarafın katılımıyla tartışılmaya başlamıştı.

İki yıl sonra Kımran, İletişim Yayınları’ndan “Ne geçmiş tükendi ne yarınlar / Bir 87’linin not defteri” adlı kitabı ile okurun karşısına çıktı.

Kımran, bu dönemi dar bir kesit olarak değil, öncesi ve sonrası ile ele aldığı kitapta sosyalist hareket ile toplumun geniş kesimleri arasında oluşan mesafeyi sorguluyor ve çocukluk döneminin geçtiği 70’li yılların Ege’sinden örnekler vererek “buralarda da bir şeyler var, buraya da bakalım” çağrısında bulunuyor.

Nabir Kımran’la bir 87’linin not defterini konuştuk.

Sendika.Org
Nabi Kımran

70’li yılların Ege’sine genişçe bir yer ayırmışsınız kitabınızda, bununla başlayalım mı?

Seve seve. Ezilenlerin, halkın, devrimcilerin hafızalarının yıkıma uğratılması üzerine inşa ediliyor bugünün resmî ideoloji ve tarih anlatısı. Köksüz ve sonsuz bir “şimdi”ye hapsedilmek isteniyoruz ya da aynı anlama gelmek üzere sahte bir geçmiş anlatısı ve ümitsiz bir gelecek tahayyülüne. Dayanaksız, kimliksiz, umutsuz bırakılmak isteniyoruz. Halbuki halkın da bizim de bu egemen sahteliğin ötesinde bir yaşam dünyamız, anlamlı hikayelerimiz, tek kelimeyle bir “karşı-dünyamız” var. Haklı ve güzel bir dünya bu ve kimlik kurucu yönüyle salt geçmişe ait değil, kendi sınıfsal ideo-kültürel kimliğimizin içinden geleceğe yönelik tahayyül ve yürüyüşümüzün de kurucu öğelerinden biri. Ezilenlerin, emekçilerin, devrimcilerin hikayelerinde ifadesini bulan kimliğimize gururla sahip çıkmak, egemenlerin pespaye fakat boğucu derecede baskın “toplumsal kimlik” inşa etme çabalarına esaslı bir itirazdır. “Kendi dünyamızı” inşa etme çabalarının yapıtaşlarından biridir. Bu gözle de okunmasını dilerim kitapta anlatılanların.

Marcuse, “özgün ütopya hatırlamaya dayanır” diyor. İlk bakışta garip bir aforizma, fakat o kadar doğru ve o kadar materyalist ve diyalektik ki! İster materyal/maddi zeminden kalkın, isterseniz yaşanmışlıkların “materyaline”/hafızasına yaslanın, varılacak yer aynıdır: geleceğe ilişkin tasavvurlarımızın kökü -yalnızca kökü, hepsi değil- geçmişin birikimlerindedir. 1960-70’lerin dayanışmacı toplumsal değerlerinin bilinmesi, geleceğe dair tahayyüllerimizi de kamçılayan bir rol oynayacaktır, hatta oynamıştır. 1980’den beri gericilik ve yıkım çağında yaşayan Türkiye toplumu nereden buldu çıkardı Gezi’nin müthiş dayanışmacı kültürünü? Bu insanlara “gericilik yılları” mı öğretti bu değerleri, yoksa onca yıkıma rağmen toplumsal hafızada derinden derine işlemeye devam mı etti? Nedir Gezi’de ışıldayan şey? Tam da bu anlama gelmek üzere “ne geçmiş tükenir ne gelecek” ya da geçmiş tükenmeyeceği için gelecek de tükenmez. Bu karanlığın orasında hatırlamak moral ve güç kaynağımızdır, kitap bu yönlü çabalara bir çentik daha ekleyebilirse ne âlâ.

Burada kitapta yazılanları tekrar etmeyeyim, başka şeyler üzerinde duralım.

Başka şeyler derken?

70’ler Ege’sinin bir kesitini anlatan ilk bölüm hangi görüş açısı, hangi saikler ile yazıldı? Hatta hangi teorik anlayışın süzgecinden geçirilerek işlendi yaşanmışlıklar ve bugüne dair muradı nedir o bölümün? Bunları kitaba didaktik tarzda yazarsanız çalışmayı sakatlarsınız, ama burada konuşabiliriz.

“Buralarda da bir şeyler var, buraya da bakalım”

Konuşalım.

Son kırk yıla yayılan ve halen çok yakıcı olan bir sorunumuz var. Devrimci-sosyalist akım, daralması bir yana, 80’lerden bugüne büyük oranda Kürtler, Aleviler ve bir ölçüde de aydınlar arasına hapsoldu. Bu 1980 öncesinde rastlanan bir olgu değildir ve devrimci hareketin 12 Eylül yenilgisinin ardından, devletin etkisi katmerlenen tahripkâr çabalarıyla inşa edilmiştir. Nedeni nasılı bir yana, bu tablo aşılmadan, yani Türk halkının devrimci-enternasyonalist siyasi iradesi inşa edilmeden, bırakalım devrimi, sosyalizmi, kalıcı bir demokratik kazanım dahi mümkün değildir. İster Kürt halkının ve ezilenlerin omuz başlarında güçlü bir müttefik bulmaları, isterseniz her türden faşist ve şovenist hareketin -bizim etkili olamamamız nedeniyle- Türk halk kitlelerini bitmez tükenmez bir destek deposu olarak kullanmasının engellenmesi görüş açısından ya da devrim ve sosyalizmin mümkünatı bakımından ele alın; Gordiyon düğümünün kesilip atılması Türk halkının örgütlenmesine bağlıdır.

Peki Türkiye Sosyalist Hareketi bunun farkında mı? Retorik olarak evet, pratik davranış çizgisi itibariyle hayır. Bin türlü nedeni var. Devletle sürtüşmeleri nedeniyle zaten neredeyse kendiliğinden muhalif konumda bulunan Kürtler -ki kendi siyasal örgütlülük ve iradeleri vardır-, özellikle de Kürt Aleviler arasında örgütlenmek nispeten kolay, diğer taraf ise zor. Bu zorluğu aşmayı 80’den bu yana özel bir mesele olarak önüne koymadı devrimci hareket. Aralarından bir derecik geçen emekçi semtlerden birinde “her şey” iken diğerinde hiç olduğumuz durumlara onlarca örnek verebilirim. Denesek ve başarısız olsak hiç olmazsa bir tesellimiz olurdu…Yıllar önce “Vietnam Kazanacak” diye bir kitap okumuştum. Vietnam’da ulusal azınlık olan ve çeşitli sebeplerle geleneksel olarak rejimi destekleyen bazı dağlık bölge halklarını kazanmak için Vietnamlı komünistlerin çalışmalarını da anlatır kitap. Sağlam ve yetenekli bazı kadrolar gider bu bölgelere yerleşir, partiyle yıllarca bağ kurmaksızın çalışırlar, evlenir çoluk çocuğa karışır, kendilerini kabul ettirirler oralarda. Ve kritik zamanlar geldiğinde bu kadroların etkisiyle geleneksel siyasi davranış kalıplarını terk eder bu halklar. Bu işler bu kadar kapsamlı ve uzun soluklu ele alınabiliyorken bizdeki kolaycılık göz çıkarıcı doğrusu. Elbette ki teorik-ideolojik müktesebatla da alakası var bu kolaycılığın. Kemalizm’in etkileri, modernist-batı merkezci ideolojik angajmanlar, ekonomist, kaba determinist Marksizm yorumları ya da bunların bileşkesi olan ideolojik şekillenme de sosyalistleri daha baştan yabancı kılabiliyor bazı toplum kesimlerine. Bu yabancılaşmayı kırmaya girişirsek, kucak açmış bizi bekleyen topluluklarla karşılaşmayacağız, böylesi beklentiler çocukça. Dahası, devrim gününde dahi emekçilerin bir kısmı karşıdevrim saflarında mevzilenecek, devrimlerin normali bu. Güçlü Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşılık 60 bin civarı korucu da bu normali doğrular. Problemimiz, kötü örneklerden yola çıkarak bu halk kitleleri arasında çalışmaktan vazgeçmek ya da gayet kırılgan, soluksuz bir çalışma yürütmektir. Fazla uzağa gitmeden bu kırılganlığın anti-tezini Kürt Özgürlük Hareketi’nin tecrübesinde görebiliriz, çalıştılar ve başardılar.

Soyut konuşmayı bırakalım. Örneğin kıyı Ege köylüsü sofraya besmele çekerek oturur, “Allah bereket versin” diyerek kalkar, “sofranız bereketli olsun” deyişinin ritüel ifadesi budur. Bu kültüre tamamen yabancıysanız, dinsel her ifadenin ardında AKP’lilik gibi bir şey görüyorsanız çok yanılırsınız. Çünkü o sofralarda genellikle iki tek atılır ve din istismarcısı partilere oy falan da verilmez, 70’lerde ise çok sayıda devrimci çıktı oralardan. “Allah bereket versin” diyerek sofradan kalktıklarında, “dükkancı mı yahu bunlar” diyerek kıkırdarsanız, Zeybek oynadıklarında, “şeye basmamak için sekiyorlar böyle” diye dalga geçerseniz (tıpkı Lazlara yaptığınız gibi), o güzelim İki Keklik türküsünü dinlediğinizde, “bu hain kuşa türkü yakmışlar, şunlara bak” diye yüzünüzü ekşitirseniz, ben de size bir bardak soğuk su veririm, geçmiş olsun! Sosyalizm ya da komünist akım ne bazı halkların yaşama kültürüne indirgenerek dar kalıplara hapsedilebilir ne de diğerlerini, kendisi gibi olmayanı hor gören hovardaca bir kısırlığa mahkûm edilebilir. Resmî ideolojinin etkisi altındaki kalabalıklar Türk ve Sünni olmayanı dışlar. Sosyalist hareketin bileşimine son kırk yılda damgasını vuran sosyo-kültürel şekillenmenin “rengini verdiği” (her ne kadar anlaşılır duygusal temelleri olsa da) tersine bir “horgörü” de, Türk halkının emekçi topluluklarıyla aramıza epeyce duvar örüyor. Ya da zaten devletin örmüş olduğu duvarları yıkmamızı zorlaştırıyor. Kitap bu yönüyle, “buralarda da bir şeyler var, buraya da bakalım” çağrısıdır sosyalist harekete.

Ekonomist, kaba determinist müktesebattan kaynaklanan kupkuru sınıfçılık da esaslı bir yabancılaşma kaynağıdır. Basit artı-değer hesabına indirgenebilecek bir “işçi” dünyanın hiçbir yerinde yoktur. İşçi, Alevidir, Sünnidir, Kürttür, Türktür, kadındır, şu veya bu yörenin kültürü içinde yetişmiştir vs. vs. Ermeni ve Pontus soykırımları, Rum tehcir ve katliamları, mübadele, Kafkas, Çerkez göçleri, Balkanlar, Yunanistan ve adalardan gelen göç dalgaları anlaşılmadan Türkiye anlaşılabilir mi? İşçi-emekçi-halk dediğin, tüm bu süreçlerden süzülüp gelen, bu tarihin damgasını taşıyan bir varlık değil midir? Bunları görmeyen, önüne çıkan her şeyi torna tesviyeye sokarak dümdüz etmeye kalkışan kupkuru ekonomist sınıfçılık, hem sınıfın gerçeğini kavrayarak onunla hemhal olamaz hem de pek çok kanaldan beslenerek farklı renkleri içeren enternasyonal bir senteze yönelmesi gereken sosyalist kültür ve birikimi hiç anlayamaz, hatta köküne kezzap döker. Siyasi-örgütsel olarak da kısırlaşır, kurur kalır. Hiç sormaz mıyız kendimize neden örneğin Rus edebiyatını bildiğimiz kadar bilmeyiz Türkiye edebiyatını? Bolşevik ihtilalin her bir ayrıntısı üzerinde saatlerce tartışabilirken neden Türkiye tarihini yeterince bilmeyiz? Sorun bildiklerimizde değil, bilmediklerimizdedir ve küçük bir ayrıntı: Rusya’da değil Türkiye’de devrimcilik yapıyoruz! Öte yandan dar görüşlü yerelcilik, özgünlüğü yakalama adına savrulunan sosyal şovenizm, Türk halkını örgütleme adına flört edilen “ulusolculuk” vs. bizden uzak cehenneme direk olsun! Komünizm evrensel, enternasyonal bir akımdır, yerkürenin her karışında karşılığı ve imkanları vardır ve tüm bu birikimlerden beslenerek emekçi insanlığın kurtuluş ufku, zengin kültürü olabilir. Göründüğünden daha derin bir mevzu bu. Örneğin, Marks’ın Hintliler, Engels’in Güney Slavları hakkında yaptığı “tarihsiz ve geleceksiz halklar” tespitlerinden, bugünkü bazı körleşmelerimize uzanan yollar olup olmadığını tartışma dışı tutabilir miyiz? Ve bizzat Marks’ın, Rus köy komününden sosyalizme geçişin mümkünatı üzerine söyledikleriyle yukarıdaki hatalı bakışı düzeltme yönünde devasa bir adım attığının farkında mıyız?

“Komünal toplum gelenekleri sınıflı toplumların koyaklarında yaşar”

Velhasılı kelam, buraya kadar söylediklerim, kitabın ilk 128 sayfasını kapsayan “1970’lerde çocukluk” bölümünün “görünmeyen mimarisini” ve açıkça yazılmamış “maksatlarını” anlatır. Eğer diğer kaynakların yansıra Kıvılcımlı’nın “Tarih, Devrim, Sosyalizm” çalışmasını okumasaydım, bu bölümü burada olduğu gibi yazamazdım. Doktor, meşhur saat metaforundan yola çıkarak 24 saat kabul ettiği insanlık tarihinin 23 saat 55 dakikasının komünal toplum olarak yaşandığını, son beş dakikanın sınıflı toplum, onun da son bir-iki dakikasının kapitalizm olduğunu söyler. Ve ekler, komünal toplum gelenekleri sınıflı toplumların koyaklarında yaşar. Doktor’u okuyunca çocukluğumun Altınoluk’unun o koyaklardan biri olduğunu anladım. Tabiî tarihin birkaç kuru formüle indirgenemeyeceğini, işçinin kuru bir istatistik verisi olmadığını, tarihsel-toplumsal bir varlık olarak zengin birikimlerle (ve arızalarla) yüklü olduğunu, üstyapıların basit birer “ayna-yansısı” olmadığını da. 70’ler Türkiye’sinin bir kesitinde yaşayıp tanık olduklarımın içinde tüm bu teorik, politik, kültürel öğelerden izler olduğunu ya da tersine olarak, bu teorik perspektiften bakıldığında yaşananların pırıl pırıl bir berraklığa kavuştuğunu fark ettim. Buzdağının görünen kısmında çocukluk anılarım vardır, altında ise ancak belirli bir teorik bakışla yerli yerine oturtulabilecek asıl zemin.

Özetle bu bölüm sosyalist hareketimize, bir örnek vesilesiyle çağrıdır: Tarihsel toplumsal gerçekliğimizi daha derinden kavrayalım, oradaki devrim ve sosyalizm imkanlarını değerlendirelim; ki bunun “pratik yan ürünü” -teorik temelin ötesinde ve ondan da önemli olarak-, Türkiye devriminin tıkandığı yerden ayağa kalkmasına omuz vermek, zinciri doğru halkadan kavramak olacaktır.

Söyledikleriniz düşündürücü. Peki sonraki bölümlere gelirsek…

Yukarıda üzerinde durduğum çocukluk bölümü hemen herkesin severek okuduğu, pek tartışma gerektirmeyen bir başlık olarak ele alındı. Başta sorduğunuz soru, bir okur-yazar olarak bana bir tartışma başlığı açma-önerme imkânı sağladı, bir kez daha teşekkür ederim. Fakat bu arada diğer bölümler üzerinde uzunca durma imkanımızı sınırlamış olduk. Sorunuzu biraz daraltarak sorsanız?

“İşçinin tüm yaşamını kuşatan zenginlikte öz örgütlülüklerini yaratacaksın sınıfın ki…”

Şöyle soralım o zaman; 1985-2001 dönemi mücadeleleri neden yenilgiye uğradı?

Detaya inen, kapsamlı bir değerlendirme zor. Bazı ana çizgiler üzerinde durmaya çalışayım, tabiî görebildiğimce. Bu dönemi ele alırken kaçınılması gereken iki yanlış var; inkarcılık ve inkarcılığa itiraz etme adına dönem güzellemesi, eleştirel bakışın yitirilmesi. Bir üçüncüyü de ekleyebiliriz, dönemin iniş çıkışlarını, genel bilançosunu görmeyen dümdüz bir okuma. Bu üç hatalı tutumdan uzak duran bir analiz geçmişin değerini -olumlulukları, olumsuzluklarıyla- yerli yerine oturtacaktır, ki geçmişin bugüne ve geleceğe doğru filizlenmesi de bu türden berrak bir bakış ister bizden.

Bütün yaşananları süzerek, bir özgürleşme meselemiz olduğunu söylesem? İçsel engelleri, koşullanmaları, “doktrinleri”, yıkıcı grupçu çekişmeleri, gösterişçiliği vs. aşarak hayata, mücadelenin ihtiyaçlarına berrak, yani özgürleşmiş bir kafayla bakabilsek dönemin imkanlarını çok farklı değerlendirebilirdik. Mücadelenin hangi “ihtiyacı” bizi öğrenci derneklerini yıkıma sürüklemeye “zorladı”? Tabandan gelen harika bir inisiyatif olan KESK, nasıl oldu da bürokratik, tabanı dışlayıp grup pazarlıkları yapılan, daralan, ruhsuzlaşan bir oluşuma evrildi? 90’lar boyunca etkili olan varoş dinamiği ne yapılsaydı halkı kucaklayan, zengin örgütlülüklerle kök salmış bir odağa dönüşebilirdi ve yapılan neydi? 1989-93 arasında işçi sınıfı neredeyse hiç sokaktan çekilmedi. Evet ekonomik talepler başattı ve hareket düne oranla daha mesafeliydi devrimcilere. Ama daha 1988 gibi erken bir tarihte Devrimci Sendikal İşçi Muhalefeti gibi bir oluşum kurulabilmişti -katıldım çalışmalarına, Süleyman Yeter yoldaş öncülerinden biriydi- ve İstanbul Şubeler Platformu fiziksel gücünü aşan oranda etki edebiliyordu işçi hareketine. Yani sıfır noktasında değildik. Şimdi küreselleşme, esnek çalışma vs. diyoruz. Bir fabrikada dört taşeron firma var. Çorlu’da orta boy bir deri fabrikasında sendikal örgütlemeye kalkıyorsunuz, son anda fark ediyorsunuz ki çoğunluğu sağlamak için kâğıt üzerinde diğer yarısı Tuzla’da olan “bir fabrikanın” işçilerini de üye yapmanız lazım. Sendikalar sınıfın onda birine daralmış, dahası gerici sendika vs. olmaktan da çıkmış, düpedüz patronların ve devletin koruculuk kurumuna dönüşmüş. Sen hangi “gerici sendikalarda çalışıyorsun” heval? Başka yollar bulacaksın, fiili-meşru havza örgütlenmelerini deneyeceksin, salt sendikal çerçevede değil, işçinin tüm yaşamını kuşatan zenginlikte öz örgütlülüklerini yaratacaksın sınıfın ki, bu yapıların “dişi-tırnağı” da olmalı. Bütün nesnellik bizi böylesi şeylere çağırırken, “gerici sendikalarda çalışmak gerek yoldaş”!? Lenin kalksa kendi sözünü bu kadar dümdüz ele alan, somut gerçeklikle, işin esasıyla bu kadar alakasız hale getirenleri sopayla kovalardı herhalde.

Okurları 90’ların tecrübelerinin ötesinde bazı esaslı konuları düşünmeye davet etmek isterim. Lenin neden, “korkarım Ekim devrimi tecrübesini fazlasıyla ‘Rusça’ yazdık” ve “her ülke sosyalizme kendi yolundan ilerleyecektir” uyarılarında bulundu ölmeden önce? Çin, Küba, Vietnam, Cezayir, Nikaragua devrimleri neden ana akım Marksizmlerin sapma, küçük burjuva vs. dediği akımların öncülüğünde gelişti ya da ana akımlar, ortadoksiler vs. neden bu devrimlerde hiç etkili olamadılar? ML’nin lafzını mı esas alacağız, yoksa yaşayan devrimci özünü, materyalist diyalektiğin devrim ve komünizm görüş açısıyla verili bir gerçekliğe uygulanmasını mı? Son olarak Marks’ın Manifesto’daki sözlerini hatırlatmak isterim: “Komünistlerin işçi sınıfından ayrı çıkarları yoktur”. Cümlenin devamını şimdilik kenara bırakarak soralım: Bu sözü rehber edinebildik mi?

Özgürleşme dediğimiz şeyi bu parametreler ışığında düşünmekte sonsuz yarar var.

Son olarak, Sendika.Org’da sizin de katıldığınız dönem tartışmasının kitabı yazmanızda etkisi oldu mu?

Olmaz olur mu, tetikledi diyebilirim. Kafamın arkalarında bir yerlerde vardı bu fikir, Sadık’la (Güleç) sohbetlerimizde “yaz” deyip duruyordu. Sonunda Ertuğrul’un (Bilir) Sendika.Org’da çıkan yazısı ile başlayan tartışma ertelemelerimi bitirdi. Ayrıca o tartışma, kitabın problematiklerini de büyük oranda belirledi. İnsan sübjektif bir varlık, dönem hakkında bir fikriniz var ve bu size herkesin ortaklaşabileceği makul bir değerlendirme olarak görünebiliyor. Tartışma hiç de öyle olmadığını gösterdi ve iyi ki gösterdi. Bu sayede döneme ilişkin temel tartışma noktaları, ana temalar belirginleşti ve ben de yazım sürecinde onlar üzerinde yoğunlaştım. Yani usulünce yapılırsa tartışma iyi bir şeydir, hepimizi geliştirir, zenginleştirir.

Teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim. Çalışmalarınızda başarılar.