Cehennemden Çıkış III – Cennete merdiven

120 views
18 mins read
120 views
18 mins read

A. Halûk Ünal

Yazının ilk iki bölümünde, mevcut durumu ve herkesin diline pelesenk olan “geçiş süreci” sonrasını tasvir etmek bakımından bana en uygun gelen mecazlar “Cehennemden çıkış ve  Araf” oldu. Yazıları okuyanlar görecek ki, restorasyoncu millet ittifakının “geçiş politikası” başarılı bile olsa, bence, geçeceğimiz yer uzun bir Araf (alaca karanlık) dönemi olacak. Neden; yazılarda özetlemeye çalıştım.

Bu gün “Artı Gerçek” için kaleme aldığı yazıda, sevgili Demirtaş – kafa karıştırıcı, güçlendirilmiş parlementer sistem tezine kredi açtığını düşündüren eski beyanlarından sonra- bu kez son derece net “üçüncü yol” tezini tanımlıyor. “Demokrasinin devletlerce yapılmadığını, toplumların demokrasiyi inşa edebileceğini” açıkça ifade ederek, yaygın demokrasi tanımlarıyla arasına mesafe koyuyor. HDP’nin de son süreçte giderek güçlenen biçimde “üçüncü yol” tezini hatırlattığını da düşünürsek, artık net ve bence de doğru bir pozisyondan söz edebiliriz. 

Bu ülke gerçekten “cennet” yönünde yürümeye başlayacaksa, bunun tek yolu, “üçüncü kutbun” kurucu bir siyasi ve ekonomik demokrasi programını ortaya koymasıdır. 

Eğer asıl meselemiz, “üçüncü kutbun” ve onun siyasi ve ekonomik demokrasi planının inşasıysa HDP’nin bu alandaki asli oyuncu olduğunu görmek şart.

Peki HDP, rolünü yeterince oynayabiliyor mu, daha etkili olabilmesi için neler önermeliyiz.

Tutum Belgesi

Okumaya zamanı olmayanlar için “Cehennemden Çıkış -I-“ başlıklı yazıdan bir pasajı buraya aktarmak istiyorum. 

“Söz konusu mücadele hem sermaye/devlet fraksiyonları hem de muhalefet güçlerinin ittifak blokları arasında, diyalektiğin neredeyse bütün yasalarını doğrulayan bir sosyal laboratuvar niteliğinde gerçekleşiyor. Bu yazının merkezine yerleştirmek istediğim olay, yakın zamanda CHP’nin (K. Kılıçdaroğlu ) açıklaması, açıklamaya sistem içi muhalefet partilerinin verdiği destek; HDP’nin, buna yanıt niteliği taşıyan ve politik gündemi belirleyen “tutum belgesi”; ve nihayet Kandil’in (Cemil Bayık), Millet İttifakı’nın tutumunu teşvik eden açıklaması. Bence bu, egemen siyasette yeni bir kırılma anı ve momentumun en belirgin göstergelerinden biriydi. Bunun başkaca belirtilerini de görmeye devam edeceğimizi tahmin ediyorum.”

Geçmişte blogumda da sayısız kez ifade ettim, Kürt Siyasi Hareketi (KSH) 1984’ten itibaren başlattığı siyasi isyanla sömürgeci tahakkümün ve siyasetin büyük kırılmalara uğramasına neden oldu. Bu ivme, niteliği ve etkileri değişmeksizin giderek büyüdü, kitleselleşti ve uluslar arası bir kapsama ulaştı. Artık hem Türkiye’nin hem de Ortadoğu’nun küreselleşmiş, temel siyasi, kültürel, sosyal, askeri parametrelerinden biri durumunda. 

Bunun anlamı çok açık, bu “sorunu” ya şiddet ve soy kırımla, ya da müzakereyle çözmeksizin, hiç bir yerel vekil devlet, bir adım öteye ilerleyemez. Eski “türk devlet aklı” da, yeni “türk devlet aklı” da bu gerçeğin çok farkındalar. AKP/MHP/Avrasyacı koalisyonunun meseleyi “beka sorunu” olarak tanımlamaları bu nedenden kaynaklandı. 2015 sonrası izledikleri politika da seçeneklerden birincisi ve kanlı olanı yönünde geliştirildi. 

Altı yılın sonunda görüldü ki, bu yol, esas olarak devlet ve ekonomide ağır hasarlara neden oluyor. Ve bu sorun normalleşmeksizin, Türk kapitalizmi de normalleşemez.

İşte HDP’nin tutum belgesi, gündem belirleme yetenek ve gücünü de ülkenin yeniden inşasının anahtarı olan sömürgeci, cinsiyetçi, tekçi, askeriye ve parlemento merkezli yapının aşılması mecburiyetinden alıyor. Bu nedenle de HDP, belgenin kapsamını “geçiş süreci” olarak tanımlamış. Bunu gündelik dile tercüme edersek, diktatörlükten kurtulup, kısmi de olsa bir normalleşmeye geçişte, müzakere edebilecekleri muhataplara, asgari demokrat olmanın ilkelerini sunmuşlar. Bu belge, bu nedenle müzakereye başlayabilmek için bir gerek şart tanımlıyor, ama yeter şart değil. 

Azami olan ise sevgili Mithat Sancar’ın “devletçi bir restorasyon değil, halkçı bir demokrasi inşası” cümlesinde saklı olduğunu düşünüyorum. 

Anahtar “Kürt Sorunu” 

Yeter şart bakımından yazının bu noktasında, üçüncü kutbun (KSH, sosyalistler, demokratlar) mutlaka ele alması gereken, çok değerli bir araştırmadan söz etmek istiyorum. 

“Hakikat Adalet Hafıza Merkezi”nin Cuma Çiçek’e hazırlattığı “Kürt Meselesi ve Siyasi Barış Bağlamında Güç Paylaşımı ve Ademi Merkeziyet” başlıklı rapor, şu günlerde her demokratın okuması gereken çok başarılı, ilham verici bir çalışma. Ben, yazımın bu noktadaki bağlamına denk düşen bir pasajı aktarmakla yetineceğim. 

Araştırmanının ortaya çıkardığı ana sonuç şudur: Türkiye’de siyasi rejimin formasyonu ile Kürt meselesi arasında doğrudan bir ilişki bulunuyor. Ana akım Türk siyaseti merkeziyetçi, milliyetçi ve otoriter bir rejim inşasında, Kürt meselesini işlevsel bir kaynak olarak araçsallaştırdı. Bu anlamda ademi merkeziyet ve siyasi güç paylaşımı, Kürt meselesinin çözümünden öteye Türkiye’de çoğulcu demokratik bir rejimin inşasında kaynak olarak kullanılmasına imkân tanıyor.

Kürt meselesinin tarihsel seyri ve ana siyasi grupların yaklaşımları dikkate alındığında, kolektif hakları ve siyasi katılımı dışlayan idari ademi merkezileşme, Kürt muhalefetinin taleplerini karşılayamayacaktır. Buna karşın, iki ya da çok uluslu bir federatif yapı etrafında güç paylaşımı, Türk sokağının ve ana-akım Türk siyasetinin tarihsel beka kaygısının bariyerlerine takılacaktır. Kürt sokağı açısından bu konuda kritik meseleyi anadil ve kimlik sorunu, yerel-bölgesel sosyo-ekonomik gelişme, siyasi katılım ve sosyal özgürlük sorunları oluştururken Türk sokağı açısından, güvenlik ve ülke bütünlüğü temel kaygı konularını içeriyor. Kürt çatışmasındaki mevcut açmaz dikkate alındığında, bölgesel idari ve siyasi ademi merkeziyet hem Kürtlerin taleplerini karşılayacak hem de Türklerin tarihsel korkularını giderecek olası bir çözüm senaryosu olarak öne çıkıyor.”

İşte, “kapitalist cennete” giden yolda Türk toplumunun ve sermaye siyasetçilerinin karşısında bu güç ve paradoksal “engel” söz konusu. 

Üçüncü kutbun açısından bakıldığında ise böylesi bir ademi merkezileşme olmaksızın siyasi ve ekonomik demokrasinin batıda da kalıcı inşası imkansız. 

Uzun yıllar devlet, – bizim hatalarımızı da çok iyi değerlendirerek- ademi merkeziyeti, öz yönetimi, kriminalize etmeyi, yasaklı “terörist” kavramlar olarak tanıtmayı başardı. Ama son iki yıl içinde Sivas’ın batısında  o kadar çarpıcı örnekler ortaya çıktı ki, artık ademi merkeziyet ve öz yönetimin önemini yalnızca bunlara yaslanarak bile anlatmak çok mümkün. 

Kurucu irade olmanın asgari şartları

Aslında yanıtı son derece yalın bir soru bu; üçüncü kutup olarak kurmak istediğimiz ülkeyi “ayşe teyzenin” anlayabileceği yalınlıkta tasvir etmek, bir program olarak sunmak.

Bunun bir başka ifadesi de solun tarihi olarak saplanıp kaldığı reaksiyoner (hayırcı) siyasetin aşılıp, aksiyoner (alternatif çözümleri tanımlayan) siyasete geçilmesidir. 

Geçtim yüzelli yılı, son kırk yıl bile kanıtlamış olmalı; kitleler soyut sloganlarla köklü değişimlerin bedelini ödemeye kalkışmaz. Hele “çileci komünizm” onlara hiç güven vermez.

Açlık, kıtlık da kitleleri bir devrime taşımaz. Bütün kaliteli tarih çalışmaları kitlelerin hareketinde, hafızalarının ve beklentilerinin belirleyici olduğunu anlatıyor. 

Örneğin, Sevgili İnci Hekimoğlunun Artı Gerçekteki yazılarından birinde listelediği, ekoloji mücadeleleri içindeki bir çok farklı kadının beyanatlarında; “ Bu toprak bizim, atalarımızdan kaldı, devlet de kim oluyor, devlet benim vb.” Açıklamalarıyla görünür olan hafıza ve topraklarının, derelerinin, ormanlarının geleceğinde söz ve karar sahibi olma beklentileri. Bu, 230 bin yıllık Komünalist geleneğin uç vermesidir.

“Öncü”nün görevi ise, komünalist hafızayı canlandıracak bilgiyi tazelemek, Bookchin’in dediği gibi, bir birinden farklı yerellerde, işyerlerinde ortaya çıkan bu iradeyi, kat küt gibi (cerrahların ipliği) bedenin parçaları gibi birleştirip, parçalar kaynadıkça bedenin içinde eriyip yok olmak.

Ya da şu günlerde tartışılan 2022 bütçesine karşı -HDP’nin de yapmayı vadettiği- alternatif bütçe hamlesiyle çıkmak.

Burada bizi, restorasyonculardan ayıracak olan, bizim hayalimizdeki ülkede bütçemizin ekonomide demokrasi zihniyetiyle yapılacağını, yerel ekonomilere ağırlık verileceğini, halkın bütün kesimlerinin ihtiyaç ve beklentilerinin demokratik planlamayla akılcı ve zenginleştirici bir yol yaratabileceğini anlatmak. Bu açıdan yine çok başarılı ve ilham verici bulduğum ve burada paylaştığım bir çalışmanın yeniden linkini vermek istiyorum. “Ekonomide Demokrasi Tebliği

Bu çalışmayı okuyanlar emenim ki, bizim için adalet, ancak ekonomide demokrasi ve demokratik planlamayla sağlanabilir. Yani, ademi merkeziyetçi bir anayasa olmaksızın ne siyasal ne de ekonomik demokrasi sağlanamaz. Mithat Sancar’ın “devletçi restorasyon değil, halkçı demokrasi inşası” cümlesini de bizler böyle anlıyoruz.

Başka bir yazının konusu olsa da burada değinmeden geçmek istemem. Parlementer demokrasi denilen burjuva yalanı, çok uzun süre önce iflas etmiş, miadını doldurmuştur. Artık bir tek işe yaramaktadır. Merkeziyetçi sermaye partileriyle bölünmüş, güya halkı temsil eden parti bürokrasilerine ve “milletvekillerine” dönük etkili lobi yapılabilmesi, güçlü bir rüşvet ağının kurulması, yasaların parlementodan halkın değil, hep sermayenin çıkarına uygun çıkarılması. Artık bu siyasal formla ilgili en küçük umuda bile destek vermek, sermayenin yalanlarına ortak olmakla eşdeğerdir. 

Sonuç olarak, eğer içinden geçtiğimiz çoklu çatışmalar, karmaşık sınıf mücadeleleri, egemen sınıfların bölünmüşlüğü karşısında, milyonlarca emekçi nezdinde etkili olmak ve büyümek istiyorsak, sosyalist ve demokratik hareketin bütün sektörlerinin acilen bir konferansta, çalıştayda buluşup, üçüncü kutbun anayasa taslağı (siyasal demokrasi) ve ekonomide demokrasi programlarını ortaya koymaları şart.

Bununla birlikte siyasetin toplumsallaşması için, asgari ücretin 5 bin lira olup, vergiden muaf tutulması, her yurttaşa temel gelir güvencesi gibi, radikal reform talepleri etrafında ulusal kampanyalar bir başka zorunluluk.

İşte, “Cennete giden merdivenin basamakları”…